• Bu eseri, birinci derecede, bâzı din adamlarına son devrin reva gördüğü zulüm ve itisafları, ikinci derecede de, bu din adamlarına ait kıymet ve hakikati belirtmek için yazdım. O halde her iki bakımdan da Esseyid Abdülhakîm Arvasî'nin bu eserde yeri olmamak icap eder. Zira onun, sert ve kaba çizgilerle, idam, işkence ve hapis tarzında uğratıldığı hiçbir zulüm olmadığı gibi, kıymet ve hakikat derecesiyle de seri dışında tutulması lâzımdır. Fakat ben bu dış mantığa iltifat etmiyorum. Seksen yıllık hayatının son 40 senesini belki nefsiyle zulüm görmeden İslâmiyete edilen zulümleri ciğerinin her lifinde ayrı ayrı hissederek yaşıyan, Menemen hâdisesinde bütün din ve tarikat adamları üzerine atılan ağ içinde tutulup 'Dîvan-ı Harp' huzuruna çıkarılan, İkinci Dünya Harbi sıralarında da Örfî İdarece gönderildiği sürgün dönüşü beka âlemine kavuşan bu zat, inceliklere bağlı bir göz için en büyük mazlum kabul edilebilir.
  • Bulgaristan sınırında durumu kötüydü, çünkü Bulgar sınır polisinin mültecilerin üzerine vahşi köpek saldığı ve özellikle korumasız çocukların bu saldırıda ölümcül yaralar aldıkları pek çok kez rapor edilmişti.
  • Nesimi
    Halk ozanıdır. Koca yürek... Anadolu'nun bağrından kopar, yolu Paris'e düşer. Bi başına. Karnı aç. Elleri cebinde dolaşırken, bakar ki, sokak çalgıcıları var, müzik yapıyorlar, para topluyorlar. Çöker bi köşeye, cura'sını tıngırdatmaya, yanık yanık söylemeye
    başlar:
    "Aç kulaklarını dinle sözümü, yalan söz gerçeğe tuzak değil, insan hakkını hak bilen kişi, özünde nur doğar yalan ateşi, kamili taşlamak cahilin işi, cahilden kötülük hiç uzak değil..."
    Tesadüfen ordan geçerken, durup dinleyenler arasında Abidin Dino da vardır. Çağdaş Türk resminin öncülerinden, ressam, karikatürist, yazar, yönetmen... Entelektüel çevrede büyüyen, Robert Kolej mezunu, bizzat Mustafa Kemal tarafından resim ve sinema eğitimi için Rusya'ya gönderilen... ABD'de Fransa'da sergiler açan, Fransa Plastik Sanatlar Birliği Onursal Başkanı olan, Fransa Kültür Bakanlığından Altın Şövalye Nişanı alan, New York Dünya Sanat Sergisi Danışmanlığı yapan... Siyasi görüşleri nedeniyle ordan oraya sürgüne gönderilen Abidin Dino.
    Tanışırlar... Kasketli, pala bıyıklı, buram buram Anadolu kokan ozan'ın kalacak yeri olmadığını öğrenir, koluna girer, evine davet eder. Dilbilimci, yazar, Paris Ulusal Bilim Merkezi'nde görev yapan, öğretim üyesi doçent eşi Güzin Dino, sofrayı kurar. Otururlar, sohbete koyulurlar. Laf lafı açar, ozan der ki, beni yarın çarşıya götürür müsünüz? Hayrola derler, ne lazımsa biz sana alalım... "Bale ayakkabısı alacağım" der! Dino'lar şoke olur. Kara yağız ozan, o şahane şivesiyle devam eder: "Benim oğlan balet de... Ona göndereceğim."
    Çünkü...
    Nesimi Çimen'dir o.
    Türkü derleyen, ilk plak çalışmasını 1964'te yapan, Almanya'da, Fransa'da, İsveç'te albümler çıkaran, dünyanın en önemli müzikhollerinde sahne alan, Türkiye'de ha bire gözaltına alman, işkence gören, sürüm sürüm süründürülen, yılmayan, ömrünün sonuna kadar hiç sosyal güvencesi olmayan, yurtdışından gelen teliflerle mütevazı yaşamını sürdürmeye gayret eden... Sazın sözün, üç telli cura'nın ustası.
    Aslen Tunceli Hozatlı. Kayseri'de ırgatlık yaparken, aşiret ağasının kızı Dilber'e âşık olur, Dilber de ona, kaçarlar, Adana'ya... Evlatları olur. Almanya'ya işçi yazılır, nefes darlığı olduğu için kabul edilmez. Kalaycılık filan yaparken, Yaşar Kemal'le tanışır. Onun yardımıyla İstanbul'a göçer, gecekondu kiralar, mozaik fabrikasında işe girer. Fabrika greve gider, Nesimi'yi kovarlar. Ayazda kalır. Dokuz yaşından beri çalıp söylediği cura'sına bakar, ekmeği senden çıkaracağız der, ozan'lığa başlar. Tek kelimeyle, müthiştir. Anında tanınır.
    Efsane haline gelmeye başlayan bu gariban'ın tek göz oda gecekondusuna gelip gidenler arasında, Yaşar Kemal'in yanısıra, gazeteci İlhan Selçuk, sosyolog siyasetçi Behice Boran, caz-pop divası Tülay German, Yılmaz Güney, heykeltıraş Kuzgun Acar,
    yönetmen Atıf Yılmaz, Âşık Mahsuni Şerif vardır... Ve, kurban olduğum, Can Yücel.
    Yurtdışında eğitim için devlet bursunu bileğinin hakkıyla kazandığı halde "torpil yaptı dedirtmem, seni gönderemem" diyen Milli Eğitim Bakanı Haşan Ali Yücel'in oğlu... Biriktirdiği harçlıkları, kendi yerine gönderilen ve beyin cerrahisinde çığır
    açan, canciğer arkadaşı Ordinaryüs Profesör Gazi Yaşargil'e veren... Alnı açık yürüyen, Cambridge Üniversitesi'ne gitmeyi başaran, zırt pırt içeri tıkılan, oralı bile olmayan, tınmayan... Bana göre, Türkiyemin en heyecan verici şairi Can Yücel.
    Bi gün, Nesimi nin henüz bebekken eline cura verdiği oğluna bakar şöyle Can Yücel... "Bu çocuğu Konservatuara göndersene birader" der. Nesimi de "peki" der.
    Girer sınava oğlan, doğuştan kabiliyet, İstanbul Devlet Konservatuarı'nı birincilikle kazanır. Keman bölümüne yazarlar. Yazarlar ama, keman alacak parası yok. Okul hediye eder... Hediye kemanla dört sene okur. Öbür masrafları Can Yücel tarafından karşılanır. Ancak... Ciddi bir sorun vardır. Akşamlan evde ders çalışması mümkün değildir. Tam eline kemanı aldığında, sofra kurulur, eş dost, türkü başlar, oğlan da mecburen cura'sına sarılır, babasına eşlik eder. E böyle olmayacak, sonunda karar verir, ev ödevi olmayan bir bölüme geçmelidir... 14 yaşında giyer taytını, Bale bölümüne geçer. Önceleri gizler babasından... Sonra öğrenir baba... Dedim ya, koca yürek, gülümser, evladına şöyle der: "Nerde mutluysan, orda yaşa!"
    Geceleri pavyonlarda bağlama çalarak cep harçlığını çıkarır, babasıyla köy köy dolaşır, derleme çalışmalarına katılır, Orhan Gencebay'ın arkasında çalar, neticede Konservatuar'dan mezun olup, İstanbul Devlet Opera ve Balesi'ne girer.
    Mazlum Çimen'dir o.
    Nesimi'nin, zulüm görmüş, haksızlığa uğramış manasında "Mazlum" adını koyduğu oğlu... Adının hakkını verircesine, henüz sekiz yaşındayken babasıyla birlikte gözaltına alınan, babasının işkence görmesine şahit olan Mazlum.
    20 sene klasik eserlerde, Yedi Kocalı Hürmüz'den Hisseli Harikalar Kumpanyası'na sayısız müzikalde dans etti. Edip Akbayram a Fatih Kısaparmak'a besteler verdi. Film müzikleri yaptı, Altın Portakal ve Altın Koza'nın yanısıra, Almanya'dan, Fransa'dan, İsviçre'den ödüller kazandı. Dizi film müzikleri yaptı, mesela, Orhan Kemal'in ölümsüz eseri Hanımın Çiftliği gibi... Kendisinin çalıp söylediği, albümler çıkardı. Oğluyla birlikte Çimen Müzik'i kurdu.
    Oğul da. Saki Çimen.. Nesimi'nin torunu. Piyanist.
    Dedesinin türküleriyle büyüdü, 13 yaşındayken ilk bestesine
     
