• YALÇIN Tosun"nun Kendini Tutan Su isimli kitabını okumuştum 2017 yılında.. Peruk Gibi Hüzünlü kitabınıda önerilerilerine çok güvendiğim bir arkadaşımın tavsiyesi ile aldım.. Bulmakta cok zorlandım. Uzun süre siparişte bekledi," tedarik edilemedi "notunu sıklıkla okumaktan sıkılmaya,endişelenmeye başlamıştım açıkçası.

    Peruk Gibi Hüzünlü IV bölümden oluşuyor. Her bölüm yazarın "aynı isimli şiirinden alinmiş– Mabel Matiz tarafından da yorumlanmış, dinleme fırsatım oldu, çok beğendim.
    Muzaffer ve Muz, Altın Günü, Masumiyet ve Beyaz Sabun adlı öykülerden oluşan ilk bölümde sıklıkla çocuklar var. İkinci bölümde; Hantal Köpek, Üç Kadınlı Şehir, Tuhaf Adam, Yakup’un Bulduğu; üçüncü bölümde ise, Onat’ın Odası, Üç Adamlı Zaman, Bazı Köfteler, Bir Bavul İçin Noktürn (Hiç Çekilmeyecek Bir Film) yer almakta. İkinci ve üçüncü bölümde ortak olan gençlik ve olgunlaşma diyebiliriz. Ferda’nın Unuttuğu, Bir Gök Bakımlık, Muhayyel’in aradığı, Madam Marini’nin Tamamlanmamış Bir Resmi’nden oluşan son bölümde de yaşlılık ve ölüm üzerinde duruluyor .
    Öyķulerin genelinde Dostluk, arkadaşlık, sevgi, tutku, bağlılık ve keder var ..her öykünün sonunda bir huzursuzluk,boşluk, yalnızlık beraberinde ağlama hissi yarattı bende.
    Peruk Gibi Hüzünlü, adı gibi hüzünlü ve ruha dokunan öyküleriyle iyi ki de bu kadar beklemişim ve almakta ısrarcı olmuşum dedirtti.




    çocuklar tekinsizdir, annelerse uçurum;
    olur olmaz düşülür"

    "bitmemiş her sevişme, paslı bir iğne gibi
    doğrudan kalbe yürür"

    "söz bitimi gibidir, odanın her köşesi
    bir kuşatma büyütür"

    "gece sona ermeden, peruk takan birini
    öpmezsem yaram büyür"
  • Dünya barışı sağlamak isteyenler ve Katolik mezhebine mensuplar arasında geçen olaylardan bahseden bir kitap. İnanmayanlar Felsenburgh'un ya da insanın Tanrı olduğunu düşünüyorlar. Dünya barışını sağlamak için Roma'yı bombalayanların aslında bu şekilde yapmamasını düşünen Mabel, şiddetin şiddetle karşılık bulmaması gerektiğini, barışın bu şekilde sağlanamayacağını düşünüyor. İnanan ve inanmayanların vermiş olduğu bu mücadelede kimin kazandığı kitabın sonunda anlatılıyor.
    Kitap çok ilginç, güzel ve akıcı.
  • -Az miktarda spoiler içerebilir-

    Kitap 4 bölümden oluşuyor, her bölümde 4 hikaye var. Her bölüm yazarın aynı isimli şiirinden bir alıntıyla başlıyor. Hatta bu şiir Mabel Matiz tarafından da çok güzel yorumlanmış, insanın içine işliyor. Kitaba ara verdiğinizde ya da bitirdiğinizde dinlemenizi tavsiye ederim, hikayelerin etkisini daha da kalıcı kılıyor. Hatta şu an yorumu yaparken dinliyorum.

    Hikayelerin konularına bakınca, kadınlara, erkeklere, ensest mağdurlarına, eşcinsellere, aşıklara ve aklıma gelmeyecek hayatın her kesiminde karşılaşabileceğimiz olaylara yer verilmiş. Kitap, elinize aldığınızda bir oturuşta bitireceğiniz akıcılıkta olmasına rağmen ne yazık ki anlatılan hikayelerin içeriği size dayak yemiş hissi verdirtebiliyor, o an sadece sayfaya bakakalıyorsunuz, hatta bazen yanlış mı anladım diyerek bir kaç satır geriye dönüp üzerinden geçtiğiniz cümleler oluyor.

