• Cenâb-ı Allah'ın, "İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem'i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle âlem için bir ibret yaptık" (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir.

    Kur'ân-ı Kerîm âyetlerindeki uyum ve incelikler başlı başına birer mucizedir. İfadelerindeki cezalet, letafet ve olağan dışılık, asırlardır yazılmakta olan i'caz ve belağat kitaplarında ortaya konulmuştur. Biz de bu yazımızda, Kur'an'ul-Mucizü'l-Beyan'ın i'caz ve belağatına örnek teşkil edecek birçok âyetinin yanı sıra onun sadece bir harfi üzerinden emsalsizliği ve mucizeliğine işaret etmeye çalışacağız.

    Anne çocuk münasebeti hiçbir ilişkiye benzememektedir. O çok ayrıcalıklı ve farklı bir münasebet biçimidir. Bu durum hem anneler için hem de çocukları için böyledir. Hz. Meryem ile Hz. İsa (a.s.) arasındaki anne-oğul münasebeti ise mucizevî ve İlâhîdir. Kur'ân-ı Kerîm açısından konunun kendisi ve ele alınış şekli benzersizdir. Yüce Kitabımız bu benzersizliği bazen Hz. Meryem üzerinden bazen de Hz. İsa (a.s.) üzerinden bazen de her ikisi üzerinden gerçekleştirir.

    Kur'ân-ı Kerîm; Hz. Meryem'in nazenin bir çiçek gibi yetiştirilmesi sadedinde (وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً) "Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi"1 telmihini kullanır. Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan'ın bu ifadesindeki i'caz, aynı şekilde ( فَنَفَخْنَا فِيهَا (فِيهِ) مِنْ رُوحِنَا ) "Biz ona Ruhumuzdan üfledik" 2 ifadesi ile örtüşmektedir. Biz bu yazıda, kadınlık âleminin iftiharı Hz. Meryem Validemiz'in Hz. İsa'ya hamile kalışını sadece bu iki Kur'ânî ifade üzerinden ele almaya çalışacağız.

    Hz. Meryem validemiz, Kur'ân-ı Kerîm'de (مَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ) ifadesi ile bir kere, (مَرْيَمُ) ifadesi olarak on defa, (عِيسَي بْنُ مَرْيَمَ) şeklinde ise yirmi üç kere olmak üzere toplamda otuz dört kez geçmektedir. Ancak Hz. Meryem'in ele alındığı iki sûre dikkat çekmektedir. Bunlar Meryem ile Âl-i İmran sûreleridir. Büyük nebi Hz. Mesih için Kur'ân-ı Kerîm'de müstakil bir sure bulunmazken annesi Hz. Meryem'in adının müstakil bir sûreye isim olması dikkat çekicidir.

    Yine bir başka dikkat çekici husus da Hz. Meryem'in babası olan İmran ve onun ailesiyle ilgilidir.3 Hz. Meryem hakkındaki âyetlerin, babası tarafından değil de annesi tarafından dile getirilmesi de kayda değer bir husustur. İfade edildiğine göre Hz. Meryem henüz annesinin karnında iken babası İmran vefat etmiştir. Dolayısıyla onunla ilgilenmek hâliyle annesi Hanne'ye kalmıştı.4 Sûrenin ilgili bilgilerinin verildiği bölümde, Hz. Meryem'in Allah'a adanması, duasının kabul edilmesi, adını Meryem olarak koyması, Şeytan'dan Allah'a sığınması gibi anlatımlar baba İmran'ın ağzından değil de hep annenin (Hanne) ağzından sunulmaktadır.

    Şimdi bu iki sureye biraz daha ayrıntılı bakalım:

    Meryem Sûresi, Mekke döneminde (muhtemelen) risâletin beşinci veya altıncı yılında Habeşistan hicretinin öncesinde nazil olmuştur. Sûre iki bölümden oluşmaktadır. İlk altmış beş âyet Hz. Meryem ve çevresiyle alâkalı iken 66-98 âyetler arasındaki ikinci bölümde ise, öğüt ve uyarılara yer verilmektedir. Nüzul zamanı dikkate alındığında Meryem Sûresi'nin bir Hristiyan ülkesi olan Habeşistan'a hicret edecek Müslümanları bilgilendirme ve hazırlama niteliği taşıdığı anlaşılmaktadır. Sûrenin üslûbu (özellikle ilk kırk âyetinde) İslâm'ın görüşünü ortaya koymaktadır. Nitekim Habeşistan'a hicret eden Müslümanların öncüsü Cafer b. Ebu Talip, Habeş Kralı Ashame en-Necâşî'nin huzurunda Meryem Sûresi'nin Hz. Yahya ve İsa'dan bahseden ilk kısımlarını okumuş, bu âyetlerin mânevî tesirinde kalan kral gözyaşlarına mâni olamamıştır.5

    Âl-i İmran Sûresi'nde geçen İmran için, kaynaklar iki ayrı İmran'dan bahsetmektedir. Bunlardan ilki Hz. Musa ve Hz. Harun'un babası, ikincisi Hz. Meryem'in babasıdır.6 Âl-i İmran Sûresi 33. âyette adı geçen İmran'ın bu ikisinden hangisi olduğu hususu ihtilâflı olsa da, daha sonraki âyetlerin özellikle Hz. Meryem'in iffeti ve Hz. İsa'nın peygamberliği ile ilgili oluşu, söz konusu İmran'ın Hz. Meryem'in babası İmran olmasını gerektirmektedir.

