Belki de dünya, yüzyıllardır tekrar edilip duran ahmaklıkların yüzü suyu hürmetine dönüyordur ha? Bütün ahmaklıklarımızdan arınmamızın, dünyanın sonunu getirmesi işten bile değildir belki de...
P.M.
Yine ne yazacağımı bilmediğim, aynı zamanda çok şey de söylemek istediğim bir kitaba rast gelmiş bulundum. Benim için kötü bir durum değil, aksine, bu o kitaptan muhteşem bir haz duyduğumu ifade ediyor. Hani o kadar hayran olmasam bu satırların mükemmelliğine, yererken hiç de elimi korkak alıştırmaz, hemen her satırından kendime malzeme çıkarırdım. Ki bunu da iyi becerdiğimi biliyorum. Ama sabahtan beri doğru bir giriş yapma girişimlerim sonuçsuz kalınca, ben de kaderime razı gelip, söyleyemediklerimi neden söyleyemediğim çabasına giriştim. Neyse, azıcık kitaba eğilelim de yazdıklarımızın bir anlamı olsun değil mi ama?
Tomas, Tereza, Sabina, Franz, Marie-Claude... Her biri aşkın farklı bir boyutu. Her biri, birbiriyle rastlantısal, alelade, kimi zaman planlı programlı, kimi zamansa kaderin cilvesi tadında bir araya gelen, birbiriyle alakasız ruhlar... Kimi bir araya gelişler, bir kutsal kitaptan alınan metne atfen gerçekleşmiş gibi, kiminin sebebi sadece ufak bir detaydan ibaret, kimininkiyse birçok önemsiz detayın zoraki toplamından mütevellit... Bir araya gelişler, birliktelikler, anlaşmazlıklar, fikir ayrılıkları, ayrı dünyalara ait oluşların farkında oluşlar, akabinde de ayrılıklar... İstemli veya istemsiz... Kimi zaman tekrar bir araya gelişlere gebe kopuşlar... Yazarın öyle güzel bir anlatımı var ki, her bir ana karakterini ve duygu durumlarını, tıpkı ana karakteri Tomas gibi bir cerrah edasıyla titizlikle kesip biçiyor, bütün duygusal açlıklarını, doygunluklarını, bunların kaynaklarını,