Orta Avrupa’da daha 1870’li yıllarda kendini sessiz ve derinden duyumsatmaya başlamış olan “uçurumun kenarında durma” konumu, Rilke’den Celan’a ve Bachmann’a kadar hemen bütün şair ve yazarların köklü biçimde algıladıkları, kurtulmak için yollar aradıkları, ama sonunda kurtulunamayacağı sonucuna vardıkları bir konumdur.
Ne yaparsın Tanrım, ben ölürsem eğer?
Ben senin testinim (ya kırılırsam?)
İçtiğin içki benim (ya bozulursam?)
Senin giysinim ve uğraşınım,
anlamını da yitirirsin benimle.
Benden sonra olmayacak evin ve orada
seni içtenlikle selamlayacak sözcükler.
Yorgun ayaklarını kadife terlikler gibi
saran ben, olmayacağım.
Sırtındaki bol harmaniden de olacaksın. Yanağımla, sıcak bir yastıkta gibi
ağırladığım bakışların gelecek,
arayacak beni, hem de uzun süre-
ve bırakacak kendini günbatımında
yabancı taşların kucağına.
Ne yapacaksın Tanrım? Korkuyorum.
Birinci Dünya Savaşı’nın dehşetini yaşadıktan sonra savaşa ilişkin düşüncesini, “Kim söz ediyor ki zaferden? Bütün sorun hayatta kalabilmek!” diye dile getiren Rilke’nin kendini yaşamı boyunca bir ülkeden diğerine atmış olması, acaba “başka başka yerlerde” rahat yaşayabilmesinden mi, yoksa insanı insan kılan erdemlerin ve ideallerin bütünlüğünü yitirdiği bir Avrupa’da, bundan böyle her yerin hiçbir yer, hiçbir yerin de her yer olabileceği bir dünyada yaşamak zorunda olduğunu bilmenin tedirginliğinden mi kaynaklanmıştır? “Bir Fırtına Gecesinden” adlı şiirinin ilk bölümünde yer alan,
Lambalar kekeliyorlar, habersiz:
Yoksa ışığımızla yalan mı söylemekteyiz?
Yoksa binlerce yıldan bu yana
gece mi tek gerçeğimiz?
dizeleri, kaç bin yıllık insanlık ve uygarlık masalının, sonunda bir yalanın karanlıklarına boğulmasının ifadesi değil midir?
İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı küresel insani yıkım neredeyse kesinlikle insanlık tarihinde görülen en büyük yıkımdı. Bu felaketin hiç de önemsiz olmayan trajik yönü, insanların, öldürme, işkence ve kitlesel sürgünün artık dikkat etmediğimiz günlük deneyimler haline geldiği bir dünyada yaşamayı öğrenmiş olmasıdır.