Madem kitap okuyamıyorum...
Tiktokta gönderilere yazdığım yorumları okurken "watty kitapları hakkında yapabileceğiniz en sert eleştiriyi yapın" adlı videoya yaptığım bir yorum gözüme çarptı. Çarpmasının nedeni dede korkut destanı gibi upuzun yazmış olmam. Bende buraya atayım dedim buyrunuz✨ TT Yorumum: watty kitaplarının türk dizisi gibi yazılması, karakterlerin isimleri hikâye/ hikâye başlığı ve birbirleri ile uyumlu olacak diye absürt isimler konulması, erkek karakter ciddi, sert yapıda olsa bile kadın ana karaktere gelince bir anda kedi olması, onu takıntı derecesinde çok sevmesi(Yok neymiş "sensiz nefes bile alamıyorum" aq git doktora o zaman nefes problemin var demek ki), sana bunu kim yaptı klişesi, erkek ve kadın karakterin birbirlerine lakap takması(ama genelde hep erkek takar), kadın karakter güçlü diye erkeklere karşı hep bir tavırla gezmesi, güçlü kadın karakter yazıp erkek karakter olmadan bir beladan kurtulamaması, ana karakterlerin kusursuz, güçlü, iyi fizikli ve aynı tip karakterde yazılması(gözlerim Allah katına çıkacak inşallah şu yazı çabuk biter), her bir kitapta illa kadın ve erkek karakter olup aralarında bir aşkın geçmesi, her bir karakterin ruh ikizlerini bulmuşçasına aynı zamanda biriyle eşleşmesi, yan karakterlerin sadece ana karaktere motive vermek ve ana karakterlerin arası bozukken aralarını düzeltmek için var olması, erkek karakterin kadın karakter ne yaparsa yapsın onu çok sevmesi(robot mu bu adam?), erkek karakterin ana kadın karakteri küçüklüğünden beri tanıması, onun ilk aşkı olması ve çok sevmesi ama kadın ana karakterin ondan hiç haberinin olmaması, ve bir gün ne de olsa karşılaşıp evleneceğiz diyerekten ikisinin de sevgililerinin olmaması veya olsa bile onlarında kötü giden ilişkiler olması(aq belki kadın seviyor sevgilsiini????), erkek karakterin habire
1000Kitap
Geçenlerde bir arkadaşım, "erkekler ne ister?" diye bir kitap yazar mısın lütfen diye ricada bulundu. "Ama o kitap biraz ince olur. Birkaç sayfada biter," dedim. Bazen Unutmak İstersin
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Kitabımdan örnek bir bölüm
Aşk Üzerine Kitap adresi insanveisleri.blogspot.com Bölüm adresi insanveisleri.blogspot.com/2024/10/12-ask-... Biliyorum, bulunduğumuz dönemde tüm dizilerde, filmlerde, kitaplarda, her türlü görsel, işitsel materyalde bu konunun işlenmesi yüzünden başlığı görünce kimileri “Arkadaş yine mi aşk, zaten sapım, başka konu mu yok!” diye düşünüp “Uffff” diye ta içten gelen bir üfürmeyle sıkıntısını belli etti. Fakat insan dedik, insan deyince bu konuyu atlamak olmaz ve ben aşkı medyanın suiistimal ettiği şekilde yorumluyor da değilim. Bu nedenle bir kulak verirseniz iyi olur gibime geliyor. En önde şunu söylemem gerekir ki bize medya eliyle sunulan, romanlarda, öykülerde anlatılıp aşk diye yedirilmeye çalışılan ilişki çeşidi aşk falan değildir. Düpedüz üreme içgüdüsüdür, şehvettir. ‘Zahiri aşk’ da derler gerçi, ‘görüntüsel aşk’ demektir. Yani görüntüye çarpan kalp. Güzel bir yüz, sütun gibi bir çift bacak, renkli bir çift göz, biçimli bir kalça, bunların hepsi erkekte üreme güdüsünü kamçılayabilir. Bilinçaltında nasıl bir yavru hasreti çektiğine bağlı olarak, tercihini bunlardan birine yönelik yapabilir. Dolayısıyla hiç eğip bükmeye gerek yok, bunlara duyulan aşk da aşk değil şehvettir. Zaten aşkı anlatan o dizileri, filmleri izleyin, son hep yatakta biter. Tabii bu satırları okuyan kardeşlerim çok da böyle TV’ler, internette vakit tüketecek insanlar değillerdir. Bizler elit insanlarız, vaktimiz değerlidir, boş vaktimizde de ya satranç oynarız ya belgesel izleriz ya da klasik müzik dinleriz. İçtiğimizde de en az on yıl bekletilmiş şarap içeriz. “Bir insan hayvan değilse güzellikten nasıl etkilenmez? Nasıl olur da güzel bir çift göze bakmak mutlu etmez? Hiç mi birini sevmedin arkadaşım sen? Hatta Peygamber bile bir düğünün