    imza attı. Kendisine ait 11 besteyle Rastgele albümünü çıkardı Saki piyano çaldı. Cem Yılmaz bateriyle, Kürşat Başar saksofonla, Cahit Berkay yaylı tamburla, Nebil Özgentürk bağlamayla, Erdem Akakçe gitarla. Sırrı Süreyya Önder cümbüşle eşlik etti
    Bale ayakkabısına dönersek
    Paris'ten geldi Nesimi, bale ayakkabılarını oğluna verdi, orda biriyle tanıştım dedi, gitar çalıyor, çok önemsiyorlar adamı... Kim acaba’ Bilmiyorum dedi, yağmurlu bi havaydı, curamı ceketimin içinden çıkardım, adam çok şaşırdı bunu mu çalıyorum diye, ben çaldım, o adam sanki küçüldü küçüldü curanın içine girdi, ööyle dinledi
    Senelerce bunu anlattı.
    Gel zaman git zaman...
    Paris bavulunun içinde bir fotoğraf buldu Mazlum... Babası cura çalıyor, "o adam" adeta büyülenmiş gibi, nefesini tutmuş dinliyor Vayyy dedi, koştu babasına, fotoğrafı gösterdi...
    O adam, bu adam mıydı?
    Evet dedi Nesimi...
    Peter Gabriel'di.
    Progressive rock denince ilk akla gelen, Genesis'in kurucusu... Grup ve solo albümleri 250 milyon satan, altı Grammy'si ve Oscar adaylığı bulunan, İngiliz kült müzisyen.
    Ve...
    Yaktılar o Nesimi'yi!
    Sivas’ta yakılanlardan biri.
    Değerli gençler...
    Ne salt Alevilerdir kıyılan aslında, ne hukuk garabetidir, ne de güvenlik zafiyeti... Hepsi sığmayacağı için, sadece bir örnek verdim, yukarda adı geçenleri sıralayın lütfen alt alta.
    Anadolu kültürünü muhafaza ederek, müzikle baleyle
    resimle sinemayla, akılla bilimle eğitimle, Batı'ya yelken açan yolculuk'tur asıl önlenmek istenen... Yobazlığı hakim kılmaktır.
  • “Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar.” Kim söylemişti bu cümleyi
    hatırlamıyorum, ne yazık ki doğru… Doğru, lakin eksik. Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar, vatanımızı kaybetmekle neticelenir.

