Karizmatik bir hareketin, yani bir kabile veya çöl topluluğunun sınırlarını aşarak cihanşümul bir imparatorluğa dönüşmesi sürecinde rasyonel, maddi ve jeopolitik gerçeklerin teolojik bir dille yeniden inşa edilmesi kaçınılmaz bir kurumsallaşma yasasıdır. Max Weber’in "karizmanın kurumsallaşması ve rutinleşmesi" dediği şey tam olarak budur. İlk başlardaki o ham, dinamik ve askeri başarılar, eğer kalıcı bir devlet aygıtına dönüşecekse, dünyevi gerekçelerden soyundurulup kozmik bir meşruiyet zeminine oturtulmak zorundadır. Bizans’ın vergi krizini, Sasani’nin feodal bölünmüşlüğünü ya da Kureyş’in elindeki muazzam istihbarat ağını zaferin yegane sebebi olarak yazarsanız, kurduğunuz devlet de diğer fani devletler gibi sıradanlaşır. Oysa zaferi meleklerin gelişine, rüzgarın yön değiştirmesine ya da ilahi bir vaadin gerçekleşmesine bağladığınızda, o devletin ve dinin otoritesini tartışılmaz kılarsınız. Müslüman kroniklerini, mesela Taberî’yi, İbn İshak’ı veya Belâzürî’yi okurken gözden kaçırmamamız gereken şey, bu metinlerin fetihlerden hemen sonra, sıcağı sıcağına yazılmadığıdır. Bu kronikler çoğunlukla Abbasi döneminde, yani devletin artık devasa bir bürokrasiye, saray hayatına, vergi sistemine ve hukuki kurumlara kavuştuğu yerleşiklik evresinde kaleme alındı. Dolayısıyla o dönemin tarihçisi, geçmişi kaydederken sadece geçmişi anlatmaz; kendi dönemindeki devasa devlet aygıtının, hilafetin ve toplumsal düzenin neden meşru ve kutsal olduğunu ispatlama gayreti güder. Maddi olanı manevi olanla örterek, tebaanın devlete ve dine olan sadakatini perçinler. Peter Berger’in "kutsal şemsiye" dediği kavram da buraya çok iyi oturuyor. İnsanlar kaostan ve belirsizlikten korkarlar. Siyasi altüst oluşları, imparatorlukların yıkılışını ve yeni bir gücün yükselişini sadece askeri ve lojistik