    Kitapta hoşuma giden bir diğer husus ise; bazı davranışlar o kadar tanıdık ki o sahne hemen gözlerinizin önüne geliyor, hoşunuza gitmeyen bir konu konuşulduğunda camdan dışarı bakmak ya da ben bir çay suyu koyayım diyerek ortamı terk etmek, yemeğin tadının tuzunun o an en önemli mevzuymuş gibi dile getirilmesi vs. duygu aktarımları çok gerçekçi ve de ruha dokunur şekildeydi, en azından benim için öyleydi.

    Bazı hikayelerden sonra ve kitabı bitirip kapağını kapattığımda bir süre düşündüm, düşündüklerim ruhuma ağır geldi ve içimden ben en iyisi bir çay suyu koyayım diyerek kitabı rafa kaldırdım.

    Kısacası tavsiye ederim.
  • Amerika'nın acımasız,karanlık tarihine yolculuk...

    Irkçılık,kölecilik gibi insanlığın utanç kaynağı olan konuların işlendiği bu kitapta zamanında Amerika'nın güneyinde,pamuk eyaletlerinde Afrika'dan gemilerle getirilip zalimce çalıştırılan kölelerin çektikleri zulmü konu alıyor.
    Kitaba gelince;

    Çoklu karakter tanıtımlarıyla bölüm bölüm işlenmiş detaylı anlatım var.Farklı karakterlerin gözünden hikaye anlatımı hoşuma gitti. Bu tekniği çok seviyorum.Fakat yan karakterlere bolca yer verilmiş, bu da ara ara konu bütünlüğünü sekteye uğratıyor.

    Cora karakterinin özgürlüğe kaçış macerasında tempo yer yer düşüyor ancak kitabın sonuna doğru heyecan artıyor tekrar.

    Paragraflar arasında zaman geçişleri ile farklı konuşmacı gözünden anlatım araya giriyor,kaçırmamak için dikkatli okumak lazım.

    Mabel'in anlatıldığı bölüm çok dokunaklıydı .Dönem kitaplarına merakınız varsa bu kitaba bir şans verin bence. İyi okumalar.

    '' ... uyuduktan sonra ters yöne ilerlemeye başladığından korktu.Tünelin derinlerine doğru mu gidiyordu,geldiği yöne mi? Köle tercihinin ona rehberlik edeceğine güvendi,kaçtığınız yer hariç her yer uygundu.Bunca yolu böylelikle gelmişti.Ya çıkışı bulacak ya da rayların üzerinde ölecekti.'' s.332
  • İlk sayfasından itibaren beni içine alan; uzun zamandır bu kadar tadına vararak okuduğum, anlamlı ve amacı olan bir kitap görmemiştim.
    Bende uyandırdığı etki o kadar muazzam oldu ki daha otuzuncu sayfasında beğeneceğini düşündüğüm arkadaşlarıma kitabı önerir oldum. Uzatmadan sizlere bir kaç fikir edindirmek adına kendimce kitabı tanıtmak isterim.

    -Yılın en iyi kitabı- sloganıyla dikkatimi çeken, prestijli ödülleri toplayan bir kitap. Ödül alması kitabın ederini ne ölçüde etkiler, bence hiç. Ancak konusu dikkatimi çekti ve sonuç olarak kütüphaneme girdi.

    'Yeraltı Demiryolu' ismini Amerika tarihinde, kuzeye kaçan kölelerin yol üzerinde barındıkları, güvenli yerlerin tamamına verilen mecazi bir ifade. Ancak kitapta gerçek anlamıyla kullanılmış ve kaçış yerlerimiz olmuştur.
    Başkahramanı 'Cora' adlı siyahi bir köle. Annesi de köleydi, onun annesi de. Yaşadıkları yer (kitapta plantasyon olarak adlandırılıyor) tüm özgürlüklerini kısıtlayan, onları pamuk tarlalarında çalıştıran, işkence edildikleri beyaz adama ait bir çiftlik.
    Cora'nın annesi Mabel'in çiftlikten kaçışı ile Cora tek kalıyor. Mabel'in hikayesi, başına neler geldiği tüm kitap boyunca merak konusu. Çünkü ilk kez kaçmayı başarmış, yakalanamamış bir köle. Cora kendisini bıraktığı için hem nefret ediyor ondan hem de özgür olmayı başardığı için gurur duyuyor. Nitekim bu asi kan Cora'da da mevcut.
    Baskaldırışları oluyor düzene karşı. Öldüresiye dövülüyor, tecavüze uğruyor. Sonunda da kendisine kaçma teklifinde bulunan 'Caesar' a tamam diyor.

