MÂNÂ
Sultan Muradın üç aylık saltanat devrindeki mânâ ve bu mânâya karşı Abdülhamîd, birkaç satır içinde çerçevelenebilir. Abdülaziz’den devr alınan maddî ve manevî borçların topyekûn kızıştığı, bütün memleketi ihtilâl ve inhidam çatırtılarının sardığı, Rusya’nın açıkça harbe hazırlandığı; ve bunu bilen Balkanlı cücelerin tek tek eski dev Türkiye’ye harp ilân ettiği, devlet hazine ve şuurunun suyu çekilmiş havuz dipleri gibi kuruyup çatladığı bir hengâmede, deli Pâdişah, şaşkın hükûmet, bunak eskiler, aptal yeniler; ve bu manzarayı, Maslak tepelerinden korkunç bir yangın halinde seyreden asîl anlayış ve sultan şahsiyet... Mütercim Rüştü Paşa’nın sadrâzamlığına rağmen bütün nüfuz Midhat Paşa’nın elinde... Getirtilen Avrupalı Doktorun «İyi olmaz!» dediği ve hepsinin o kadar güvendiği Hünkâra karşı inkisâr dolu bakışlar da «İşte hamlenizin kıymeti!» ihtarına çarpmışcasına iflâs dehşeti içinde... Bu Hünkâr, hemen her Tanzimat büyüğüne eş olarak, Masonluk kütüğüne kayıtlı ilk Türk Hükümdarı olmak şerefini (!) taşımakta ve yularını kozmopolitlere kaptırma mektebinin en çalışkan ve itaatli talebesini temsil etmektedir. Bu bakımdan, Batı hayranı satıh kopyacılarının, yedi iklim dört bucakta arayıp da bulamayacakları ve örnekleştirmeye kadar gidecekleri bir kıymet... İşte şimdi Allah, Fatih’lerin, Yavuz’ların kanı Abdülhamîd’e sıçrarken, özünü Deli Mustafa’lar ve İbrahim’lerden aldığı hissini veren böyle bir tipin ne olduğunu ve hangi âkıbete denk düştüğünü gösterince, bizim, küçük açıkgöz, büyük budalalara düşmesi gereken vazife nedir? Derin ve soylu bir dünya ve nefs murakabesi içinde gerçek kurtuluşun yollarını düşünmek mi, sadece ve her zaman olduğu gibi dâvanın kemiyet cephesine bir göz atarak, sıradakini getirmek mi? Böyle yaptılar ve deliyi düşürerek Abdülhamîd’i