    Sahi nedir vatan? Bir toprak parçası mı, uçsuz bucaksız denizler, derin göller, yalçın dağlar, verimli ovalar, yemyeşil ormanlar, kalabalık şehirler, tenha köyler mi? Hayır, bütün bunların ötesinde bir anlam taşır vatan. Ne sadece toprak parçası, ne su havzaları, ne ağaç silsilesi… Annemizin şefkati, babamızın saçlarına düşen ak, ilk aşkımız, doğan çocuğumuz, dedelerimizin mezarlarıdır vatan…
    Vatanı olmayan insanın hayatı da olmaz. Evet, bir vakitler zihnim, kalbim bu fikirlerle doluydu. Şimdi? Şimdi bilmiyorum…

    Zamanı gelmiş fikirden daha güçlü hiçbir şey yoktur.

    İnsanın en zayıf anı, kendini en güçlü hissettiği andır.

    Ölümle yüzleşmek ölmeyi düşünmekten daha iyidir.

    Biz de Poe gibi ızdırabımızla alay etmeyi başardığımızda insan olmaya bir adım daha yaklaşacağız.

    İnsanoğlu dünyanın en büyük muammasıdır.

    Lakin mağlup olmuş insanların mazeretlerini kimse dinlemez…

    Ne mazeretlerini ne çektiği acıları, ne hayal kırıklıklarını hatta ne de özürlerini… Mümkünse bu dünyada mağlup olmayacaksın

    Ester… Zayıf düşmeyeceksin, tökezlesen de yıkılmayacaksın, yıkılırsan kimse kaldırmaz seni düştüğün yerden. Çiğnenip gidersin çizmelerin altında..

    Burası Fransa değil, bakma coğrafi olarak Avrupa'da olduğumuza, burası Doğu medeniyeti Şehsuvar. Bizde hayat daha serttir, daha acımasız.. başka ihtimal yok, ya zalim olacaksın, ya mazlum ya katil ya da kurban. Evet, vaziyet bu kadar mühim… yarın daha da beter olacak çünkü eninde sonunda kaybedeceksin, o zaman mazlum olacaksın, senin kıydıkların sana kıyacak..