    Kurgu sade, abartısız cümleler ile zamanda ileri gitme, geri dönme teknikleri ile yapılmış.
    Çok acı çeken bu insanların durumu acitasyon yapılmadan anlatılmış. Zaten karakterlerin çok gelistirilmedigi, iç dünyalarının tam yansitilmadigini düşünüyorum. Diğer bir eleştirim ise yan karakterler sürekli, hızlı bir şekilde değişiyor. Kaçış bunu gerektirir sanırım. Bu konu bizim Türk yazarının elinde olacak ki ne ağlatırdı. Ancak ben hiç gözyaşı dökmeden bitirdim kitabı. Soğuk ve yalın anlatım çok hakim kitaba.

    Tabi ki bu kedi - fare oyununda bir de köle avcısı lazım bize. Cora'nın annesini yakalayamamanın hırsıyla kızının peşine düşen bir beyaz avcı.

    Yok mu hiç kölelik karşıtı düşünen insanlar? Var. Bizim içimizi ısıtan satırlardalar. Siyahilere yardım eden, evinde saklayan ( idama rağmen), kaçmalarını sağlayan beyazlar da var. Burada Schindler'in listesi filminden karelerle tamamladım hayal gucumdeki bu tahayyül edemeyeceğim sahneleri. Biz kölelik nedir bilmeyen bir toplumuz. Allah yaşatmasın da.

    'Kim bana zincir vuracakmış, şaşarım.'

    Cora eyaletten eyalete kaçıyor. Özgür olduğu bir anda kitap okuyor. KİTAP OKUYOR. Alfabeyi öğreniyor ve okuyor. Onu okurken gören adam gibi adam çiftlik sahibi şöyle diyor: "Alfabeyi öğrendiği için bir köleyi öldürenler bir kütüphane hakkında ne düşünür sence?"
    Nitekim kütüphaneleri de yakılıyor.
    Çok etkilendiğim bir yer de Cora'nın Bağımsızlık Bildirgesi okunduğunda düşündükleri.
    Sf:133 " Söylediklerinin çoğunu anlamıyordu ama eşit yaratılmıştır sözcüklerinin ne anlama geldiğini biliyordu. 'Bütün insanlar' sözcükleri de gerçekten insanların tümü anlamına gelmiyorsa, bildirgeyi yazan beyazlar da o metni anlamıyor demekti. Başkalarına ait olan, toprak gibi avucunuza alabileceğiniz veya özgürlük gibi elinizle tutamayacağınız bir şeyi zorla alıyorlarsa, anlıyor olamazlardı. "

    Kitabın sonunda annesi Mabel'in başına gelenleri öğreniyoruz. Bu benim için tam anlamıyla beklenmedik bir şeydi.
    Cora mı? O ise hep batıya, daha batıya, özgürlüğe kaçışını sürdürmekte..

    Kölelik kavramı Amerika tarihi okuyanlar için tanıdık gelecektir. Topraklarından sürülen yerliler, 'beyaz'ların emrinde, onların malı muamelesi görmüşlerdir. Çalıştırılmış, satılmış, dövülmüş, tecavüz edilmiş ve işe yaramayacak duruma gelince öldürülmüştür.
    Bu kitap bunları bir kacak kızın gözünden bizlere sunuyor. Hayatta kalmaya çalışan bir siyahi kız.

    Tavsiye ediyorum. Okuyunuz efendim.
    Hatta bir de izleyiniz.
    'The Fence' ( Çit ) filmi bu kitapla o kadar benzer ki.

    Okuduğunuz için teşekkür ediyorum. Sevgiyle kalın.
  • UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    "OKUDUĞUNUZ BU KİTAP JACK LONDON ' IN ÖZ YAŞAM ÖYKÜSÜ DEĞİLDİR !!! NASIL MI ?"

    Sabah buna diye başladım Aziz Nesin kritikleyip sekiverdik işsizlikten =)) Eh fena da olmadı hani ! Çünkü her ikisi de azmin ete kemiğe bürünmüş hali benim gözümde..İkisi de kelimenin tam anlamıyla tırnaklarıyla kazıya kazıya geldiler oldukları yere ..Bu açıdan bakınca az gecikmeli oldu ama olsun beklediğime değdi..

