• “The first time I saw her, I had to hold my breath. The first time she spoke, I exhaled.”
  • 32.

    Jonathan Drazen 32 yaşında. Kolaylıkla tahmin edeceğin şekilde zengin. Bazilllioner. Artık o ne kadar oluyor araştırmıyorum bile...

    Jonathan evliydi. Boşanmış. Ve kitaba başladığında şöyle bir betimlemeyle karşılaşıyorsun:
    'He had red hair cut just below the ears,'

    Ben bunu okuduktan sonra bir nefes aldım. Ve dedim ki RED?
    Benim bir erkek karakteri sevme potansiyelim bayağı yüksek olabilir ama RED?

    Sonra bu RED HAİR meselesini Melike'ye açtım. Onu biz kendi aramızda sarıya çevirdik. Çünkü lütfen, kırmızı mı, kızıl mı? Kulakların altında mı? BİZDEN UZAK OLSUN.

    Kızımızın adı Monica, kendisi solist. Bir grubu var. Götün teki olan bir menajerleri var. İki tane eski-erkek arkadaşı var. Kevin ve Darren.

    Pek anlamış değilim, ikisi de eski sevgilisi mi? değil mi? Okuyan olursa çekinmeden beni aydınlatabilir.

    Bu kitaba 4 puan vermemin sebebi 9 kitaplık + ara kitaplardan oluşan bir seri olması. Bu kadar kitap içinde ilk kitaba yüksek puan vermek saçma olurdu çünkü kitapta bir şey olmadı.

    Fragman gibi düşünebilirsin aslında. Neredeyse 15 kitaba varan bir serinin ilk kitabı.

    Monica ve Jonathan, kitabın konusu klişe ama artık bu devirde klişe diyerek kitapları kenara atmıyoruz. Klişe bir konuyu nasıl işlediğin önemli. Reiss, tabii ki klişeyi sevilen bir seri haline getiriyor.

    Jonathan'ın şansı var. Sevebileceğimi hissettim, Monica'yla birlikte aşık olabilirim. Sevebilirim diyorum çünkü boyna olan bir takıntısı var... Ve sürekli arkadan yaklaşıyor... ve 32 yaşında... ve gülüyor... ve olgun... ve ve ve bu böyle uzayıp gider.

    Reiss her zamanki gibi ağırdan alıyor. Marriage Games okuduysan bilirsin bir kitapta 15 gün bile geçmeden bitiyor kitap. Bu kitabı düşün sadece 102 sayfa. Fazla beklentiye girilmeden, stresten kaçmak, kafa dağıtmak için okunabilir.

    Monica'dan bahsetmedim çünkü henüz beni kendine çeken bir özelliği yok. Umarım Diana gibi dişlidir.

    Neyse. Diğer kitaplar için heyecanlıyım.

    Not: tam belli değil ama bu seriye Cyn-Believer müziğiyle devam edebilirim.
  • Beyaz Atlı Prens..

    Reiss'in bu kitabını Marriage Games kadar sevemedim.

    Keaton ve Cassie yeni tanışmamış olsalardı. Önceden birbirlerini görmüş olsalardı mesela, tanışmış olsalardı... Çok daha güzel bir kurgu ortaya çıkabilirdi.

    Keaton, Adam'dan bayağı farklı olarak bir hacker. Cassie'yle sorgu sırasında karşı karşıya geliyor.

    Cassie, FBI ajanı. Sonradan Siber Suç bölümüne falan geçiyor.

    Kısacası bir ajanın, suçluyla aralarında büyüyüp gelişen aşk, güven, olaylar düğümü anlatılıyor.

    Reiss'in kalemi çok iyi, yarattığı karakterleri de seviyorum. Adam'ın yeri ayrı ama Keaton'a biraz daha çaba harcasaydı Keaton'da kalbimi çalabilirdi.

