Ebru

9/10
·175 syf.··
Beğendi
·
2025 37. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 08 Ekim 2025 14:05
Elfriede Jelinek, 1946 doğumlu, Avusturyalı bir yazar. 28 yaşından itibaren Avusturya Komünist Partisi’nde faaliyet göstermeye başladı. 1991 yılında ise ayrıldı. 2004 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Şimdilerde yaşamını siyasi açıdan aktif bir entelektüel olarak geçiriyor. Jelinek’in Arzu (1989) isimli romanı, 80’ler sonu Avusturya’sının ortasına doğdu. Avusturya, İkinci Dünya savaşı sırasında aldığı konumla henüz yüzleşmiş değildi. Toplumun yapısı da genel olarak, Nazi Almanyası’nın da etkisiyle oldukça ahlakçı ve muhafazakâr konumdaydı. Dolayısıyla feminist ve sert bir anlatım, Avusturya basını tarafından yerden yere vuruldu. Arzu kitabı, özellikle Marksist-feminist literatür açısından incelenmeye değer. Jelinek’in, ataerkil sistemin kadına ev-içi tahakkümünü müdürün karısı üzerinden anlatması yalnızca atarkiye değil, salt “emekçi” kadın üzerinden kurulan bir feminist anlayışa da inen bir balyoz aslında. Kitap; müdür (Hermann), müdürün karısı (Gerti) ve oğullarının kısa bir tanıtımından hemen sonra, bir tecavüz sahnesiyle başlar. Bu sahne, hemen hemen 5-10 sayfada bir yinelenecektir. Müdür, karısına her gün tecavüz etmektedir. Jelinek bu kısımları yazarken “pornografik” bir dil kullanır. Son derece rahatsız edici ve “kirlenmiş” bir anlatı okuruz. Yine de okurken, kadının hissettiği kirlenmişliğe bir adım dâhi yaklaşmış değilizdir. Peki, pornografik anlatıma rağmen bu kitabı anti-pornografik yapan nedir? Jelinek cinsel organlara dair kelime seçimlerinde neredeyse hiçbir zaman “penis” ve “vajina” kelimelerini kullanmaz. Penis yerine kullanılan kelimeler açacak, patlayıcı madde, anahtar gibi etkin kelimelerdir. Vajina kelimesi yerine ise kapı, kumbara, bagaj, cep gibi edilgen kelimeler kullanılır. Bu kullanım şu açıdan önemlidir: şiddet dilinin yeniden üretimi
1000Kitap
ArzuElfriede Jelinek · Gendaş Kültür · 200139 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
bir sorgulama
10/10
·284 syf.··
Beğendi
·
2025 35. kitabı
·
36 saatte okudu
·
Okunma: 07 Ekim 2025 02:06
Karasevdalılar, Madrid’de bir yayınevinde çalışan María Dolz’un, her sabah gittikleri kafede uzaktan hayranlıkla izlediği "kusursuz ve mutlu" bir çiftin trajik bir cinayetle dağılmasının ardından içine çekildiği ahlaki ve psikolojik çıkmazı anlatır. Çiftin erkeğinin vahşi bir cinayete kurban gitmesiyle başlayan süreç, María’nın yas tutan dul kadınla ve ardından olayın arkasındaki karanlık sırları barındıran büyüleyici bir adamla yakınlaşmasıyla derinleşir. Kitap; aşkın, takıntının, bir başkasının ölümünün geride kalanlar için nasıl faydacı bir araca dönüşebileceğinin ve suçluluk ile rasyonalize etmenin arasındaki o ince çizginin kusursuz bir kurguyla işlendiği, adeta bir ahlak soruşturması niteliğindedir. Kitabın kurgusal zekâsı ve niteliği üzerinden kolaylıkla atlanılamayacak ölçüdedir; keza Georg Lukács’ın savunduğu gibi, edebi biçimin bizzat kendisi tarihsel ve sınıfsal bir içerik taşır. Böylece Marías, bireyin toplumsal ilişkiler içindeki parçalanmışlığını ve sistem tarafından kuşatılmışlığını sadece hikâyeyle değil, kurgunun nesnel mimarisiyle inşa eder. Kurgunun içinde anlatıcı rolündeki karakterin bize üçüncü bir göz olarak tanıtıldığı ancak zamanla tekil bir