Sermayenin Görünmez Zırhı: Çelişkili Sınıf Konumları, Baskı Aygıtları ve Hıncın Ekonomi-Politiği Tampon Bölgenin Sosyo-Psikolojik İşlevi Modern kapitalist üretim ilişkileri, kendi bekasını sadece saf ekonomik tahakkümle değil, bu tahakkümü görünmez kılan sofistike toplumsal katmanlar ve psikolojik savunma mekanizmalarıyla sürdürür. Bu mimarinin en kusursuz işleyen parçası, sosyolojide "çelişkili sınıf konumları" olarak kavramsallaştırılan orta sınıf, yani bugünün yaygın tabiriyle beyaz yakalılardır. Sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasında yapısal bir tampon bölge işlevi gören bu tabaka, sistemin ürettiği sınıfsal sürtünmeyi emmek ve radikal bir uyanışı engellemek üzere tasarlanmış sosyolojik bir kalkandır. 1. Yanlış Bilinç ve Hıncın Yataylaşması Beyaz yakalı çalışan, özü itibarıyla üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayan, geçinebilmek için emeğini satmak zorunda olan bir ücretlidir; yani nesnel ve yapısal olarak işçi sınıfına aittir. Ancak aldığı akademik eğitim, edindiği kültürel sermaye ve dahil olduğu tüketim kalıpları üzerinden kendini illüzyonel bir şekilde sermaye sınıfının dünyasına ait hissetme eğilimindedir. Sermayenin hegemonik lütfuna talip olan bu kitlede itaat öyle bir tavizsizlikle içselleştirilir ki, efendisinin en ufak sarsıntısını veya krizini dahi bir hikmet gibi soluyan, tabiri caizse "efendisi osurduğunda derin nefes alıp oh çeken" yapısal bir dalkavukluk habitusu neşet eder. Bu trajik konumlanmanın en büyük varoluşsal kâbusu, aradaki o ince statü çizgisini kaybedip mavi yakalıların veya güvencesiz yoksulların safına düşmektir. Bu derin "aşağı düşme korkusu", yoksullara karşı rasyonel bir empatiden ziyade patolojik bir öfke ve hınç doğurur. Beyaz yakalı, kendi ayrıcalıklı pozisyonunu ahlaki ve entelektüel olarak meşrulaştırmak için
Sosyoloji
Karizmatik bir hareketin, yani bir kabile veya çöl topluluğunun sınırlarını aşarak cihanşümul bir imparatorluğa dönüşmesi sürecinde rasyonel, maddi ve jeopolitik gerçeklerin teolojik bir dille yeniden inşa edilmesi kaçınılmaz bir kurumsallaşma yasasıdır. Max Weber’in "karizmanın kurumsallaşması ve rutinleşmesi" dediği şey tam olarak budur. İlk başlardaki o ham, dinamik ve askeri başarılar, eğer kalıcı bir devlet aygıtına dönüşecekse, dünyevi gerekçelerden soyundurulup kozmik bir meşruiyet zeminine oturtulmak zorundadır. Bizans’ın vergi krizini, Sasani’nin feodal bölünmüşlüğünü ya da Kureyş’in elindeki muazzam istihbarat ağını zaferin yegane sebebi olarak yazarsanız, kurduğunuz devlet de diğer fani devletler gibi sıradanlaşır. Oysa zaferi meleklerin gelişine, rüzgarın yön değiştirmesine ya da ilahi bir vaadin gerçekleşmesine bağladığınızda, o devletin ve dinin otoritesini tartışılmaz kılarsınız. Müslüman kroniklerini, mesela Taberî’yi, İbn İshak’ı veya Belâzürî’yi okurken gözden kaçırmamamız gereken şey, bu metinlerin fetihlerden hemen sonra, sıcağı sıcağına yazılmadığıdır. Bu kronikler çoğunlukla Abbasi döneminde, yani devletin artık devasa bir bürokrasiye, saray hayatına, vergi sistemine ve hukuki kurumlara kavuştuğu yerleşiklik evresinde kaleme alındı. Dolayısıyla o dönemin tarihçisi, geçmişi kaydederken sadece geçmişi anlatmaz; kendi dönemindeki devasa devlet aygıtının, hilafetin ve toplumsal düzenin neden meşru ve kutsal olduğunu ispatlama gayreti güder. Maddi olanı manevi olanla örterek, tebaanın devlete ve dine olan sadakatini perçinler. Peter Berger’in "kutsal şemsiye" dediği kavram da buraya çok iyi oturuyor. İnsanlar kaostan ve belirsizlikten korkarlar. Siyasi altüst oluşları, imparatorlukların yıkılışını ve yeni bir gücün yükselişini sadece askeri ve lojistik
