"..hepimiz, farklı şekillerde de olsa psikolojik olarak kendimizi emniyette hissetmeye muhtacız. güvende olma haline ve sırtımızı yaslayabileceğimiz birine ihtiyaç duyarız. küçük bir çocuk annesinin elini nasıl sımsıkı tutarsa, biz de o şekilde yapışabileceğimiz bir şeyler ararız; yani biri tarafından sevilmek isteriz. güvende hissetmezsek eğer, ruhsal dünyamızı koruyan bütün kalkanlarımız ortadan kalkar ve kendimizi kaybolmuş hissederiz, değil mi? başkalarına yaslanarak yaşamaya alışığız, başkaları tarafından yönlendirilmeye, yardım edilmeye. bu nedenle bu desteği kaybettiğimiz anda karman çorman bir hale bürünür ve korkarız; ne düşüneceğimizi, nasıl davranacağımızı kestiremez hale geliriz. kendi kendimize kaldığımız an yalnız, güvensiz ve kararsız hissetmeye başladığımız andır. ve tüm bu hisler korkuyu doğuracaktır, öyle değil mi?
yani biz hep kesinliğin, bizde kesinlik duygusu yaratacak şeylerin peşindeyiz ve bu emin olma halini korumak için hem içeriye hem dışarıya dönük çeşitli kalkanlara sahibiz. evimizin kapısını penceresini kapatıp, içeride oturduğumuz hal güvende ve rahat hissettiğimiz haldir. fakat hayat bu değildir. hayat daha fazlasına şahit olabilelim diye sürekli kapımıza vurmakta, pencerelerimizi açmaya çalışmaktadır; biz korku içinde kapımızı kilitlemeye, sürgülerimizi indirmeye çalıştıkça o kapıya daha şiddetli bir şekilde vurmaya devam edecektir. güvenlik adını verdiğimiz şeye biz daha sıkı yapıştıkça, hayat daha fazla bizi zorlayacak ve peşimizi bırakmayacaktır. biz sürekli olarak korunmanın peşindeyiz ama hayat bunun mümkün olmadığını bize söylemektedir; ve işte mücadelemiz burada başlamaktadır. toplum içinde, gelenek ve kurallar içinde, baba ve annemizle olan ilişkimizde, karımızla kocamızla beraberken güvende olmaya, güvenli kalmaya çalışırız,