    Bu bilgilerden sonra, Kur'ân-ı Kerîm'in Hz. Meryem hakkında kullandığı iki mucizevî ifade biçimi üzerinde durabiliriz. Bu âyetler yukarıda da belirtildiği gibi, Âl-i İmran Sûresi 37. âyeti ile Enbiya Sûresi 91 ve Tahrim Sûresi 12. âyetleridir.Âl-i İmran Sûresi'nde geçen "وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً" âyeti Hâk Tealâ tarafından bir kız çocuğu için söylenebilecek en etkileyici ve kalbe tesir eden bir ifade olması yönüyle muhteşemdir. Çünkü İmran'ın karısı karnındaki bebeği Allah'a adarken onun erkek olacağını umuyordu. Bu beklentiyle böyle bir adakta bulunmuştu. Ancak hamlini vaz' ettiğinde gelenin kız olduğunu gördü. Artık yapacak bir şey yoktu. Kızını Allah'a adayacaktı. Onu özenle yetiştirdi. Zaten çocuk yetiştirilmesinde kız çocukları ayrı bir ihtimam istemektedir. Kur'ân bunu ifade için seçilebilecek en muhteşem ifadeyi seçmiştir. وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً "Onu bir bitki/çiçek gibi yetiştirdi."7

    Her ne kadar Kur'ân-ı Kerîm, "Allah sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir."8 gibi âyetlerde bütün insanların bir bitki gibi yerden bitirildiğini beyan etmişse de, burada özel olarak Hz. Meryem için "güzel bir bitki gibi" yetiştirilmekten söz edilmektedir. Diğer âyetten farklı olarak toprakla herhangi bir bağdan söz edilmemektedir. Bu durum bize Hz. Meryem'in, diğer insanlardan ve diğer bütün kadınlardan farklı bir konuma sahip olduğunu göstermektedir. Öte yandan وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً âyetini yorumlayan müfessirler bu konuda farklı şeyler söylemişlerdir: Rabbi onu tam olgun bir kadın olması için güzel bir bitki gibi büyütüp yetiştirdi9 diyenlerin yanı sıra, Hz. Meryem'e uygulanan özel ve güzel bir terbiyeden mecazdır10 diyenler de olmuştur.

    Yine bazı müfessirler âyeti tefsir ederken din ve dünya ayrımını belirterek, diğer çocukların bir yılda büyüdüğü kadar Hz. Meryem'in bir günde büyütülmesi ile onun iffet, namus ve Allah'a itaat mânâsında yaşadığı olgunluğa dikkat çekmişlerdir. Burada hemen ifade etmek gerekir ki, bu yaklaşım tarzı akla uzak bir izah şeklidir. Öte yandan Hz. Meryem'in fizikî güzelliğine işaret ettiğini11 söyleyenler olduğu gibi, Hz. Meryem'in büyütülmesinden maksadın hayırda, rızıkta, muvaffakiyette hem ruh hem de cesedi kapsayacak şekilde terbiye edilmesi ve yetiştirilmesi olduğunu beyan edenler de olmuştur.12 Hz. Meryem'e hasredilen bu i'cazlı ifadeden sonra şimdi de yine Hz. Meryem hakkında kullanılan, ilk plânda tenakuz varmış gibi görünen ve fakat büyük bir mucizeye işaret eden Enbiya ve Tahrim sûrelerindeki ifadeler üzerinde duralım.

    Zamir Farklılığındaki Mucizevîlik

    Enbiya Sûresi'nin 91. âyetinin ilk bölümü ile Tahrim Sûresi'nin 12. âyeti birbirine benzemektedir. Enbiya Sûresi'nde şöyle buyrulmaktadır: وَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَافِيهَا مِنْ رُوحِنَا "Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an). Biz ona ruhumuzdan üfledik." Burada Hz. Meryem'in adı açıkça zikredilmemiştir. Ancak Tahrim Sûresi'nde şöyle bir tablo görmekteyiz: وَ مَرْيَمَ بِنْتَ عِمْرَانَ اَلَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا وَ صَدَقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَ كُتُبِهِ. "İffetini korumuş olan İmran kızı Meryem'i de (Allah örnek gösterdi). Biz ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi."

    Her iki âyette de ortak bir ifade geçmektedir. Birinde فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا ifadesi13 kullanılırken, diğer âyette zamirin değişmesiyle14 فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَاşeklinde geçmektedir. Tahrim Sûresi'nde hem Hz. Meryem'in adı, hem de İmran'ın kızı olduğu açıkça belirtilmiş, kalan bölümde ise "namusunu koruması ve kendisine Allah'ın katından ruh üflenmiş olması" zikredilmiştir. Bu ifadeler Enbiya Sûresi ile tamamen uygunluk arz etmiştir. İşte bu uygunluk sebebiyle söz konusu bu iki âyette de kastedilen kadının Hz. Meryem oluşunda herhangi bir şüphe kalmamaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de namusu ve iffeti ile yüceltilen Hz. Meryem Validemiz'in bu durumu, yine kendi adının verildiği sûrede Cebrail'in ona bir çocuk vermek üzere gelen bir insan olarak görünmesi üzerine Hz. Meryem'in verdiği edep dolu cevap kayda değerdir.