Tarih
Reklam
VAZİYETİ AHVALİMİZ
Bir organize suç örgütü liderinin “en güvenilir kişi” seçildiği toplumda artık konuşulması gereken şey, o kişinin söyledikleri değil; onu oraya koyan toplumsal çürümenin derinliğidir. Bu, Durkheim’ın “anomi” kavramıyla tarif ettiği toplumsal çözülmenin son safhası. Kurumlar işlevini yitirdiğinde, normlar anlamsızlaştığında, vatandaş ile devlet arasındaki sosyal sözleşme parçalandığında ortaya çıkan sonuç. Max Weber, modern devletin meşruiyetini 3 temele oturtmuştu: Geleneksel otorite, karizmatik otorite ve yasal-rasyonel otorite.  Weber’e göre, yasal-rasyonel otorite ancak kurumların “öngörülebilir”, “tarafsız” ve “liyakat temelli” işlemesi halinde sürdürülebilir. Bu süreç sekteye uğradığı vakit toplum, adaleti kurumlarda değil, “güç”te aramaya başlar.
Duygu ve Düşünce
AVRUPA'NIN ÖKÜZLERİ BARIŞMAZ!..
(...) Lem'alar'ta bir "ikiz iki dehâ" analizi var: "Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunanın iki dehâsı vardı; bir asıldan tev'emdi. Biri hayâl-âlûddu, biri maddeperestti. Su içinde yağ gibi imtizaç olamadı. Mürûr-u zaman istedi, medeniyet çabaladı, Hıristiyanlık da çalıştı. Temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı. Her biri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'an âdetâ o iki ruh, şimdi de cesetleri değişmiş. Alman, Fransız oldu..." ilâ âhir. Devamını sonraya bırakmakla birlikte şöyle bir soruyla yüzleşelim hemen: "İkiz iki dehâ" nedir? İdeoloji midir? Sistem midir? Kavim midir? Felsefe midir? Eğilim midir? Nasıl-nice bir şeydir ki, evvelâ Roma-Yunan ile görünmüş, ancak Bediüzzaman'ın yaşadığı çağa da Alman-Fransız olarak gelebilmiştir? Pierre-Joseph Proudhon'nun Sanatın Prensibi isimli kitabını okurken yeni bir bakış açısı kazandığımı söyleyebilirim mevzua dair. Özeti şöyle: Proudhon, reform hareketi ile Roma, Rönesans hareketiyle de Yunan arasında bağlar kuruyor. Ona göre ne "reform" ne de "rönesans" Batı için yeni şeyler değil. Ya? Özündeki "yol açıcı" değerlere geri dönmüş oluyor onlarla Avrupa. Tabii biraz daha açılması gerek buranın. "Yol açıcı" ne demek? Putperest Roma'nın İsevîlikle yaşadığı kavgayı nasıl aştığını anımsayalım şimdi: Kanlı bastırma çabalarının ardından pes etmişti imparatorluk. Hristiyanlığı da putperestlikle barıştırarak sinesine basmıştı. Hatta imparatorluğun resmi dini olarak kabul etmişti. Böylece düzenin devamı güvenceye alınmıştı. Eğer Roma Hristiyanlığı kabullenmeseydi parçalanması işten bile değildi. Parçalanmak yerine hasmıyla uzlaşmayı seçti. Tıpkı bugün liberalizmin gittiği her ülkenin "satılabileceklerine" yaptığı gibi... __Binlerce yıl önce yaşanan bu hâdise Roma için bir "reform" anlamına geliyordu. Evet. Dinlerini değiştirmişlerdi.