    Bu nasıl bir azim demek istiyorum ama kitabı okuyanlar hemen romana ya da Martin Eden karakterine atıfta bulunduğumu sanacaklar ..Halbuki Jack London ' ın hayatı ve başardıklarının yanında bu roman ne olabilir ki ? Amerikan edebiyatının incilerinden hatta ve hatta en iyilerinden biri diye nitelendirilen bu kitap Jack London' a kıyasla kumsalda bir kum tanesi olabilir mi acaba ? Romanı hayatını bilmeksizin okuyanlar , bir genç kıza aşık olan Martin isimli bir denizcinin azmi , sonrasında yaşadığı hüsran ve mutlu /mutsuz son olarak algılayacaklar .. Yahu arkadaşım ne demeye çalışıyorsun diyenleri duyar gibiyim .. O yüzden hemen sadede geleyim ..Arkadaşım bu okuduğun ve otobiyografik diye nitelendirilen roman Jack London ' ın hayatı değil .. En azından tamamı HİÇ değil ! Çok çok kısa bir dönemi .. Ve kurgu ile zenginleştirilmiş bir versiyonu .. Bir kez Jack London ' ın anne ve babası ölü değiller bu romanda olduğu üzere ..Burda bir kere anlaşalım .. Hatırımda kaldığı kadarıyla annesi ,kendisi milyoner olup ayrı çiftlik evi (WOLF HOUSE) yaptırıncaya kadar da hayatta ..
    Evet Ruth olarak okuduğun ve Martin Eden ' a tokadı basan onu yüzüstü bırakan omurgasız bir hatun Jack London ' ın hayatında var oldu .. Asıl ismi Mabel Applegarth idi..Jack London bu veremli genç kızı lise yıllarında ismi Ted olan abisinin daveti üzerine evlerine gittiği dönem tanıdı ..Çook öncesinde denizlerde inci avcılığı yaparken postu deldireceğini anlayınca polis vardiyasına katılmış sonrasında bu işlere paydos diyip liseye yazılmıştı .. İşte onu ilk kez gittiği Oakland lisesinde gördü ve etkilendi .. Sonrasında Kaliforniya Üniversitesine gitti ..Aynı romandaki gibi çok kaba , sürekli içen ingilizcesi bozuk bu genci , Kaliforniya Üniversitesinde tekrar görünce bizim hatunun feleği şaştı tabii .. O kalas aromalı genç gitmiş yerine entellektüel birikimli hızar gibi bir Jack London gelmişti .. Ama ne yazık ki maddiyat el vermedi tekrar çalışmaya başladı .. Tam herşey bitmiş , KENDİSİ GÜNEŞTE UNUTULMUŞ 100 yıllık BİR BAMBU TABUREYE DÖNMÜŞ , HAYAT İSE 160 KİLOLUK BİR ÜMİT USTA kıvamında "üstüne üstüne" geliyorkeeeeen bir mucize oldu ! Eserlerinden biri yayınlandı.. Sonrasında olanlar yer yer yazarımızın hayatıyla eşleşiyor .. Şimdi sanırım ne demek istediğimi anlamışsınızdır .. Evet Martin Eden Jack London mıdır ? Aynen öyle !! Kendi üzerinden hayatının bir kısımını değiştirerek aktarmış bize olanları .. Anlayacağınız üzere gerçek hayatta iki evlilik yapmasına rağmen gerçek ve ilk aşkını hiç unutmamış ..Tıpkı ona en kötü günlerinde yardım edenleri de unutmadığı , yeri gelince hatırladığı gibi ..Yeri gelmişken hatırlatayım bu insanlar için ne dediğini :

    "Acımak , aç bir köpeğin önüne kemik atmak değil , kemiğini o köpekle PAYLAŞMANDIR."

    İşte bu yüzden diyorum ki inanılmaz bir adam .. İnanılmaz bir azim ..İnanılmaz bir sadakat ..Eşi benzeri olmayan bir kalp bu adamdaki!! Eşsiz bir zeka ..Muadili belki hiç gelmeyecek bir yetenek!