    Bu iki âyette işaret edilen husus; Cenab-ı Hakk'ın, keyfiyetini bilemediğimiz bir şekilde ruhundan Hz. Meryem'e üflemesi ve onun da Hz. İsa'ya hamile kalmasıdır. Açıkça görüleceği gibi Enbiya Sûresi'nde geçen bütün zamirler (هَا şeklinde) müennestir. Dolayısıyla Hz. Meryem'e işaret ettiği açıktır. Ancak ikinci âyette aynı açıklık söz konusu değildir. Tahrim Sûresi'nde geçen aynı ifadede zamir değişmektedir. Buradaki zamir müzekkerlik (ه şeklinde) zamiridir.

    Tahrim Sûresi'nin 12. âyetinde Hz. Meryem'e ruhun üflenmesinden söz eden: فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا "Biz, ona ruhumuzdan üfledik." şeklindeki cümle için, kıraat farklılığından kaynaklanmakta diyenler olmuştur.15 Yani buna göre buradaki ifade aslında فِيهَا mânâsındadır, denilmiştir. Buradaki zamirin Hz. İsa'ya16 veya Hz. Cebrail'e17raci olduğunu söyleyenler de vardır. Söz konusu bu âyetin tefsiriyle alâkalı bazı müfessirler hiçbir şey söylemezken18 bazıları da sadece zamirin müennesliğine vurgu yapmakla yetinmişlerdir.19

    Netice olarak Tahrim Sûresi'ndeki zamirin (فِيهِ) irca edileceği yer konusunda ittifak yoktur. Öte yandan bazıları da bu üflemenin yapıldığı yerin "elbisenin yakası" diye yorumlamak suretiyle zamiri (جَيْبٌ) ifadesine irca etmişlerdir.20 Bu yoruma ilâve olarak (جَيْبٌ) ifadesinin takdirinde (فَرْجٌ) kelimesinin bulunduğunu ifade eden pek çok müfessir vardır.21 Buna göre âyetteki فَرْجٌ kelimesiyle gerçek mânâsı kastedilmiştir. Zîrâ Hz. Meryem Validemiz'e zina iftirasında bulunulmuştur. Bu sebeple müzekkerlik zamiri فِي عِيسَي "İsa'da" mânâsını havi olurken, müenneslik şeklindeki okuyuşta da mânâ: فِي نَفْسِ عِيسَي yani"İsa'nın nefsinde" şeklinde değerlendirilmiştir. Çünkü nefs kelimesi müennestir.22

    Bu iki âyet üzerine işarî, tasavvufî, fıkhî ve daha pek çok tefsir ve müfessir yorum yapmış ve çeşitli mânâlar çıkarmıştır. Ancak bunların arasında meseleye bakış açısındaki farklılığıyla en enfes yorum allame Hamdi Yazır'a aittir. Onun bu meselede söyledikleri çok önemli Kur'ânî bir mucizeye de işaret etmektedir: "Demek ki bir erkeğin sulbünde (belinde) meni hücresi, bir kadının rahminde yumurtalık hücresi nasıl yaratılıyorsa, bakire Meryem'in rahminde ikisi de öyle bir Rabbâni emirle yaratılıvermişti. Buna göre Meryem o nefha anında hem dişi hem erkek özelliğini toplayan fevkalade bir seçimle, ( وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَيكِ عَلَي نِسَاءِ الْعَالَمِينَ- "Seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti." 23) buyrulduğu gibi âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek, dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendine görünen ruhun (Cebrail'in) nefhasından gebe kalmıştı. Bu âyette Meryem'in hem kadın hem erkek vasfıyla tasvir edilmesi bize bu mânâyı anlatan bir delil gibi görünmüştür." 24

    Her iki sure-i celiledeki zamir farklılığının izahının anlaşılması noktasında Elmalılı'nın yaptığı bu enfes açıklama çok önemli bir mucizeye işaret etmektedir. Ayrıca وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَنًا âyetini anlama konusunda önemli bir bilgi desteği de sağlamaktadır. Bu mucize de şudur:

    Bilindiği gibi Arapçada kural olarak, kadınla ilgili bir zamir kullanıldığında o zamirin müennes (dişi) olması zorunludur. Çünkü dil açısından müenneslik (dişilik) ve müzekkerlik (erillik) bir esastır. Arap grameri bu mantık üzerine kurulmuştur. Nitekim Enbiya Sûresi'nde Hz. Meryem'den söz eden âyette bütün zamirler "müennes" olarak kullanılmıştır. Meselâ (اَلَّتِي (أَحْصَنَتْ), (فَرْجَهَا ve (فِيهَا) kelimelerinde bunu açıkça görmek mümkündür.

    Ancak Tahrim Sûresi'nde ise istisnai bir durum vardır. Bütün kelimeler ve zamirler müennes olmasına rağmen istisnai bir ifade bulunmaktadır. Meselâ (مَرْيَمَ) (بِنْتَ), (اَلَّتِي), (أَحْصَنَتْ), (فَرْجَهَا), (صَدَقَتْ), (رَبِّهَا)kelimeleri arasında bulunan (فِيهِ) ifadesi dikkat çekicidir. Yani aynı konuyla ilgili olarak Tahrim Sûresi'ndeki zamir bu defa erkek olarak kullanılmıştır.