    Ağzından çıkan bazı cümleler çok iyiydi. Mesela akşam yemeği yemişlerdi, hesap geldiğinde Cassie, hesabı ödemek istedi. Keaton onu durdurdu. Bunu bir özür olarak kabul et dedi. Cassie, ne için? diye sordu. Keaton ise bu gece sana yapacaklarım yüzünden tarzı bir cümle kullandı.

    Yani Keaton'un ağzı biraz bozuktu... Güldürdü çoğu yerde.

    En beğendiğim kısım Epilog kısmıydı. Gerçekten güzeldi verdiğim puanın neredeyse hepsi o sahne için.

    Bu kitaptaki diğer iki çifti anlatan iki tane daha kitap var ama ben onları hiç merak etmediğim için okumayı düşünmüyorum.

    Rough Edge bekle beni!!

    22 mayıs Reiss'in yeni serisinin ilk kitabının çıkış tarihi.. Heyecandan ölebilirim..
  • Fifty Shades.
    Benim için yeri çok ayrıdır. Üstüne başka seri tanımam derdim bir zamanlar. Ama o günler bu kitapla tanışınca bitti. Fifty Shades popüler oldu, her Allahın kulu hakkında bir fikir yürüttü. Saçma sapan kurgular ortaya çıktı. Her +18 sahne içeren kitap onunla bir tutuldu. Yani demek istediğim, Fifty Shades benim için tarih oldu. Sebebi C.D Reiss.

    Elimde olsa gidip Reiss’i tebrik ederim. Böyle muhteşem bir kurgu yarattığı için ve Christian Grey adını kitabında kullandığı için. Konuşma arasında, artık aşık olduğum karakterler arasında ilk sıralara yerleşen inanılmaz karışık Adam kullanıyor hatta. Gerçekten kitaba çok soğuk bakıyordum, kesin yine boş çıkacak diyordum. Giriş kısımları kafa karıştırıcıydı ama yine de okudum. İ-Na-Nıl-Maz-Dı!

    Saçmalık derecesinde Fifty Shades’e benzeyen, ya da hiçbir bağı olmayan insanların bu itaatkar-dominant ilişkisi sırasında bir yerde aşk bağıyla bağlanması gibi konular dolup taşmış durumda. Artık klişe grubunda yer alıyor benim gözümde.

    Marriage Games, adından da anlaşılacağı gibi evli bir çifti anlatıyor. Ama bu çift nasıl bir çift. Of. Diyorum. İkisini de anlamak mümkün değil. Kitabın yarısını Adam, diğer yarısını Diana anlatıyor. Kendi ağızlarından düşüncelerini okuduğun halde hiçbir şey anlamıyorsun. Çok karmaşıklar. Çok iyiler. Karmaşaya bayılırım. Kitaplarda yanılmayı severim. Ve bu kitap tam bir karmaşa, bir geçmiş zaman bir de şimdiki zaman olarak ilerliyor bölümler.

    Diana ve Adam’ın karşılaşmaları, ilişkilerinin başlaması, evlenmeleri, hepsi aslında biraz üstü kapalı anlatılmıştı. Karşılaşmaları üstü kapalı değildi gerçi. Diana’in aile şirketi çökmek üzere ve kurtarmak için Adam’la anlaşmaya çalışıyorlar babasıyla birlikte. Adam, Diana’i orada görüyor. Evleniyorlar falan. Evleniyorlar, evliler ya böyle müthiş bir şey yok. Hatta bir bebekleri olacaktı ama aldırdılar.

    Kitap, Diana’in Adam’dan ayrılma notuyla başlıyor. Zaten hikaye buradan sonra ivme kazanıyor. Kurguya aşık olduğumu söylemiş miydim? Kurguya da karakterlere de aşık oldum.

    Diana’in Adam’dan ayrılmasını Adam kaldıramıyor. Adam, Diana’i seviyor. Bunu özgürce söyleyebiliyor çünkü o Aadam.!!.1 Kalbim kaldırmıyor, Adam’ı nasıl anlatabilirim?!