    Nasıl başarılı olmasındı ki? Romanı okuyanlar bir şeyi hemen farketmişlerdir ..Kendisi gerçek bir "realisttir".. Hep söyledim ; Demir Ökçe incelememde (#25935136 ) , hayatını anlatan Doludizgin bir Denizci Jack London' da da (#24776554) belirttim..Gerçek hayatta neyi gördüyse onu yazdı Jack London! Edebiyat üzerine tartışan monşerler ,kırmızı kadife koltuklarda yaylanıp ,şarap şampanya yudumlayıp hiç yaşamadıkları hayatlar üzerine beylik tanımlar yaparken gerçek açlığı, sefilliği , bir ekmek için eriyen bedenleri gördü..O insan öğüten çarkların içine düştü..Hem de romanda geçen çamaşırhanedeki de dahil , daha kötü versiyonlarına .. Gözleriyle gördü yokluğu .. Dört gün sadece tek , bir tek patates haşlayıp hayata tutunduğu günleri yaşadı .. Bakın bu adamın başardığı mucizeyi gelin size bambaşka bir yoldan anlatayım .. Evet uzun oldu inceleme .. Varsın olsun ! Böylesi bir adama değer !! Martin Eden ' ın nasıl ve nerede yazıldığını, hiç olmazsa buraya kadar okuyanların bilmeye hakkı var ..

    Diyorum ya o çarkların arasına girdi diye .. Bana göre çok önemli iki eser kaleme aldı ünlü olduktan sonra. Bunlardan biri Uçurum İnsanları ( #18738047 ) diğeri ise Demir Ökçe idi ve her iki eser de ezilenlerin hayatını mercek altına alıyor ve kapitalizm eleştirisi barındırıyordu .. Uçurum İnsanları yazıldıktan sonra büyük eleştirilere göğüs gerdi Jack London .. Ama Demir Ökçe bambaşka bir durumdu .. İktisadi sistem eleştirisi barındırdığı gibi , din adamları ve dolayısıyla kiliseyi, ayrıca mahkeme ve yargı sisteminini de top ateşine tutuyordu..Bu sırada başına gelecekleri bilen kahramanımız elinde avucundakilerin hepsini nakite çevirip Snark adlı bir tekne yaptırmaya başladı .. Amacı 7 sene sürecek bir dünya turuna çıkarak gördüklerini yazmaktı .. Elinde avucunda hiçbir şey olmazsa , ondan da zerre koparamayacaklarını gayet iyi biliyordu çünkü .. Demir Ökçe' nin ilk tefrikası (belli bir kısmının okunuşu) Ruskin Club isimli bir mekanda oldu .. Tabii ki kıyametler koptu..Yayımcısının tek dileği en azından mahkemelere olan hakaret kısımlarının çıkarılmasıydı ama Jack London buna bakın nasıl karşılık verdi :

    "Eğer mahkemelere saygı duymadığım için suçlanacaksam , altı ayımı cezaevinde geçirmişim ne çıkar ? Bu süre içinde iki kitap yazar , dilediğim kadar da okurum.." (VER MEHTERİ!! )

    Ve ne diyordu onu Amerika' nın Karl Marx ' ı sayan Anatole France bu efsane kitaba yazdığı önsözde onun için : " Jack London , ölümlüler topluluğunun göremediklerini sezinleme dehasına sahip...İleriyi görme konusunda özel bir yeteneği var."