    Hamdi Yazır merhum, zamirin ait olduğu kelimeyi tayinde sıkıntıyı çözmüş görünmektedir. Ona göre Hz. Meryem'in üreme sisteminde İlâhî bir mucize eseri olarak hem erkek üreme hücresi hem de kadının rahminde yumurtalık hücresi bulunduğu ifade edilmiş olmaktadır. Yani gerek (فِيهَا) ifadesi gerekse (فِيهِ) ifadesinin her ikisi de Hz. Meryem Validemiz'e racidir. Dolayısıyla bakire Hz. Meryem Validemiz'in rahminde her ikisinin de bulunması büyük bir yaradılış mucizesidir. Ona göre Hz. Meryem o üfürülme ânında hem dişi hem de erkek özelliğini toplayan fevkalâde bir seçimle âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendisine görünen ruhun (Cebrail'in) nefhasından gebe kalmıştı.25 Öte yandan önceki yorumlardan çok farklı bir açıklama getiren Yazır, "ferç" kelimesinin, hem erkek hem de kadınlar için kullanılabildiğine dikkat çekerek esasında bu kelimenin kullanımının mecazî olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Cebrail'in aşağıdan değil, yukarıdan yani gömleğin yakasından nefhasından gebeliğin kabarmasından kinaye şeklinde yorumlaması da orijinal bir tespittir.26

    Hz. Meryem'in Hz. İsa'nın doğumuyla ilgili "ilmü'n-nebatât"ın verileri, hiç şüphesiz konuyu daha anlaşılır kılacaktır. Yani bitkilerin döllenmesi ve bu konudaki gelişmeler meselemizi ışık tutacak mahiyettedir. Teferruatına burada girecek değiliz. Ancak (اَلرِّيحُ - Rüzgâr) ve (اَلرُّوحُ -Ruh) kelimelerinin etimolojik özellikleri arasındaki yakın münasebet ve irtibat konu üzerinde ayrıca düşünmeyi gerektirecek hususiyetler taşımaktadır. Biz şu kadarla iktifa ifade etmeliyiz ki, müfessirlerin zamir farklılığını açıklama konusundaki söylemler arasında en makul ve akla yatkın olan izah Elmalılı merhumun yaptığı açıklamadır. Ayrıca bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerîm rüzgârların aşılayıcılığından bahsetmektedir.27 Dolayısıyla rüzgârlar, bitkilerdeki tohumları birbiriyle buluşturur, böylece tohumlanma gerçekleşmiş olur. Rüzgârların, farklı köklerden beslenen ya da farklı gövdelerdeki tohumların birleştirilmesi neticesinde meydana gelen tesir ne ise, Hz. Meryem Validemiz'in hamile kalışında Hz. Cebrail'in nefhası da böyle bir şey olmalıdır. Netice olarak, Hz. İsa'nın dünyaya gelişi hâdisesinin asıl mucize yönü muhtemelen Hz. Meryem'in bir bitki gibi kendi kendini dölleyen bir sistemle yaratılmış olmasıdır. Bu sebeple olsa gerek ki, Kur'ân-ı Kerîm'de, Âl-i İmran Sûresi'nde "dünya kadınlarının tümünden üstün"28 bir özelliğe sahip olarak yaratılması eşsiz ve benzersiz bir mucizeye işaret etmektedir.

    Dipnotlar

    1. Al-i İmran, 3/37

    2. Enbiya, 21/91; Tahrim, 66/12

    3. Al-i İmran, 3/35; Tahrim, 66/12

    4. Fahreddin er-Razi, et-Tefsirü'l-Kebir, DaruİhyauTürasi'l-Arabiy, Beyrut, Ths. VIII, 24-25

    5. Celaleddin es-Suyuti, Dürrü'l-Mensur fi't-Tefsir bi'l-Me'sur, Kahire, 2003, X, 5.

    6. Ayrıntılı bilgi için bkz. Aydın, Mehmet, "Taberi Tefsirinde ki Hristiyanlığa Bir Bakış", Müslümanlar ve Diğer Din mensupları Müslümanları Diğer Din mensuplarıyla İlişkilerinde Temel Yaklaşımlar, Ankara, 2004, s. 197

    7. Al-i İmran, 3/37

    8. Nuh, 71/17

    9. Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Camiü'l-Beyan An Te'viliÂyi'l-Kur'an, Kahire, 2001, V, 344.

    10. Zemahşeri, Ebu'l Kasım Carullah b. Ömer, Hakaiku't-Tenzil veUyunü'l-Ekavil fi Vücuhi't-Tenzil, Beyrut, Thsz. age., I, 427.

    11. Razi, Mefatih, VIII, 29.

    12. Reşid Rıza, Tefsirü'l-Kur'ani'l-Hakim, Kahire, 1947, III, 292.

    13. Enbiya, 21/91

    14. Tahrim, 66/12

    15. Zemahşeri,Keşşaf, IV, 132.

    16. Ebu Ali b. Hasan et-Tabresi, Mecmau'l-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an, Beyrut, 1994, X, 58.

    17. Taberi, el-Cami, XXIII, 116.

    18. Muhammed Hüseyin et-Tabatabai, el-Mîzan fi Tefsir-i'l-Kur'an, Tahran, 1952, XIX, 300; Muhammed Cemalüddinel-Kasımi, Mehasinü't-Te'vil, Kahire, ts., XVI, 5869.

