Sokak kedisi Sarman
Hayat ne kadar tuhaf! Çiçek tarlasında mavi gül kadar siyah gül de varmış meğer.
Evvel zaman içinde, Bergama denilen şehrin bu­lunduğu yeşil ovanın bir köşesinde ulu bir ağaç var­mış; bu ağaç çınar, söğüt, meşe, gürgen veya ıhla­mur ağaçlarının hiç birine benzemezmiş; benzemez, çünkü hem çınar, hem de ıhlamur ağacıymış. İri gövdesinden fışkıran iki koca dal birbirine dolanır, düğüm olup kenetlendikten sonra, biri bir yana çı­nar yaprakları, öbürü öbür yana ıhlamur yaprakları salar, yayıldıkça yaydırmış. Her bahar dalları yeni özlerle beslenip şişen, yapraklarının yeşil kubbesi hışırtılı bir gölge ile toprağı serinleten bu eşi görül­medik ağacın bir masalı varmış. Bu masalı size an­latayım. Bir varmış, bir yokmuş, Philemon ile Baukis adında bir karı koca varmış. İkisi de yaşlı, çok yaş­lıymış. Bunca yıllık karı koca oldukları halde Phi­lemon ile Baukis ilk evlendikleri günkü kadar sevi­şirlermiş. Gövdelerim ağırlaştıran, yüzlerini kırış kı­rış eden yaş gönüllerinin tazeliğini almamış, sevgi­lerinin ateşini söndürmemişti. Yoksul evceğizlerin­ de mutluluk hiç solmayan bir çiçek gibi açar, serpi­lirmiş. Gündüz Philemon tarlada, Baukis ocak ba­şında çalışırlar, günlük ekmeklerini çıkarırlar, ufak varlıklarının hem efendileri, hem uşakları olup tek başlarına buyruk yaşarlarmış. Katı yürekli, para canlı adamlar çevrelerini sarmış. Ama Philemon ile Baukis komşularına aldırış etmezler, kendi ocaklarının cömert ateşinde ısınıp, sevgi ve mutlulukla do­kurlarmış ömürlerini. Günün birinde tanrılar tanrısı Zeus yüce Olym­pos dağından yeryüzüne inmeyi kurar. Oğlu kılavuz tanrı Hermes'e: «Gel şu Frigya ovasına gidelim de, ölümlü insanların nasıl yaşadıklarını bir görelim, der. Kesilen kurbanların dumanı çoktandır göğe yükselmiyor. İnsanlarda tanrı saygısı, sevgisi kalma­dı mı yoksa?» Ayakları kanatlı tanrı Hermes bu yolculuğa dünden hazırdır. İki tanrı
Sayfa 119·Kitabı okudu
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Nice nice efsaneler vardır ki, kaynaklarının Ana­dolu'da bulunduğunu kimse bilmez. Bu masallara sahne olan yerler efsane kitaplarında bütün renk ve çizgi özellikleri ile anlatılmıştır, masalı okurken onları gözümüzle görür gibi oluruz. Ama hayal gö­züyle gördüğümüz bu manzaraları gerçek dünya­mızda aramaya pek koyulmayız. Oysa, masal, için­de doğduğu dekora ne kadar bağlı ise, dekor da kaynak olduğu masalın anılması, anlatılması ile canlanır ve asıl kişiliğini ondan alır. Salmakis efsanesi için de bu böyledir. İlkçağdan bu yana birçok sanatçının şiirine, resmine, heykeli­ne konu olan bu masalı bugünkü çerçevesine yer­leştirdiniz mi, masal gerçeğin verdiği anlamla de­rinlik kazanır, masala sahne olan yer de zamanın akışı içinde sanki duralar, ölümsüzleşir. Bodrum'un hemen yanında, deniz kıyısında, bir zamanlar «Salmakis» denilen, bugün «Bardakçı» diye anılan bir tatlı su kaynağı vardır. İçecekleri suyun az kireçli olmasına önem veren Bodrumlular sula­rını ya denizden kayıkla, ya karadan eşekle bu Bardakçı kaynağından getirirler. Su, kıyının iki adım ötesindeki bir kayadan denize akar. Bardakçı iki üçyüz metre genişliğinde bir kumsaldır, karadan yana kayalı, uçurumlu bir dağ amfitiyatrosuyla çev­rilidir. Bardakçı'da gökten düşme bir cennet parçası gibi küçücük, berrak bir göl varmış. Mersin ve yaba­ni sakız ağaçları bu göle yeşil bir çelenk olurlarmış. Bu güzel gölde Salmakis adlı bir su perisi yaşarmış. Salmakis, tanrıça Artemis'in buyruğunda bir dağ ve­ ya orman perisi olmadığından, avcılık etmez, yani zavallı hayvancıkları öldürmezdi; onun için de elin­de ok ve yay taşımazdı. İşi gücü gölün yemyeşil su­larında çırpınıp yıkanmak, çırılçıplak cümbüş et­mekti. Uzun saçlarını göl kıyısında biten mersin ağacından yaptığı taraklarla tarardı. Saçlarını tarar­ken küçücük