şahsa dönüştüğünü görürüz. Yani anlatıcı başta tamamıyla bizimle aynı pozisyondadır. Biz de o ne görüyorsa onu görüyor ve -bizimle paylaştığı ölçüde- onun hisleri doğrultusunda ilerliyoruzdur. Sayfalar ilerledikçe bu deneyimimiz kesintiye uğrar. Artık anlatıcının "kendi" deneyimlerinin ışığının altındayızdır. Dolayısıyla kendi yorumlarımız adına daha açık bir alandayızdır. Etiğin sınırlarında yazardan ve anlatıcıdan ayrılarak bir başımıza dolanmaya başlarız. Sorgularımız şahsidir artık. Bir ölümün, cinayetin, aşkın ya da arzunun sorgulanması bizim ellerimize bırakılmıştır. Artık tanık olduğumuz durumların
1000Kitap
KarasevdalılarJavier Marias · Yapı Kredi Yayınları · 20221,112 okunma
9/10
·496 syf.··
Beğendi
·
2022 120. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 08 Aralık 2022 22:51
Gladkov bizi gerçekliğin soğuğuna götürüyor. Sovyetler Birliği'nin ilk dönemlerini ele alan roman, bir çimento fabrikasının yeniden kurulma aşaması çevresinde şekil buluyor. Başkarakter Gleb savaştan sonra evine, karısının yanına döner ancak 3 yılın ardından kimse bıraktığı gibi değildir. "Kapıların Dışında" oyunundaki Beckmann'ın yaşadığı hayal kırıklığını duyumsarız. Savaşta yegâne umut dayanağı sağlayan "sıcak yuva" kavramı baş karaktere yabancılaşmış, bambaşka bir şekil almıştır. Eski yumuşak başlı ve tatlı karısı Daşa, artık partinin kadın kollarında müthiş bir iş çıkartıyor, devrime adadığı bedenini ve zihnini sonuna kadar kullanıyordur. Anneliğe ve sevginin yalın hâline korkulacak, devrime olan inancını sarsacak bir kavrammışçasına yaklaşıyor ve ufak ânlarda içinden taşan özlemler dışında kaskatı bir duruş sergiliyordur. Romanda NEP politikasının üretime olan etkileri yalınlıkla ortaya koyulur. İşçilerin yaşadığı çekingen kabullenme, sertçe ortaya koyulan itirazlar, mutlak bölünmeler gözlerimizin önündedir. Aynı zamanda yazar, bürokrasi çanlarının yaklaşan sesini duymuştur. Odalarda "burjuvazice" alınan kararlar, bizi aksak işleyişin nedenlerini sorgulamaya götürür. Realist romanlarda genelde karakterler tek yönlü değil, değişime açık ve tüm insanî yanlarıyla beraber ele alınır ancak bu romanda karakterler belli düşünceleri ve kökleri değişmez biçimde temsil ederler. Yalnızca mühendis Kleist aydın sınıfının değişimini temsil eder ve romanda fikirleri oldukça değişken biçimde karşımıza çıkar. Badin karakteri ise bürokratik ve oportünist eğilimleri sebebiyle kötülük timsali olarak karşımızdadır. Kadın partizanlardan Polya ruhsal gel gitler yaşamakta, Daşa kadar sert bir duruş sergilemekte zorlanmaktadır ve kitapta devrimin insan üzerindeki etkileri en yalın
Edebiyat
ÇimentoFyodor Vasiliyeviç Gladkov · Yar Yayınları · 2021390 okunma
Aydının Soyutlanmışlığı
9/10
·703 syf.··
Beğendi
·
2022 29. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 01 Şubat 2022 10:13
Adalet Ağaoğlu’nu rahatsız eden; her fırsatta romanlarına, öykülerine, tiyatrolarına yansıyan bir durum var: Fildişi kulesinde aydın. İşçisinden, çiftçisinden kopuk ama sosyalist (!) bir aydın... Toplumun sorunlarına ve çürümüşlüğüne yüzeysel yorumlar getirerek düzen siyasetinin içinde boğulan, bireyci aydınlar... Yazarın oyunlarında genellikle karakterler iki zıt tarafı temsil ediyor. Tüm karakterlerin toplumda ayrı bir yeri var ve bu da “sınıf” gerçeğini hiç olmadığı kadar yalınlıkla önümüze çıkarıyor. Adalet