    19. Ebu's-Suud el-İmadi, İrşadu'l-Akli's-Selim İlaMezaye'l-Kur'ani'l-Kerim, Thsz.990, VIII, 270.

    20. Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Kurtubi, el-Câmi liAhkâmi'l-Kur'an, Beyrut, 1985, XVIII, 203.

    21. Zemahşeri, age., IV, 132; Ebu'l-Fidaİsmailİbn-i Kesir, Tefsiru'l-Kur ani'l-Azim, Kahire, 2000, XIV, 67; Muhammed ibn Alib. Muhammed eş-Şevkani, Fethu'l-Kadir el-Cami' Beyne Fenni'r-Rivayeve'd-DirayeMinİlmi 't-Tefsir,Beyrut, 2007, 1509;

    22. Razi, Mefatih, XXX, 50.

    23. Al-i İmrân, 3/42

    24. Bkz. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, İstanbul, 1979, c. VII, s. 5133-5135

    25. Yazır, Hak Dini, VII, 5134

    26. Yazır, Hak Dini, VII, 5134

    27. Hıcr, 15/22

    28. Al-i İmran, 3/42
  • 170 syf.
    ·76 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Hiç düşünmez misiniz! Hiç akletmez misiniz!
    Tefekkür.
    İnsanın düşünerek sadece ama sadece düşünerek Allah'a varabileceğini tüm gerçekleri görebileceğini akli deliler getirerek açıklamış İbn Sina ve İbn Tufeyl. Kitab bitti tekrar okuyup üzerinde daha fazla düşünmek gerek diye düşünüyorum. Kitab ilk olarak İbn Sina sonra İbn Tufeyl e ait Hay bin Yakzanı anlatıyor. Doğruyu söylemek gerekirse İbn Sinayı anlamakta zorlandım ama ikiside başlı başına çok büyük eserler. Ama bazı şeyleri anlayabilmek içinde ilme sahip olmak gerek diye düşünüyorum. Herkesin anlayacağı tarzda bir kitap değil çünkü. Burda uzun uzun kitabı anlatmak istiyorum ama felsefe, tasavvuf meraklıları zaten bu kitabı okuyacaktır ve anlayacaktır. Onun dışında kesinlikle tavsiye ederim okuyun. Ben bir çok yerde iman ile ilgili eksik bilgilerimi tamamladım ve sağlamlaştırdım diyebilirim. Yanî demem o ki enler listesine girer. Kitapla kalın....
  • Hz. Ömer (ra) dünyadayken cennetle müjdelenen sahabilerdendir. Ayrıca Peygamber Efendimiz (asm) hayattayken, Hz. Ömer (ra)'in savunduğu fikirlerini doğrulayan ayetler inmiştir. (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II; Suyûtî, 137-140).

    Bu nedenle onun hakkında ileri geri konuşmak asla caiz değildir. Allah'ın cennetlik dediği ve görüşünü doğrulamak için ayet indirdiği bir zat hakkında dedikodu yapmak hiç bir Müslümana yakışmaz.

    İlmi

    Hz. Ömer (ra)'in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (ra) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer (ra)'in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (asm)'ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir. [Muhammed Revvâs Kal'acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer (ra) b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer (ra)'in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir].

    Hz. Ömer (ra), hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (asm)'den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer (ra)'in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, 123).

    Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer (ra)'den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (asm) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: "Ebu Bekir ve Ömer (ra)'den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum." karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).

    Şahsiyeti Hz. Ömer (ra), inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, Müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm'ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.

    Hz. Ömer (ra) halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; "Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah'a yemin ederim ki, herhangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım."

    Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması, onu, diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun Müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.

    Hz. Ömer (ra) güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer (ra) şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.

    Hz. Ömer (ra) ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; "... ve namazı ailene emret." (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:

    "Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum." (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer (ra) ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul, II / 373).

    Hz. Ömer (ra)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (ra), Bizans ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescidin çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir.

    Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (ra)'i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (ra), Ahnef'i gördüğünde ona;"Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun..." dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O; "Benden daha iyi köle kimmiş?" diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I / 384-385).

    Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (ra)'ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (ra)'a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır.

    Hz. Ömer (ra) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (asm)'in Medine'de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (ra) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti. İslâmda ilk vakıf olayı budur:

    "Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur." (Buharî, Şurût, 19).

    Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için ashaba müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)'ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında Müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen ashaba verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (ra), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.

    Hz. Ömer (ra)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer (ra) din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (asm)'in yanına gitti. Resulullah (asm)'dan bir şey istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer (ra)'in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer (ra) içeri girdiğinde Resulullah (asm) gülüyordu. Hz. Ömer (ra) ona; "Allah yaşını güldürsün ya Resulullah." dedi. Bunun üzerine Resulullah (asm); "Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koştular." dediğinde Hz. Ömer (ra); "Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın." dedi. Sonra da kadınlara dönerek; "Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (asm)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?" diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; "Evet. Sen Resulüllah (asm)'den sert ve haşinsin." dediler. Resulullah (asm), "Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi." (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22).

    Başka bir rivayette Resulullah (asm) onun için şöyle buyurmuştu:

    "Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer (ra)'e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer (ra)'den kaçmasın." (Suyûtî, a.g.e., 133).

    Resulullah (asm), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (ra)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi:

    "Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır." (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II).