Neo patrimonyalizm
Hanioğlu’nun kitap ve makalelerinde kullandığı çok önemli bir kavram daha karşımıza çıkıyor: Max Weber’den mülhem “Neo patrimonyalizm” Türkçe tam karşılığı yok. Belki “mülk-devlet” diyebiliriz. Yetkilerin tek elde toplanması, kurumlaşmanın zayıflığı, kamu görevlilerinin devletten maaş alsalar da baştaki tek yetkilinin şahsına sadakat duymaları, hukukun çok gevşek olması… Hanioğlu, “Atatürk” kitabında bunu anlatırken, “liyakat yerine sadakat” kavramını kullanır. Abdülhamid, mesela Bakanlar Kurulu’nun yetkilerinin kanunla belirlenmesini kabul etmemişti.Bildiği gibi yönetmek istiyordu. BİZDE DURUM? Hanioğlu neo-patromonyalizme örnek olarak Abdülhamid’i verir. Atatürk döneminde ve bugün de devam ettiğini anlatır. Bu kültürde partiler de liderin partisi oluyor. Şükrü Hanioğlu, Weber’in “lider demokrasisi” kavramını kullanarak şöyle yazmıştı: “Bugün ‘lider-demokrasi’ ilişkisi açısından, Tek Parti dönemi istisnâ edilirse, son yüz yılın en kötü noktasında durduğumuz ortadadır. Sorun bir partiye özgü değil yapısaldır. Kendini yeniden üreten bu yapılanma demokratik gelişim önünde ciddî bir engel haline gelmiştir.” (Sabah, 16 Mart 2014) TAHA AKYOL KARAR 07/01/2026 00:01
Alıntı
İSLÂM'DA MÜLKİYETİN TEMELİ ve SINIRLARI...
Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu İslâm iktisat görüşü, İslâm'ı Liberalizm veya Sosyalizm’e yaklaştırmaktan ziyâde, kendine has, üstün bir "terkip" (sentez) olarak konumlandırmaktadır. Mirzabeyoğu, İslâm'ı, zıt kutupların (Liberalizm ve Komünizm) doğrularını içinde barındıran, yanlışlarını ise tasfiye eden İlâhî bir nizâm olarak tanımlar. Bu çerçevede, Mirzabeyoğlu’nun İktisat ve Ahlak eserinde, özellikle "İnsan Memuriyeti" başlığı altında çerçevelediği mülkiyet görüşü, Batı siyâset felsefesinin iki zıt kutbu olan John Locke ve Jean-Jacques Rousseau ile hem çarpıcı benzerlikler taşır hem de onlardan radikal bir kopuşu temsil eder: “Allah bu yeryüzünü ve istihsal sahalarını hikmetle yaratmıştır; mamur, semereli ve faydalı kılınması hikmetiyle... Eğer halk dünya mamurluğundan ne fayda erişeceğini ve yeryüzünü kupkuru bırakmaktan ne günâh doğacağını bilseydi, gâyesini ve vücut hikmetini tamamıyla anlamış olurdu. Toprağından bin batman mahsul çıkacak bir insan, eğer ihmâl ve isteksizlik yüzünden dokuz yüz batman mal elde edecek olur ve aradaki yüz batman fark insanların istifadesinden uzak kalırsa biliriz ki, bunun hesabı kendinden sorulacaktır. İnsanların faydasına sarf edecek bir vaziyeti bulunduğu halde bundan kaçan, yeryüzünün ümranında pay sahibi olmak istemeyen ve üstelik bunun ismini, dünyayı terk, zühd ve takva koyan insan, Şeytandan başka kimseye tâbi değildir... [...] **Nefsin kucağında esneyenlerin miskinliklerine hak kisvesi biçmelerine ve bunun mesuliyetine dâir bir İslâm büyüğünden altını çizdiğimiz işaretten sonra, dünyaya kazık kakma heveslisi başka bir nefs azmanı tavra yine bir İslâm büyüğünden: "Sizin rabbiniz ayağımın altındadır!" Ayağını bir noktaya basıp böyle haykırıyor... Küfre benzeyen bu sözü belki delâlete kavuşturacakları ümidiyle o noktayı
Mülkiyet Kavramı
Reklam
Reklam