Sayfa 115·Kitabı okudu
Bir varmış, bir yokmuş, Çanakkale Boğazı'nın en dar olduğu yerde biri Sestos, öbürü Abydos diye iki şehir varmış. Abydos, Anadolu topraklarında, Sestos da karşıda Trakya kıyısındaymış. Boğaz'ın en dar geçici, Naraburnu yıllar yılı kahramanlık destan­larına sahne olmuştur gerçi, ama insanlığın kara günlerini dile getiren bu olaylar, dalgalarının bir aşk faciasına da sebep olduğunu unutturmuştur bize. Abydos'ta bir kral oğlu yaşarmış, adı Leandros, Sestos'ta aşk tanrıçası Aphrodite'nin bir rahibesi var­mış, adı Hero. Her o ile Leandros gönül vermişler bir­birlerine. Neden vermişler, nasıl vermişler? Masal açıklamıyor bunları. Sevgililer birbirlerini niçin sev­diklerini, sevgi kıvılcımının yüreklerinde ne zaman çaktığını bilirler mi? Biz diyelim ki, bir bahar günü Sestos'ta bayram yapılmış, Aphrodite'nin çok genç ölen sevgilisi Adonis'in şerefine bir bayrammış bu. Adonis, yahut Tamımız (Temmuz ayının adı oradan gelir) ağaç kabuğundan doğmuş, çiçek gibi körpe, canlı bir çocukmuş. Aphrodite onu görür görmez, gü­zelliğine vurulmuş, çocuğu yeraltı tanrıçası Per­sephone'ye vermiş, büyütsün diye. Ne var ki, karan­lık ülkenin tanrıçası da çocuğa tutulmuş. Aphrodi­te'ye geri vermek istememiş. Tanrıların babası Zeus kızlarının arasını bulmak için Adonis yılın üçte biri­ni yeryüzünde Aphrodite ile, üçte birini yeraltmda Persephone ile, geri kalanını da kendi nerede dilerse orada geçirecek diye kesip atmış. Ama Adonis yı­lın sekiz ayını Aphrodite'nin yanında geçiriyor, yal­nız dört ay iniyormuş karanlık ülkeye. Persephone kıskandığından bir yaban domuzu salmış ormanlara, hayvan Adonis'i avlanırken yaralamış, öldürmüş. Can çekişen sevgilisinin yanına koşarken Aphrodite'nin ayağına bir gül dikeni batmış. O güne kadar beyaz olan gül tanrıçanın kanıyla al renge boyanmış. Tan­rıça
Sayfa 63·Kitabı okudu
beklemiş bir paket cıgaranın son umudu'na
işte suyumuzu kestiler ama masamda yine bir çiçek bir çiçeğin akşamı elbet bir çiçeğe benzeyecek nasıl güzel nasıl diri bir çiçek dipdiri adamlardan biri bir çiçek evet ben son ve kesin umuduyum bir paket cıgaranın bir köhne camekânda sararmış alıp içmemi bekleyecek sonsuz bir camekânda başlangıçsız bir çiçek alırım seni tüttürürüm bir gün güzel tütün söyle kim var bunu benden daha iyi bilecek ey kalın duman gün senindir kim var senden daha doğru tütecek ben gelirim seni alırım büyük alanlara gideriz seninle ben o kavruk biçim bir de o diri çiçek ne sandın bütün alanlar bizimdir biziz ne varsa kalan, biziz ne varsa gerçek işte suyumuzu kestiler bu bir eylüldür ey teşrinievvel geleceksin intihar özlemleri de kıraçlar da gelecek nerden baksan bir bütün hüznümüz nerden baksan sonunda o diri çiçek
Sayfa 368·Kitabı okuyor
Kim yaşamak istemez ki şöyle bir evde...
“Patlıcan rengi bir ev, iki katlı. Çatısı kırmızı kiremit. Alt katta bir ocaklık var yeşil mermerden, üst katta bir ocaklık var mavi damarlı mermerden. Ocaklığın üstünde de bir resim, çiçek açmış bir badem dalı... Dalın yöresinde de türlü türlü küçücük, binbir renkte kuşlar uçuşuyor, kanatları pır pır... Ev denize bakıyor, iskeleye yakın. Hem önde, hem de arkada, şu bizim portakal bahçesinin belki de beş misli birer bahçe. Evin önündeki bahçede de üç tane koskocaman nar ağacı var."
Sayfa 310 - Kadri Kaptan·Kitabı okudu
Edebiyat