    Bu, Hz. Ömer (ra)'ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (asm);

    "Allah doğruyu Ömer (ra)'in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır." (Üsdül-Ğâbe, IV / 151; Suyutî, 132)

    demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer (ra)'i göstererek şöyle demişti:

    "Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır." (Suyûtî, a.g.e.)

    Ömer (ra)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir. Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir:

    "Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde." (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II).

    Hz. Ömer (ra) ötekileri zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah (asm)'e inen ayet bunlardan biridir. (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (ra)'ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).

    Kısaca Hayatı

    Hz. Ömer (ra), ikinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (asm)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (ra), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (asm) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).

    Kaynaklar Hz. Ömer (ra)'in Müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer (ra) gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146).

    Hz. Ömer (ra), sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (asm)'ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun Müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (ra)'in Müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti:

    "Ömer (ra), Resulullah (asm)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (asm)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer (ra)'in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kız kardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (ra), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (ra), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kız kardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kız kardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (ra), hemen orada imân etti ve Resulullah (asm)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda Müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (asm)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (ra), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer (ra) olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer (ra) silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza:

    "Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır." diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (asm), Ömer (ra)'ın iki yakasını tutarak;

    "Müslüman ol ya İbn Hattab! Allah'ım ona hidayet ver!" dediğinde, Ömer (ra), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı." (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).

    Rivayetlere göre Ömer (ra)'ın Müslüman oluşu, Resulullah (asm)'ın yapmış olduğu; "Allah'ım! İslâmı Ömer (ra) b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt." şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).

    Ömer (ra), risaletin altıncı yılında Müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman Müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).

    Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı Müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (ra) Müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve Müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, Müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç Müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması Müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer (ra)'in Müslüman oluşu bir fetihti." (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, Müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (ra) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (ra) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.

    Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (asm)'ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.

    O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman Müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer (ra), gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (ra), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır:

    "Ömer (ra)'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin." dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi."(Suyûtî, a.g.e., 130).

    Ömer (ra), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (asm)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (ra) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (asm) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi:

    "Allah, hakkı Ömer (ra)'in dili ve kalbi üzere kıldı." (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).

    Ömer (ra), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir.

    Ömer (ra), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.

    Resulullah (asm)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer (ra) büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (ra) olmuştur.

    Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer (ra)'i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (ra)'ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer (ra)'i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer (ra) oldukça sert bir kimsedir." demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki: Allah'ım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım." karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer (ra)'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer (ra)'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).

    Hz. Ömer (ra) Döneminde İslam Devleti ve Fetihler

    Resulullah (asm)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek Müslümanlarla bütünleşmişlerdi.

    Bunun peşinden Resulullah (asm), İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (asm)'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (ra)'in üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer (ra) bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşi peşine gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu'be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.

    Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki Hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (ra)'a bildirildi. Hz. Ömer (ra) ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine'den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı. Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer (ra), bizzat Kudüs'e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (ra) kısa bir müddet Kudüs'te kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.

    Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer (ra), bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.

    Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, Müslümanları Mısır'dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Mısır'da da Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer (ra) ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).

    İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, Müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde Müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.

    Hz. Ömer (ra), bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.

    Hz. Ömer (ra)'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu.

    Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.

    Hz. Ömer (ra), feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.

    Hz. Ömer (ra), yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye, Şureyh b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer (ra), tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).

    Hz. Ömer (ra)'ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.

    O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, Hristiyan ve Yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.

    Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer (ra), fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın, Müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an, hadis ve fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer (ra), devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).

    İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer (ra) zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).

    İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer (ra)'in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).

    Hz. Ömer (ra), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer (ra) tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti. Utbe, sekiz yüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.

    Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer (ra), Sa'd'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.

    Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi karargah edinmek için Hz. Ömer (ra)'dan izin istedi. Hz. Ömer (ra), haberleşme açısından endişe duyduğu için kendisiyle Mısır'daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil'in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.

    Hz. Ömer (ra)'in idare anlayışı Hz. Ömer (ra), toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman Müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O "İstişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur." demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi Müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler'in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer (ra), Müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer (ra)'in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.

    Hz. Ömer (ra) idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini:

    "Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer (ra)'den sorar diye korkarım."

    sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer (ra), merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (ra) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir:

    Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e;

    "Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim." dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer (ra), onlara;

    "Işıklı aileye selâm olsun." dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra, yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer (ra) ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer (ra) merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve;

    "Allah bunu Ömer (ra)'den elbette soracaktır." diye ekledi. Hz. Ömer (ra), ona;

    "Ömer (ra) bu durumu nereden bilsin ki?" diye sorduğunda kadın;

    "Madem bilemeyecekti ve unutacaktı, neden halife oldu?!." karşılığını verdi.

