Her duygu mahcubiyet taşır; ki sadece beden değil, bütün olarak bilinç de dahildir buna.⁶¹ Mahcubiyet, kendini koruma içgüdüsü veya seçilimin getirdiği biyolojik zorunluluklar gibi faydaya dayalı sebeplerle açıklanmak şöyle dursun, nesnesi pek de belli olmayan, ekseriyetle nedensiz bir kaygı olarak tezahür eder; mahcubiyet özü itibariyle "paniktir", yani deneyüstüdür. İster Racine'de olduğu gibi ehlileştirilmiş yabanıllık, ister doğuştan gelen bir ölçülülük olsun, içsel uygarlığımızda bulunan en nazik şeyi temsil eder. Her şeyden önce bir gizeme (bilhassa da duyguların en zengini ve en vakuru olan aşktaki gizeme) gösterilen saygıdır; Ötekinde, öz benliğimizin kendi kendisini tanıdığı o geceye özgü, nüfuz edilmez, gizemli unsura saygı gösterir. Mahcubiyet, budala bir samimiyetle güvenini sarstığımız takdirde sınırlarını ihlal etme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımız, ruhun işleyişine özgü bir tinsel haysiyetin önsezisidir. Bu gizemi, kelimeleri aşıp onları imalı kılan, ifade edilemeyenin hududu olarak betimlemiştik: Bu gizem nasıl ki telaffuz edileni, dile getirilemezin halesiyle çevreliyorsa, kişiyi de baştan aşağı sonsuzlukla kuşatır. Mahcubiyet, bu elle tutulamazın, bu tartıya gelmezin hassas kullanımıdır. Muhabbet beslemenin paradoksal cilvesi olan mahcubiyet, karşısındakini uzaklaştırırken kendine çeker ve beceriksizlik ile zarafetten, cüret ile utangaçlıktan oluşan o parlak albenisini bu tereddüde borçludur; dolayısıyla Leibniz'in deyimiyle motus primo primus (aslî ilk hareket) değil, aksine, doğaya aykırı bir ihtiyat, kendisini kendisinden koruyan bir yüreğin o nefis ölçülülüğüdür. Mahcubiyette, ironide olduğu gibi, bir zaman unsuru vardır. Duygularımız yoğunluklarına göre tertiplendiği ve zımni olanaklarca zengin oldukları için, tüm güçlerini bir hamlede
Alıntı
Yara almamış halimi öyle çok özlüyorum ki; bir daha asla o kişi olamayacağımı bilmek beni yerle bir ediyor.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Silinmiş fotoğraflara denk geldim sanırsam onu özledim. 5 ay olmuş ondan haber almayalı.
Geçen yıl bu gün gelip konmuştun hayatıma. Dokuzunda, omzumda olduğunu öğrenmiştim. Yarın seni kovmak için plan yapacaktım. Ertesi gün kanatlarını kırarak kovacaktım. Düşmeni umursamadan, ölmeni umursamadan…
FENOMENOLOJİ ve VAROLUŞÇULUK.
3. Max Scheler, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre Felsefe, insanı sabit bir "öz" (cevher) olarak görmeyi bırakıp, bir oluş, bir süreç ve bir "eksiklik" üzerinden tanımlamaya yönelmiştir. Bu fikrî hattın üç büyük mimârı (Max Scheler, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre), insanın "tamamlanmamış" yapısı üzerinde birleşirler. Max Scheler ve genel olarak Felsefi Antropoloji geleneği, insanı tanımlarken işe biyolojiden başlar. Hayvanlar, içgüdüleri ve duyu organları aracılığıyla belirli bir çevreye (Umwelt) sıkı sıkıya bağlıdır. Bir hayvan, çevresindeki uyaranlara otomatik tepkiler verir; o çevrenin içine gömülüdür ve onun dışına çıkamaz. Ancak insan, biyolojik olarak incelendiğinde şaşırtıcı bir "eksiklik" gösterir. Ne kendini koruyacak bir kürkü, ne avlanacak pençeleri, ne de kaçacak hızı vardır. Scheler (ve daha sonra Gehlen), bu biyolojik yetersizliğin insanı yok oluşa sürüklemesi gerekirken, tam tersine onu özgürleştirdiğini savunur. Bu "eksiklik", insanı belirli bir çevreye hapsolmaktan kurtarır. İnsan, insiyâkî (içgüdü) dürtülerine (Drang) ve dışarıdan gelen uyarılara "Hayır" diyebilen tek canlıdır. Scheler’e göre insan, dürtülerini bastırarak ve onları süblime ederek, kendisine bir "Çevre" değil, bir "Dünya" (Welt) inşa eder. Scheler buna "Dünyaya Açıklık" (Weltoffenheit) adını verir. İşte bu noktada Scheler, biyolojik eksikliği kapatan metafizik bir ilkeyi sahneye çıkarır: "Ruh" (Geist). Ruh, hayatın kör akışına karşı duran, dünyayı nesneleştiren ve ona anlam veren güçtür. Yani Scheler’de insan, biyolojik zayıflığını manevî gücüyle kapatan ikili bir varlıktır. Heidegger, Scheler’in "hayvanın çevresi" ile "insanın dünyası" arasında yaptığı ayrıma büyük değer verir. Hatta Heidegger’in şu meşhur formülasyonu, doğrudan Scheler ile bir diyalogdur: **"Taş
Varoluş'a Dair
Aşırı alınganlık aslında genellikle intikam hırsıyla dolu bir karakter belirtisidir. Max Scheler
Edebiyat