    Adam > C.G

    Yani Adam dominant ama Diana bunu asla bilmiyor. ASLA. Adam resmen bütün evli olduğu o dönem boyunca kendini kapatmış. Diana’e bunu yapmak istemiyor. Onu seviyor. –böyle bir sevgi yok, sevme böyle Adam.

    Diana desen kendini tanımıyor, ne istediğini hiç öğrenememiş. Adam’ın aklının başka bir yerde olduğunu düşünüyor. Ki haklı. İtaatkar olmanın aşağılayıcı olduğunu ve bir kadının neden böyle bir şey isteyebileceğini anlayamıyor. Bu konulara tamamen karşı. Adam’da, Diana hiç böyle şeyler istemez diye kendini kapatmış işte. Bedeni burada ama ruhu Diana’den önceki hayatında. İşte böyle olduğu halde Diana’i seviyor.

    Diana boşanmak istiyor. Arabayı, evi, şirketi her şeyi istiyor. Çok farklı bir karakterdi açıkçası. Bayağı şaşırttı beni. Aslında ikisi de şaşırttı.

    Adam kendisini hafif bir şekilde açık etti ama Diana fikrini değiştirmiyor. En sonunda Otuz gün istiyor. Otuz gün boyunca itaatkar-dominant şeklinde geçecek ve sonunda ev, şirket her şey Diana’e kalacak. Ve sorunsuz bir şekilde boşanacaklar.

    Ya o otuz günün on-on beş günü nasıl geçmedi. Geçmek bilmedi. Delirtti. Adam, bir var bir yok. Gerilimi vücudunun her yerinde hissedebiliyorsun. Krize gireceğini düşünüyorsun ama Adam çekip gidiyor.

    Bir de Serena var, Adam’ın eski itaatkarı. Tam bir deli. Manyak. Psikopat. Anlatsam da anlamazsın. Okuman lazım onu anlaman için. Ceza almak için yapmayacağı şey yok. Kim verirse versin ama Serena yeter ki acı çeksin. Gerçekten Serena kaldırabileceğim son noktaydı. Şok içinde okudum onun sahnelerini.

    Diana yavaş yavaş kabullenmeye başlıyor tabii, kendini bulmasına az kalmış. Böyle tam kabulleniyor. Tam her şeyi kabullenip sevmediğini söylediği Adam’ı sevdiğini fark ediyor. BAM!

    Öyle bir şey oluyor ki düşündükçe çığlık atasım geliyor çünkü HEP istediğim son ellerimin arasında duruyor. Okuyorum ve ağlayasım geliyor. O son, hep hayalini kurduğum son. Adam’ın söyledikleri kalbime batıyor. İşte istediğim bu diyorum. İşte istediğim son, istediğim ve aradığım kurgu buymuş diyorum. Diana şok oluyor ama o mu daha fazla şaşkın ben mi bilemiyorum. Diana’e söyledikleri… Of. Of. Of.!!!!

    Fifty Shades’i bir kenara at. Mutlu sonları sevmem. Popüler şeylerden hiç haz etmem. Ergen erkekleri görmek bile istemem. Marriage Games ve C.D. Reiss bir harika. Kadının her kitabını okuyabilirim çünkü karakterlerinin düşünce şekli aslında onun da düşünce şeklini yansıtıyor. Ve ben bu karakterlere bayıldım. Bu kaleme bayıldım.

    Dark seviyorum, sende seviyorsan okumalısın. Dediğim gibi, Adam>C.G
    Christian sizin olsun ben Adam’ı istiyorum. Biraz da Q’yu, bir miktar da İgnazio’yu, bir tutam da Jethro olsun. Hepsini karıştırabiliyor muyuz? Evet. Lütfen.
  • The time I felt closest to her was the time she felt most alone.
  • Love wasn't everywhere and nowhere. It just shifted around. Explanded, contracted, and move like a nomad.