Ağaoğlu okuyucuyu rahatsız etmek istiyor. Karakterlerin bunalmışlıklarını, kapana kısılmışlıklarını her daim diri tutuyor. Ardından sahneye bu dünyadan değilmişçesine giren; işçilerin etini, kemiğini, kanını, terini giysilerinde taşıyan bir burjuva giriyor. İki sınıfın çatışması yoğunlukla hissediliyor. Bu burjuva karakterimiz yeri geliyor duyarsız ve tepeden tırnağa kapitalist özellikleri bünyesinde taşıyan, oldukça uç bir karakter olarak karşımıza çıkıyor yeri geliyor bir aydın olarak. Yazarın kendisiyle çatışma içinde olduğunu hissediyoruz. İçinden çıkamadığı “aydın” kalıbını yıkmak istiyor, kendisini suçluyor. Bunun en ağır eleştirisini karakterlerinde okuyor, görüyoruz. “Mesela, okumuş yazmış, geliri geçimi yerinde bir grubu alalım ele; hadi bunlara ‘burjuva sınıfı’ diyelim. İşte onlar, yine zamanımızın düşünürlerinden birinin dediği gibi, onlar ‘kendi içlerinde özgürdürler’, amaaa benim duyarlı yavrucuğum, kendi varlıkları üstüne bir fikirleri olduğu için değil, bu varlıklarını dışardan belirleyen şartlara tamamen kör ve sağır kaldıkları için...” (s. 503) Yazar aynı zamanda kadın haklarının sınıfsal bağlamından koparılıp bireye indirgenmesini “Çatıdaki Çatlak” isimli oyunuyla ortaya koyuyor. Yarı-aydın bir karakter olan Hale, Kadınları Kalkındırma
Edebiyat
Toplu OyunlarAdalet Ağaoğlu · Everest Yayınları · 201911 okunma
İmgelerin Var Ettiği
Puan vermedi·92 syf.··
2021 180. kitabı
·
4 saatte okudu
·
Okunma: 31 Aralık 2021 16:56
Faruk Duman bir imge ustası. Bu da demek oluyor ki imgelerin çağrışım gücünün nasıl kullanılacağını, bizim zihnimizi nereye götüreceğini çok iyi biliyor. Bir kurbağa sesi, bir dere kenarının betimlemesi, rüzgârın ormanın içinden geçerken çıkardığı tanıdık ses... Bunların hepsini öykülerinin hamurunda kullanıyor ve bir anda tüm bu imgeler öykülerinin yapı taşı haline geliyor. Zaman ve mekânın belirsizliği an’ların yorumlanmasına, hissedilişine dönüşüyor ve bu hisler öykülerin son cümlesinde doruk noktasına ulaşıp çözümleniyor. Onun kalemini bazen doğa yönlendiriyor, hatta mahkûm ediyor diyebiliriz. Yazar, doğanın insanoğlu üstündeki görünmez tahakkümünün farkında. Öykülerindeki kâbus teması sık sık doğada işleniyor. Doğa özgürleştirici değil, kara ormanları ve yırtıcı hayvanlarıyla bir korku/huzursuzluk ögesi olarak çıkıyor karşımıza çoğu zaman. Aynı zamanda öykülerinde doğayla hemen hemen yan yana duran bir şey daha var: Köy. Burada da kerpiç evler, kerpiç evlerin içinde yaşanan kırgın, buruk hayatların betimlemesi yer alıyor. Evlerin içindeki devinimlerin kokusu yüzümüze çarpıyor. İletişimsizlik, köy yaşamındaki toplu yargılayıcılığın yiyip bitiriciliği, özellikle kadının belini hiç doğrultmamasıya bükmesi... Tüm bunlar belki kitaptaki birkaç sayfalık bir öykünün birkaç cümlesinde sezilen şeyler. Ama cümlelerin duruluğu hissettirdiklerinin yoğunluğunu değiştirmiyor. Faruk Duman anlatmıyor, dokunuyor. Beş duyumuzun hepsine. Öykülerini tek başına, diğer öykülerin bağlamından kopararak okumak etkileyicilik konusunda yetersiz kalacaktır çünkü çağrışımlarını bile planlı bir biçimde, bir önceki öykünün hafızasıyla gerçekleştiriyor. Hatta bundan önce Seslerde Başka Sesler kitabını okumak dimağınızda daha tamamlayıcı bir lezzet oluşturacaktır. İmgelerin ve çağrışımların gücü adına...
Edebiyat
Keder AtlısıFaruk Duman · Can Yayınları · 2011146 okunma