2000'li yılların başında sinema dünyasını kasıp kavuran bir film vardı hatırlar mısınız? İsmini vermek için acele etmeyeceğim çünkü sizi temin ederim ki hatırlamak zor olmayacak. Film; oyuncuları, aksiyon sahneleri, efektleri, müzikleri ile sinemaseverlerin hayranlığını kazanmış ve sinemada yeni bir çığır açmıştı. Ama hepsinden önemlisi neydi biliyor musunuz; derin felsefesi.
Neydi bu felsefe hatırlayalım: biri sanal, diğeri gerçek olmak üzere yer alan iki dünya mevcuttu. Çoğunluk bu sahte gerçekliğin, sahte mükemmelliğin büyüsü altında bir ömür uyukluyordu. İnsanlar, makineler tarafından tarlalarda üretiliyor, Matrix'e, sanal bir dünyanın içine doğuyorlardı. Gerçeğin dünyasına uyananlar ise çok nadirdi. Çok tanıdık değil mi? Yoksa içinde bulunduğumuz dünyaya çok mu benziyor?
Uzun bir giriş oldu fakat şimdi kapitalizm hakkında konuşmaya başlayabiliriz. Mesela, ne bileyim, kapitalist sistemin insanları nasıl zehirlediğinden, nasıl uyuttuğundan söz ederek başlayabiliriz konuşmaya. Teknolojinin sağladığı tüm imkanları kullanarak üretilen körelmiş organlar hakkında da konuşabiliriz: efendilerin düşünmelerini istedikleri kalıplaşmış düşüncelerin dışına çıkamayan beyin(cik)ler; sevgi, saygı, hoşgörü, merhamet, vicdan gibi güzel duygulardan temizlenmiş kaskatı kalpler, vermekten çok (ç)almaya programlanmış kirli eller, muhtaç olanın yardımına koşmaya değil ondan uzaklaşmaya yarayan bacaklar; hayvanı, yoksulu, çiçeği, çocuğu çiğnemeye, ezmeye yarayan ayaklar...
Ve daha fazlası için yaşasın Fordizm!
Yaşasın efendiler, yöneticiler, katiller!
Durun, durun! Biz de varız, unutmayın:
Yaşasın köleler! Yaşasın kölelik!
Hiyerarşinin ister en üstünde olup ezenlerden, ister en altında kalıp ezilenlerden olun farketmez, hepimiz katiliz. Dolaylı veya doğrudan hepimiz birilerini eziyor,