    Velhasılkelam eser yayınlandı ve bizim esas oğlan karadaki cinneti ardında bırakıp daha önce HİÇ ama HİÇ DENİZE AÇILMAMIŞ tayfası ile beraber Pasifik'e yelken açtı .. Bu tayfalardan biri tekneye ahçı olarak alınan "MARTIN" Johnson isimli bir gençti(kim bilir belki bu ismi onun için seçti)..Bu arada hayatı boyunca insanlara onca iyilik yapmış Jack London sırtından bıçaklanmıştı bir kez daha .. Depoladığı meyve sebze çürük çıkmış ,gemide de yapımdan kaynaklı hatalar farkedlimeye başlanmıştı.. Tayfayı hem deniz tuttuğu için hem de işten anlamadıkları için etkisiz eleman sayan Jack London bunlardan kimini kovdu ve okyanusun ortasında , ışıksız gecelerde bu yediği son darbenin de etkisiyle bir kez daha tükenmenin eşiğine gelmişken Martin Eden ' ı yazmaya başladı .. İşte size bahsettiğim Martin Eden bu ! Martin Eden ' ın gerçek azmi bu ! İşte bu efsane adam her akşam , her sabah hayatımın romanı dediği yazarlığının başlangıcını anlatan bu esere bin kelime eklemekte , eğitimsizliğinden gelen cahilliğine çare aramak için nasıl çabaladığını , nasıl bilgili bir insan olup çıktığını anlatmaktaydı ..Romandaki esas kişiler Mabel ve ailesi (Ruth ve Morse ailesi) ,kendisine yol gösteren şair George Sterling (Brissenden) ve bizzat kendisi idi.. Bu romanın kadın kahramanı Ruth Morse Jack London' ın işçi sınıfından gelmeyen tek kahramanıdır.Bu eserde sosyalizme bir gönderme de vardır ..Şöyle ki şair Brissenden ,Martin Eden ' a sosyalizme tüm gönlüyle bağlı kalmasını öğütler.Böylece , sosyalizm başarıya ulaştığında kendisinin de hayata bağlı kalmak adına bir nedeni olacaktır..Oysa o bundan vazgeçip kendi tabiri ile "Ay' ın yapımında kullandığı yeşil dolar dağları ile geldiği yere , denizlere döner..Bu bağlamda monetary sistem yani parasal sisteme de bir dikenli selam çakar ..Sınıflar arası ilişkileri , hayatı olduğu gibi anlatması ve azmin gücünü ele alması açısından da eşsiz bir eserdir .. İnsan isterse neler yapabilirin cevabıdır bu anlamda hem Jack London hem de Martin Eden .. İşte hayatını tam anlamıyla bilmeksizin okuduğunuz Martin Eden ' ın ardındaki gerçekler .. Sanırım biraz uzun oldu ama hayatını sadece bu romandır diyerek okumanıza da gönlüm razı gelmedi ..İnceleme burada bitiyor ..Tavsiye ediyor muyum ? Demiryolu Serserileri ve
    John Barleycorn (Bir Alkoliğin Anıları) kitaplarıyla beraber okuyacaksanız pek tabii =))

    KAHROL RUTH MORSE TAYFASI .. Sizi de unutmadı Tuco Herrera =)) Bu kısmı sizin için özellikle arayıp buldum ..

    Aradan iki yıl geçmiş Martin Eden yayınlanmıştır .San Jose ' deki kadınlar derneği , edebiyat eleştirmeni Mira Mac Clay ' i davet ederek Martin Eden üzerine bir konuşma yapmasını ister ..Mac Clay açar ağzını yumar gözünü ..Eserdeki kadın kahraman Ruth ' un korkaklığı ve iki yüzlülüğü yüzünden ,hem kendi hayatını hem de Martin Eden ' ın hayatını bitirdiğini söyler .. Tüm bunları söylerken , en ön sırada oturan ve gözlerinde ölüm kadar derin bir hüzün ve gözyaşları barındıran , soluk yüzlü incecik kadının isminin Mabel Applegarth olduğunu bilmemektedir ..

    Sunay Akın gibi adamım vesselam .. Lanedossun !!! Görüşmek üzere işsizler !!! Buraya kadar okuduysan son böbürlenmemi de hakettin ..Hiç kusura bakma güzel kardeşim =)))
  • Buket Uzuner'in okuduğum ilk kitabıydı. Kaleminin kuvvetliligi bir kadın olarak erkek bi kahramanın dilinden yazdığı romaninda bize her duyguyu yasatabilmesinden anlasilabilicek düzeyde. Kitapta ele alınan konu ve betimlemeler değiniler toplumsal yaralarımız cok guzel anlatılmış. Fakat bazen örnekler verilirken biraz abartıldığını düşünüyorum daha sade ve duru bi anlatım olabilirdi ( nacizane fikrimdir.)
    Kitabımızın içeriğine gelecek olursak.. Romantik asi olan Mabel'imizin bir salı sabahı hayatta en sevdigini kadının cinayetle suclanmasini ogrenmesinin hemen ardından ulkedeki iç savas sebebiyle askere alınmasıyla başlayan kabus. Tuna bunun bi kabus olduğunu söylerken (bende bazen şüphe etmedim değil) arkadaslarini onun iç savasta olduguna inandılar. Ulkedeki iç savaşla birlikte kendi icinde de büyük bi savaş veriyor Tuna. Kitabı en gizemli ve akıcı kilan tarafsa çocukluktan gelen karmaşık ve imkansız bir aşk hikâyesi oluyor.
    Keyifle okudum ve tavsiye ederim :)
    Emeğine sağlık BUKET UZUNER ..