    Hz. Ömer (ra) bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (ra);

    "Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım." diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (ra) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem;

    "O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum." demektedir. Hz. Ömer (ra) oradan ayrılırken kadın;

    "Siz bu işe Ömer (ra)'den daha layıksınız." dedi. Hz. Ömer (ra);

    "Ömer (ra)'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun." dedi. (Üsdü’l-Gàbe, IV, 67)

    Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.
  • "İbn-i Sina demiştir ki: Bir batman ilm-i olanın hiç olmazsa bir okka da edebi olmalıdır. Eğer bir âlimin o kadarcık da olsa edebi yoksa, o bir hiçtir."
  • Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle…

    Hamd, -âlemlerin rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

    Bundan sonra:

    Bilinmelidir ki! Gıybet, kişiyi helâk eden günahlardandır. Kalbi hastalıkların büyüklerinden olup, rezil insânların ahlakıdır. Edepsiz insânların katıksız yiyeceğidir. Hayâ perdesini yırtarak Müslümanların onur ve haysiyetini çiğnemektir. Hâinlik ve alçaklık olarak kişi utanç vesilesidir. Münafıkların iğrenç alâmetlerinden bir alâmettir. Günahların affolunması şöyle dursun, açığa çıkmasına sebebtir. Dünyâ ve âhiret rezillik olup, hüsran yoludur. Kıyâmet günü cehennem ateşine girme vesilesidir. Rabbim Müslümanları böyle hasletleri olan sinsi bu hastalıktan korusun, bulaşanları ise kurtarsın. Allâhumme Âmîn.

    Gıybet: Müslüman bir kimseyi kendisinde bulunan herhangi bir kusurundan dolayı hoşlanmayacağı şekilde gıyabında konuşmaktır. Nitekim Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

    “Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz? Ahsâb: Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir! dediler. Bunun üzerine: Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır! buyurdu. Peki, eğer benim söylediğim kardeşimde olan bir şeyse ne buyurursun diye sorulunca, O: Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış olursun. Eğer söylediğin onda yoksa ona iftirada bulunmuş olursun.” [(SAHÎH HADÎS:) Müslim (2730) Ebû Dâvûd (4874)…]

    Hadîste ifâde edildiği üzere, Müslüman bir kimseyi herhangi bir kusurundan dolayı gıyabında konuşmak gıybettir. Bunda ihtilaf yoktur. Bir kimseyi kendisinde bulunmayan bir kusur dolayısıyla gıyabında konuşmak ise iftiradır.

    Gıybet, Kur’ân ve Sünnet’in açık naslarıyla haramdır. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

    “Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allâh, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.” [el-Hucurât: 49/12]

    Allâh Azze ve Celle, âyet-i kerîmesinde gıybet etmeği yasaklamış ve onu Müslüman bir kimsenin ölü etinden yemeğe benzetmiştir. Bu sebeble gıybet haram olup, tiksinilecek bir şeydir.

    Ebû Berze el-Eslemî radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

    “Ey diliyle îmân edip, kalbine îmân girmeyen kimseler topluluğu! Müslümanların gıybetini yapmayın. Onların ayıplarını araştırıp durmayın.” [(SAHÎH HADÎS:) Ebû Dâvûd (4880); Tirmizî (2032)…]

    Enes bin Mâlik radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

    “Miraca çıkarıldığım zaman bakırdan tırnaklan olan bir topluluğa uğradım. Bu tırnaklarıyla yüzlerini ve bağırlarını tırmalıyorlardı. (Cebrail’e:) Bunlar da kimlerdir? dedim. Şöyle cevâb verdi: (Gıybet etmek suretiyle) Halkın etlerini yiyenler ve şereflerine saldıranlardır.” [(SAHÎH HADÎS:) Ebû Dâvûd (4878); Ahmed (13340)…]

    Hadîsi şeriflerde ifâde edildiği üzere gıybet haramdır. Kesinlikle yasaklanmıştır. Nitekim “Ey diliyle îmân edip, kalbine îmân girmeyen kimseler topluluğu!…” buyruğu, gıybetin münâfıkların hasletlerinden olduğunu haber vermektedir. “Müslümanların gıybetini yapmayın…” emri, gıybeti haram ve terkini ise farz kılar. Bu sebeble de “…Bu tırnaklarıyla yüzlerini ve bağırlarını tırmalıyorlardı…” hadîsi ise, gıybet edenin cezâlandırılmaya müstahak bir iş yaptığını ve cezâsını haber vermektedir.

    Gıybet, doğruyu söylemek olduğu halde onun haram olmasının hikmeti Müslüman bir kimsenin şerefini ve haysiyetini korumaktır.

    Gıybetin konusu, gıybeti edilen kimsenin bedeni ve ahlakı gibi her türlü vasfını, malı ve nesebi gibi sâhib olduğu her şeyini içine almaktadır. Bu sebeble kişiye dair olan gözündeki şaşılığı yahut başındaki kelliği, korkaklığı yahut hırçınlığı, cimriliği yahut sinsiliği, yalancılığı yahut edebsizliği, çöpünün oğlu olması yahut fakirliği, arabasının bozukluğu yahut elbisesinin azlığı gibi duyduğunda onun hoşlanmayacağı şekilde söz konusu edilmesi gıybettir. Buradaki kural, başkasını gıyabında hoşlanmayacağı şekilde anmaktır. Bu ister dille, ister yazı ile ister işâret ile ister göz, el ve baş işâretiyle yapılsın aynıdır. Kişinin yüzüne karşı bu tür şeylerin söylenesi ise daha ağır olup, büyük eziyettir.

