İnsan var zamanın içinden geçer, insan var zaman onun içinden geçer, kimi yirmisinde kâmil, kimi yetmişinde hercai...
Zamanı sadece bir takvim yaprağı, insanı da sadece etten kemikten ibaret görenlerin asla çözemeyeceği bir muazzam paradokstur bu...
Zamanın mekânsal bir düzlem gibi içinden yürüyüp geçenler ile zamanın adeta bir nehir gibi ruhunun, hürelerinin içinden akmasına izin verenler arasındaki o felsefi fark, insanın ömür denilen sermayeyi nasıl işlediğiyle ilgili.
Kimi yirmisinde kâmildir, daha yolun başında, hayatın ontolojik yükünü omuzlamış, yaşından büyük bir olgunlukla kemale ermiş; ruhu bedenden önce demlenmiştir.
Kimi yetmişinde hercaidir...Ömrün son çeyreğine gelse de henüz kök salamamıştır, rüzgârın önündeki bir yaprak gibi daldan dala konan, zamanın kendisinde bıraktığı izleri derin bir bilgeliğe dönüştürememiş olanlardır bunlar...
Bu durum, yaş denilen niceliğin, ruhsal tekâmül denilen nitelik karşısında ne kadar hükümsüz olduğunun en net kanıtıdır. Esas mesele zamanın bizi nereye götürdüğü değil, bizim zamanı kendi içimizde nasıl erittiğimiz ve o "an"ların içini neyle doldurduğumuzdur.
Zaman ve insan arasındaki bu ilişkiyi biraz daha derinleştirdiğimizde, karşımıza aslında iki farklı zaman algısı çıkar; akıp giden, ölçülebilen niceliksel zaman ve ruhun yakaladığı o doğru, niteliksel ve dikey an'lar.
Zamanın sadece "içinden geçenler", akıp gidenin kölesidir. Onlar için hayat, doğum ile ölüm arasında lineer bir çizgide ilerleyen kronolojik bir takvimden ibarettir. Günler birbirini kovalar, biyolojik saat tıkır tıkır işler ve insan sadece yaşlanır; fakat tekâmül edemez. Yetmiş yaşında hercai kalmak, işte bu lineer çizgiye sıkışıp kalmanın, zamanı yatay yaşamış olmanın bir sonucudur. Ruh, zamanın hızına yetişememiş veya onun getirdiği tecrübeyi