GÖRÜCÜ İşten eve geldiğimde oldukça yorgundum. Elbiselerimi değiştirip hemen odama çekilip uzanmak istiyordum. --Anne! Ben geldim! Mutfaktaydı. Sesimi duyunca ellerini havluya silerek yanıma geldi. Gülümsüyordu. --Hoş geldin, aslan oğlum. Hay maşallah. Seni yaradana kurban olurum ben. Şaşırmıştım. Ama hemen kendimi toparladım. Ne de olsa böyle bir karşılaşmanın ne anlama geldiğini biraz olsun tahmin edebiliyordum. --Anne. Ne oluyor? Neyin var senin? Hala gülümsüyordu. Biliyordum, bu gülümseme hayra alamet değildi. --Sende bir şey var anne. Yoksa…? Annem konuşmuyordu ama o sinsi gülümsemesi o kadar çok şey söylüyordu ki… --Hayır, Anne! İstemiyorum. İstemiyorum. Yeter ya. Yeter! Sert adımlarla odama gidip kapımı kapattım. Canım sıkılmıştı. Bir süre sonra annem tüm sevecenliğini takınarak odama geldi. --Oğlum, ben senin iyiliğini düşünüyorum. Bak, abin evlendi. Çoluk çocuğa karıştı. Kız kardeşin de evlenip yuvasına yerleşti. Sen hala bekarsın. Yarın bir gün ben de baban gibi hak dünyaya göçersem yapayalnız kalacaksın. O yüzden ben hayattayken senin mürüvvetini görmek istiyorum. Her zamanki gibi duygu sömürüsü yapıyordu. --Yahu anne, ben kocaman adamım. Kendim bulurum. Hem şu an evlenmek istemiyorum. Henüz evim bile yok. --Bu koskoca ev size de yeter, bana da. Ayrı eve ne gerek var. Hem o da çalışıyormuş. İkiniz bir oldukça kendinize ev de alırsınız, araba da. Annem beni şaşırtmak konusunda uzmandı. --O kim be? Sen ne işler çeviriyorsun yine? Sanki gizli bir definenin yerini anlatır gibi konuşuyordu. --Melahat Teyzen sana bir kız bulmuş, evladım. Bilirsin, seni çok sever. Bana kızı gösterdi. Yemin olsun ay parçası gibi… Çok güzel. --Ben bu lafları senden çok duydum. Hepsi de ay parçasıydı. Ne oldu. Kimi bizi beğenmedi, kimini de biz beğenmedik. Anne, ne olur vazgeç bu
Yarım Adam Romanı 1 ve 2.Bölüm
İstanbul'u bir roman kahramanı olarak görmek isterseniz genç bir mimar olarak ete kemiğe büründüğü Yarım Adam Romanının ilk bölümlerini burada okuyabilirsiniz: 1.Bölüm Elli Beş Saniye Tüm hayatı elli beş saniyede değişti. Elli beş saniye; yaşadıklarını anlayabilmesi için çok kısa, kaosla tanışmanın şiddetine dayanabilmesi içinse çok uzundu. İstiklal Caddesi'nde bir alışveriş merkezindeydi. Dört nisanda en sevdiği arkadaşı Cansu'nun doğum günü vardı, buraya ona hediye almak için geldi. Eli kolu poşetlerle doluydu. Her zamanki gibi dayanamadı, hazır eski mahalleye gitmişken oradaki çocuklara dağıtırım diye ihtiyaç duyabilecekleri şeyleri almaya başladı: Kutu kutu kalemler, minik ayakkabılar, etekler, kazaklar, pantolonlar, montlar... Poşetleri AVM'nin otoparkında bulunan arabasına bırakıp mağazaları rahat rahat dolaşmayı planlıyordu. Asansöre doğru yürürken telefonu çaldı. Çantasını güç bela açıp telefonunu çıkardı. Arayan annesiydi. "Aden merak ettim seni, neredesin?" "Alışverişteyim anne." "Kızım yine mi alışveriş? Eve ne zaman geleceksin?" Saatine baktı, 18.45'i gösteriyordu. Nasıl da çabuk geçmişti zaman. "Akşam yemeğine yetişemem, biraz gecikirim." "Bak tatlım, bu ayki harcamaların babanın gözüne çok battı..." Annesi onu dikkatli harcama yapması gerektiği konusunda uyarırken bile gözünü vitrindeki minik elbiselerden alamıyordu. Çocuklar için öyle güzel kıyafetler vardı ki bu durumda cebindeki kredi kartlarıyla ölçülü olabilmesi imkânsızdı. Annesi çok geç kalmamasını söyledikten sonra telefonu kapattı. Aden otoparka inmekten vazgeçti ve hızlı hızlı yürüyüp mağazaları dolaşmaya devam etti. Cansu'nun sevdiği tarzda ürünler satan bir mağaza görünce durdu. Gözü vitrindeki bir elbiseye takıldı. İşte oradaydı, aradığı hediye vitrinden ona göz kırpıyordu. Bunun
Edebiyat
İsimsiz.
E-book olarak okumak İsterseniz. drive.google.com/file/d/1upa9t7o... Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum. Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi. Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım! Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı babam. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti. Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem,