Giriş Yap
246 syf.
·
Puan vermedi
-spoiler barındırır- İtalya. Yaz. Elio, 17 yaşında ailesinin köşkünde kalan parlak bir gençtir. Babası arkeoloji profesörü olduğu için her sene evlerine bir öğrenciyi, ufkunu genişletmesi için davet etmektedirler. Fakat o seneki misafir, hepsinden daha farklı bir rol oynayacaktır Elio’nun hayatında. Amerika’da okuyan Oliver, altı haftalığına biberiyelerin kokusunun, ağustos böceklerinin, palmiye yapraklarının ve nice doğal güzelliklerin olduğu bu kasabaya ayak bastığından beri, Elio onun hakkında ne hissetmesi gerektiği konusunda kararsızdır. Önce onu rastgele, ve ailesinin yorumlarının da etkisiyle fazla Amerikan bulur. Olumsuz yorumlarının aksine, ;’ulaşılamaz türden biri’ olarak da yorumlar onu. Kendi düşüncelerini anlaması, mutlu eder Elio’yu. Fakat arada sırada onun üzerinde gezinen soğuk bakışlar, fikirlerinin ani bir şekilde değişmesine yol açar hep. Nedensizce asıl ilgi alanlarını onunkilerle uyuşturmaya çalışır Elio, dışarıdan öyle görünmeksizin ve kendine bile itiraf etmeksizin onu tavlamaya çalıştığını fark eder. * Bugün, yeni gelen birisinin yol açtığı sıkıntı, huzursuzluk, heyecan; dünya kadar mutluluğun bir parmak ötede dolanıp durduğu düşücesi; yanlış anlamış olabileceğim ve yitirmek istemediğim; her seferinde hakkında çok iyi düşünmem gereken insanları boyuna yoklayıp durmam; arzuladığım ve beni arzulamasına can attığım herkese yakıştırdığım korkunç şeytanlıklar; sanki dünyayla benim aramda perde yokmuş da incecik kağıtlardan yapılmış sürgülü kapılar varmış gibi çektiğim perdeler, hiçbir zaman şifreli olmamış şeylerin şifresini karıştırmaya ve sonradan yeniden anlaşılır hale getirmeye çalışmalar; bunların hepsi, Oliver’ın evimize geldiği yaz başladı. Bunlar, o yaz popüler olmuş her şakıda, Oliver’ın kaldığı sırada ve sonrasında okuduğum her romanda, sıcak günlerin biberiye kokularından, ağustos böceklerinin deli gibi cırlamalarına varıncaya dek her şeyde kazılıydı; birlikte büyüdüğüm ve o güne dek hayatımın her yılında tanıdığım kokular ve sesler birden bana düşman kesilmiş ve o yaz yaşanan olayların rengini sonsuza dek taşıyan bir ton edinmişti. Bu altı haftalık kısa süreç içerisinde Elio, Oliver’ı odak merkezi haline getirmiştir. Ondan önceki gidenleri ve sonradan gelecekleri boş verir, anın büyüsüne kapılarak ona tapar. Ona karşı hissettiklerini ateş olarak tanımlar. Düşlerini süsleyen bir ateştir bu his. Dünden razıdır ona teslim olmaya, ‘teslim olmaya hazır olduğumu, zaten teslim olduğumu, senin olduğumu, tümüyle senin olduğumu’ olarak vurgulanır kitapta. Onu kendi kafasında yüceltmeye devam eder, ikisinin de Yahudi olması ve Elio’nun aksine Oliver’ın bu konuda daha rahat olması, bir ev konforunda hissettirir Elio’ ya. Torunlarının uğruna savaşmış ataları ortaktır. * Benim Davut Yıldızım, onun Davut Yıldızı, ikimizin boynu bir olmuş sanki… Elio’nun Oliver’ı gözlemleme süreci yavaş yavaş takıntılılık boyutuna gelir. Giymeyi tercih ettiği kıyafetlere göre o günki ruh halini tahmin eder, ona karşı tamamen ilgisiz olduğunu düşünmesini sağlamak ister, bu aşkı kendine saklamayı ve kimseye duyurmamayı yeğler, kendinden nefret etmesine yol açtığı için ondan nefret eder, onu düşünmekten kendini alamadığı için abartılı olarak onun ölmesini bile arzular. Bu kıskançlık krizleri, onu bir daha ne zaman göreceğini bilmediğinden kaynaklanır. Babasının kütüphanesinde bulduğu bir masal kitabında, bir prens ve prensesin maceralarını okur Elio. Bu prens, prensese delicesine aşıktır, fakat söyleme cesaretinde bulunamaz. Prenses ise o önemli soruyu sorar: ’Söylemek mi daha iyi, ölmek mi?’ Bu ikilemi kendi iç fırtınası olarak yaşayan Elio, büyük bir sırrı açığa çıkarmanın verdiği korkuyu, sonrasında ilişkilerindeki bir zaman kaybı olarak görecektir. * Onun gibi olmak mı istiyordum, o olmak mı istiyordum? Bu kitabın ana sorularından biri. ’Ne zaman ayırdılar bizi, senle beni Oliver?’ Elio’nun içgüdüleri, vücutsal ( ‘vücudum senin vücudundur’) ayrıca ruhsal olarak da birleşme arzusuyla hareket eder. ‘Adınla çağır beni, ben de seni benimkiyle’ . Oliver onun için bir hayat arkadaşından çok hayatın kendisi haline de gelmiştir bu kısa sürede uzun zamandır yolunu aradığı evine dönmüştür adeta. Fakat içten içe bilmektedir ki, Oliver’ı asıl amacı yaptığı bu süreç, hiçbir zaman sonsuza kadar sürmeyecektir. Daima ile asla gibi iki zıt kavram arasına yerleştirir onu. * ‘Yalnız kalmayı seviyor musun?’ diye sordu. * ‘ Hayır, kimse yalnız kalmayı sevmez. Ama yalnızlıkla yaşamayı öğrendim.’ Çoğunlukla yalnız başına vakit geçiren Elio’nun bu özelliğinin farkına varan ilk kişi olması, belki de Oliver’ı onun için özel kılmıştır. Yalnız başınayken yaptığı bireysel aktivitelerin içyüzünü ona göstermeye cesaret edip, buna değer verdiğini hissedince, Elio, müzik yaratmayı, sayısız roman okumayı, bisiklete binmeyi ve daha önce kimseye gösterme lütfunda bulunmadığı kendine ait gizli göletinde yüzmeyi Oliver ile yapmaya başlar. Kim bilir, belki bunları tek bir kişi edasında yaparlarken Elio’nun bestelediği müziğin ilhamı Oliver, Oliver’ın yazdığı kitabın ilk editörü ise Elio’dur. ‘ Senin için kimsem o olmak, onun benim için kimse o olması.’ Kişiliklerini değiştirmeden sessiz geçen saatler boyunca vakit geçirebilmeleri, birbirleriyleyken en doğal hallerini yansıtmaları, arkadaşlıktan sevgililiğe evrilecek bir 6 haftanın en güzel anılarını barındırmıştı. * Bir şey yapmasak da sarılıp yatalım, senle ben, gece gökyüzünde yayılırken, sonunda hep yalnız kalan ve yalnız kalmaktan nefret eden, çünkü baş başa klamya hiç katlanamadıkları kişi daima kendileri olan huzursuz insanların hikayelerini oku… * Tek bildiğim, ondan gizleyecek hiçbir şeyimin kalmadığıydı. Hayatımda kendimi hiç bu kadar özgür ya da güvende hissetmemiştim. Vakit geçer, ve gerçek dünyanın getirdiği gerçek sorumluluklar ilişkiyi altüst etmeye hazırdır. Bir elvedanın başlangıcı olacak Roma ziyareti, Elio ve Oliver’ın geçirdiği son günlerin karmaştık bir özeti gibidir. Oliver’ı yitirmenin provasını sadece, acıyı önceden, ufak dozlarda yaşayarak savuşturmak için değil, bütün batıl inançlı kişiler gibi, en kötüyü kabullenme kararlılığı acaba kader darbesini hafifletmeye ikna edemez mi diye görmek için yapar Elio. Acıyı köreltmek için acının provasını yapar. Oliver’ı yitirmek istemez. * Dakikalarımızın sayılı olduğunu biliyor ama saymaya cesaret edemiyordum, tüm bunların nereye doğru gittiğini biliyor, ama kilometre levhalarını okumak istemiyormuşum gibi. Dönüş yolumu bulmak için ekmek parçalarını, kasten, bırakmadığım günlerdi; yedim onları. Fakat kitapta en çok sevdiğim kısımlardan biri, Elio’nun babasının Oliver Amerika’ya döndükten sonra oğluyla yaptığı konuşmadır. Bu konuşma, aynı zamanda yazarın kendi babasıyla yaptığı bir konuşmadan da esinlenilmiştir. * ‘Güzel bir arkadaşlık yaşadın. Belki arkadaşlıktan da öte bir şey. Ve sana imreniyorum. Benim yerimde olsa babaların çoğu her şeyin geçip gitmesini diker yahut oğulları tekrar ayaklarının üzerine basar hale gelsin diye dua eder. Ama ben öyle bir baba değilim. Acın varsa tedavi et ve bir alev varsa üfleyip söndürme, ona karşı sert davranma. Geri çekilmek, geceleri uykumuzu kaçırırsa korkunç bir şeydir, başkalarının bizi, unutulmak istemeyeceğimiz kadar kısa sürede unuttuğunu görmek de bunun kadar kötüdür. Biz olsak yapacağımızdan daha hızlı yapılan şeylerin ardından iyileşmek için kendimizden öyle çok şey fırlatıp atıyoruz ki, otuz yaşında iflas ediyoruz ve yeni birisiyle başladığımızda verecek pek bir şeyimiz kalmıyor. Ama bir şey hissetmemek için hiçbir şey hissetmemek… yazık!’ Sonuçta boş yılların gelmesiyle, Elio’nun Oliver’dan önce ve Oliver’dan sonra olarak ikiye ayrılan hayatı, onsuz olmaya alışmış, aralarında hiçbir ortak zemin kalmamıştı. Bu yitiğin kederiyle yaşamaya sonsuza kadar mahkumdu Elio. * Oliver geldi, Oliver gitti. Başka hiçbir şey değişmedi. Ben değişmedim. Dünya değişmedi. Ama yine de hiçbir şey aynı olmayacak. Geriye kalan tek şey hayal kurma ve tuhaf bir hatırlama. Beni Adınla Çağır’ın çok özel bir yeri var bende. Gerek Akdenizlileri tutkularını yansıtan kaçınılmaz iç bayıltıcı, melodramatik karakterleriyle, gerekse geçtiği yerin büyüleyiciliğiyle, gerek ise de böyle yarım kalan bir ilişkiyi bizzat kendim de yaşamış olmamdan kaynaklı. 2017 yapımlı filmini izlemenizi tavsiye ederim. Timothee Chalamet zaten apayrı bir yetenek, filmin görselliği de çok başarılı <33
1 yorumun tümünü gör
Reklam
99 syf.
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Ethem Baran'ın on iki öyküden oluşan kitabı gerek yazarın gözlem gücüyle gerek kitaptaki benzetmeleriyle gerekse de sonlara doğru artan mizah dozuyla beğendiğim bir eser oldu. . İlk öykü "Bir At Buldum Başı Yok" adını bir türküden almış. Kafka'dan bir alıntıyla başlıyor. Yazarımız, metinlerarasılığı kullanarak "Bulut Bulut Üstüne" kitabında (daha okumadım) olduğunu öğrendiğim "Ata Binmiş Ali Ağa'yı Tahmis" öyküsünü devam ettirmiş. . "Düşleri Fettan Güzel" öyküsünde çocuğun gördüğü rüyadan sebep çektiği eziyeti bir o çocuk anlar :) Bu öyküde doğa harika betimlenmiş, anlatılmış. . "Kıymet" adlı öyküde karşımıza şair Şükrü Erbaş çıkıyor. Şairi bir öykü kahramanına çevirmek istiyor anlatıcı. Şükrü Erbaş'ın "Genelev Mektupları" şiiri ile Kıymet Abla'nın öyküsü girift bir hâl alıyor. . "Öteki İlgililer" öyküsü aslında toplumsal bir eleştiri. Her ne kadar mizahi yönü olsa da bence sert bir öykü. Anlatılanlar her dönemde vardı ve hiç bitmeyecek. . "Bir Ansiklopedi Maddesi Olarak Bizim Köy", "Kralın Köyü", "Padişah Görmüş Köy" öyküleri okuması çok keyifli mizahi, harika öyküler. Özellikle yazar Ethem Baran'ı sahiplenmeleri, onun kendi köylerinden olduğunu iddia etmeleri, bunların üzerine de yazar Ethem Baran'ın öykülerden sonra "Zorunlu Açıklama" başlığı ile açıklama yapması kurgu ile gerçeğin iç içe geçtiği nefis örneklerden. . Bitirirken yazının başında yazdığım ve beğendiğimi söylediğim birkaç benzetmeyi de yazayım. "Muhtar nefesine benzer bir soğuk koştu geldi." "Evler masal dinlerken uyuyup kalmıştı, kafalarında takkeyle" "Yoğurtlu ıspanağa benzeyen budur ağaçları vardı köyün içinde." "Bense eli para görmüş biri yoksul cömertliğiyle ona gülümserdim." . Kitapla kalın.
Zira
7.4/10 · 37 okunma
112 syf.