    Bir kimse hakkında onun hoşlanmayacağı şekilde gıyabında konuşmak ancak kendisine yahut kendisi sebebiyle bir başkasına gelecek olan dînen zarar ve kötülük sayılan bir şeyi önlemek için câizdir. Ancak burada dikkat edilmesi gerekli olan şey, kişi hakkında konuşmak onun kendisine yahut başkasına vereceği ya da verdiği zararı kaldırabilecek olan kişi için câizdir. Yahut fâsık ya da zâlim gibi bir kimse tarafından gerçek bir zarara uğrayacak olan bir kimseyi uyarmak için olup, tamâmı zarûret ölçülerinde mübâhtır. Fazlası ise haramdır.

    Fâsık ya da zâlim olsalar bile faydasız yere insânların fenâlıklarını yahut günâhlarını konuşmak da dînen yerilmiştir. Çünkü günâh, başkaları tarafından işlense de onları konuşmak kalbin kararmasına ve zamanın isrâf olmasına yol açar. Sonra bu ahlak, kalbte yer ederek haram olan gıybetin işlenmesine götürür. Ayrıca konuşulan sözler doğru ise de, korunması gereken gizlilik perdesini yırtılmış ve sır kalması lazım olan şeyler yayılmış olur. Bu sebeble kişinin kendine yahut Müslüman kardeşine fayda vermeyen şeyi terk etmesi elzem olup, Müslümanlığının güzelliğindendir.

    Müslüman bir kimsenin onur ve haysiyetinin gıybet ve benzeri şeylerle söz konusu edilmesinin haram olduğu sâbit olunca, gıybete şâhit olanların bu münkeri derhal engellemeleri ve reddetmeleri de farzdır. Nitekim Ebû Saîd el-Hudrî radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

    “Sizden her kim bir münker (İslâm’a uygun olmayan şeyler) görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle düzeltmeye çalışsın. Ona da gücü yetmezse kalbiyle onu hoş görmeyip kabullenmesin ki bu da îmânın en zayıf derecesidir.” [(SAHÎH HADÎS:) Müslim (78); İbn Mâce (4013)…]

    Ebû’d-Derdâ radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

    “Kim Müslüman kardeşinin ırzından (namus ve şeref gibi şeylerinden) her türlü kötülüğü savarsa Allâh’u Teâlâ’da kıyâmet gününde onun yüzünden cehennem ateşini savar.” [(SAHÎH HADÎS:) Tirmizî (1931); Ahmed (27536)…]

    Bu sebeble, Müslümanın haysiyetini koruyarak onun gıybet edilmesini engellemek, gıybet edildiğini işiten Müslüman kardeşi üzerine bir vecibedir. Gıybet edilmesine ses çıkarmayıp seyirci kalmak ise, -bizzat kendisi gıybet etmemiş olsa bile- bu işin günahına ortak olmaktır.

    Gıybetin tedavisi onun zararlarını ve kişiye getirecek olduğu pişmanlıkları öğrenip, bunlar üzerine düşünerek bilinçli bir şekilde kararlı olarak terk etmesiyle mümkündür. Çünkü gıybet eden kişi kendisini Allâh’ın gazabına mâruz bırakmış olur. Gıybet sebebiyle iyiliklerinin sevâblârı gıybet etiği kişiye verilir. Sevâbı kalmadığında ise gıybet ettiği kişinin günâhlarını karşılık olarak üstlenir… Dolayısıyla cehenneme girer.

    Gıybetin tevbesi ise dört esastan oluşmaktadır. Bunlar: Gıybeti terk etmek, ondan dolayı pişmanlık duymak, bir daha yapmamaya azmetmek ve gıybet edilen kimseyle helalleşmektir. Bunlardan ilk üçü Allâh Azze ve Celle’nin haram kıldığı bir şeyi çiğnemek dolayısıyladır. Dördüncüsü ise kul hakkından ötürüdür.

    Rabbim bu günahı işlemekten tüm Müslümanları korusun. İşlemiş olanlar için zikredilen şekilde tevbe edebilmeyi nasib etsin. Allâhumme Âmîn.

    Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

    1436 h. / 2015 m.

    Abdullâh Saîd el-Müderris.
  • Ortaçağ Arap felsefecisi İbn-i Rüşd gibi en kavrayışlı Aristo­teles yorumcularından bazıları, Hıristiyan filozofların her insanın ayrı ayrı ölümsüz bir ruha sahip olduğunu göstermek amacıyla Aristoteles'i benimseyişlerindeki kolaycılığa karşı çıktı. İbn-i Rüşd, Aristoteles'in, düşünen bütün varlıkların paylaştıkları tek bir dünya ruhu düşüncesini önerdiğini belirtiyordu. Ne var ki böyle paylaşılmış bir faal akıl fikri Hıristiyan geleneğine kolayca uymuyordu ve bu, De unitate intellectus contra Averroistas (1269; İbn-i Rüşdcülere Karşı Aklın Birliği) adlı eser­de Aquino'lu Aziz Tommaso'nun, De anima intellectiva'da (1273; Akıllı Ruh) Brabant'lı Siger'in yoğun eleştirilerine maruz kaldı.[49]
  • Resûlullah aleyhissalatu vesselam Hz. Ebu Bekir hakkında: "Kimi İslam'a davet ettim ise azıcık duraksadı, baktı ve tereddüt etti, ancak Ebu Bekir bin Kuhafe bunun dışındadır. Ona bunu söylediğim zaman duraksamadı, tereddüt etmedi" diye buyurmuştur.

    *Siret-i İbn Hişam, 1/318,319