·
2 günde
·
Puan vermedi
"Büyükler boa yılanlarını içten ve dıştan gösteren resimleri bir yana bırakıp tarih, coğrafya, aritmetik ve dilbilgisiyle ilgilenmemi öğütlediler. Böylelikle daha altı yaşımda, bana parlak bir gelecek sunan resim sanatından vazgeçtim." Edebiyatın en sevdiğim yanı bahsedilen eser hangi kültüre, hangi döneme ait olursa olsun okunulan zamanda ki bütün insanları ortak bir paydada buluşturmasıdır. Ve kitabın ilk sayfalarında yer alan bu cümlelerle bunu tekrar hissettim. Gerçekten insanlık tarihi ne kadar ilerlerse ilerlesin sorunlar bi noktada hep aynı sayıya sadeleşiyor. Çevrenin senden bekledikleri ve senin hayal ettiklerin... Bu ikisini hep çatışırken görüyoruz. Ve sürüye uymaya mecbur kalıyoruz. Sonuç ise ziyan olan, gelişemeyen yetenekler. Ama kim bilir? Belkide gülümüzü koyundan koruyacak olan çitlere yeteneklerimizle erişecektik. Gül konusu ile verilen mesajlarda çok çarpıcıydı doğrusu. "Gülünü bunca önemli kılan uğrunda harcadığın zamandır." Gerçektende öyle değil mi? Herşeyin birbirine benzediği bu dünyada bziim için bir şeyleri diğer şeylerden ayıran onlar için verdiğimiz emek ve sevgi değil mi? Elbette öyle. Söz gelimi kitapta bu ve bunlar gibi pek çok değerli mesaj vardı. Bu yönüyle kesinlikle bir masal kitabından ayrışıyor. Şahsen beni düşüncelere sevkeden kısa ve zevkli bir kitap oldu. Hayat hakkında saptamalar yapan bir başucu kitabı da sayılabilir. Son olarakta okunmasını tavsiye edebilirim.
114 syf.
·
1 günde
·
10/10 puan
Didem Madak'ın okumadığım tek kitabıydı Pulbiber Mahallesi. Dİğerlerini defalarca okumuştum sonunda bunu da okudum. Kalbime hançerler saplanıyor sanki Madak okurken. Hüzünlü bir hikayesi var. Anne kelimesi içinde yara olmuş kalmış. Ne acı ki kendi kızına da doyamadan, ona doyasıya annelik edemeden vefat etmiş. Yaşadığı acılar şiirlerine öyle bir sinmiş ki. Öyle aşırı ajite ederek de yapmıyor aslında. Bir masal anlatır gibi acılarını tatlı tatlı anlatmak nasıl olur sorunun cevabı Madak şiirlerinde gizli. Yine çok güzel şiirler olmakla birlikte artık kanserini bildiği için, hastalık döneminde yazdıkları daha bir manidar benim için. Kitabın son şiiri, Madak'ın da bu hayatta yazdığı son şiir. İsmi 128 Dikişli Şiir. Bundan evvelki sayfada arkadaşının kaleme aldığı bir yazıdan onunla alakalı birkaç cümle okuyoruz. Sevgili Didem, iyi ki vardın, iyi ki yaşadın ve şiirler yazdın.
Pulbiber Mahallesi
8.2/10 · 7bin okunma
Reklam
237 syf.
·
1 günde
·
Puan vermedi
Walter Benjamin - Paul Klee
Kitap bitti beynim pelte gibi oldu. Kitabın kapağında ‘ yalnızlıktan doğan masallar’ yazıyor. Gerçekten de rüyaları anlattığı ilk bölümde kendi kendine konuşur gibi kafasının içinden geçenleri, sadece bir zaman için kendisine hatırlatma amacı ile yazmış gibiydi. Çok direndim, bırakmadım kitabı. 2. Kısımda kısa hikayeler var ve ‘kıpırtısız hikaye’ ile başlıyor. Bence muhteşemdi. Hikayeyi anladığım ve etkilendiğim tek kısımdı diyebilirim. Ayrıca 3. Kısımdaki ‘dört masal’ da çok güzeldi. Kitaba Paul Klee’nin ‘Angelus Novus’ eseri bile başlayacaksınız devamında da İsviçre’li- Alman ressamın illüstrasyonları eşlik edecek size okurken. Klee’nin yüzden fazla eseri 1937 yılında ‘dejenere sanat’ olarak nitelendirilmiş ve müzelerden koleksiyonerlerden toplanarak Naziler tarafından el konulmuş. Walter ‘Angelus Novus’ eserini 1921 yılında satın aldıktan sonra, eser yazarın en değer verdiği şeylerden biri haline gelmiş. ‘Tarih Kavramı Üzerine’ adını verdiği tablonun yorumlaması tüyleri diken diken ediyor. Kitabı okumaya başlamadan yazarın kafasının içine girebilmek için youtu.be/tOaUqCe36iA izlemenizi tavsiye ederim.
2
996
10bin öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42