    Zalimin en büyük başarısı, zulüm ettiklerini kendine benzetmesidir.

    Vatan insanın kaderiydi, ne kadar çabalarsa çabalasın kaçamıyordu ondan.

    Başka şehirler tehlikeldir, hele büyük sehirler çok tehlikelidir.

    Kalabalıklar ışıklar şatafat ne akıl bırakır insanda ne fikirmm ne sadakat kalır ne vefa…

    Bütün ruhumla bütün bedenimle yıkılmıştım ama kendimden ve haklılığından emin biriymiş gibi dikiliyordum karşında. Yüzündeki ifadeden daha soğuk olan elini sıktım. Hiçbir tepki vermeden elini usulca cekip yürümeye başladın…

    Sanırım insanlara tahammül edemiyorum.

    Herkesin aynı yalana iinanıyor olması, onu hakikat yapmaz.

    Kaybedilmiş bir davanın umutsuz bir neferi gibiydi.

    Elbet bu günler de geçer geriye sadece hatıralar kalır.

    Devletin derinlikleri toprağın derinliklerinden daha karanlıktır.

    Hepimiz öleceğiz herkes ölür. Bazen rüzgarda savrulacak hatıralar kalır geriye bazen de unutulmaz eserler.
  • https://m.habervaktim.com/..._detail.php?id=86739
    Bir varmış bir yokmuş, bundan iki asır önce Kaşgar Türklerinin yaşadığı bir ülke varmış. Önceleri bahtiyar ve âbad olan bu ülkenin, halkına nasihat verici hikâyeler anlatan bir aksakalı varmış. Aslı var mı yok mu bilmiyoruz, aksakal bir gün halkına şöyle bir hikâye anlatmış:
    Kaşgar ülkesinde zulme dönüşen inkılâpları yüzünden Kaşgar Türklerince sevilmeyen Kamalov adıyla zorba bir önder vardı. Öldüğünde devlet bütçesinden yüklü tahsisatla Çin diyarından getirilen ecnebi mimarlar eliyle yapılan mozole, yâni anıtmezar devlet protokolünde birinci derecede ziyaret edilmesi gereken mekân olarak anayasa ile mecbur kılındı. O gün bugün Kamalovist zümrelerle hükümet ve siyaset erkânı ta’zimde bulunuyorlar.
    KAMALOV’UN MOZOLESİNİ ZİYARET ETMEK MECBURİDİR
    Kaşgar ülkesinde ziyaret edilecek mekân Kamalov’un anıtmezarı değil, Kaşgarlı Hacı Mahmud-u Velî’nin türbesidir. Fakat bu mazlum ülkeyi ziyaret eden her devlet erkânı Kamalov’un mozolesini ziyaret etmek ve ta’zimde bulunmak mecburiyetinde. Milletin inancına karşı yapılmış anıtmezar o gün bugündür Hacı Mahmud-u Velî’nin şehrinin, yâni ülkesinin Müslümanca sûretini kirletip kara eylemektedir.
    “TANRI YATTIĞI” İÇİN MOZOLE İBADET YERİ SAYILIYOR
    Eski Yunan / Grek kültüründen kalma kötü ruhlu bir mimariye sahip anıtmezar Kaşgar ülkesinin bağrında Firavunların mezarlarını andırıyor. Kaşgar Türkleri anıtmezardan rahatsız. Kendilerine yapılmış bir hakaret olarak görüyorlar. Çünkü putperest inançlarda mozole, içinde “tanrı yattığı” için ibadet yeri sayılıyor. Daha fenası, ülkenin bağrına dikilen Kamalov’un mozolesi putperest Karya Kralı Mozoleus’un adından gelmesidir.
    Sözlüğe göre, Mozoleus, Fransızca’da tapınak mezar mânasına geliyor. Roma putperest krallarının mozoleleri ilk ve en meşhur örneklerdir. Diğer bir anlamı da mozolede yatan ölünün “Ben ölmedim” ifadesini ihtiva ediyor ki, Allah’a şirk koşmaktır bu. Kaşgar ülkesinde böylesine tağutî bir mekânı ziyaret etmek büyük günah. Türkler tarihlerinin hiçbir döneminde önderleri için yapılan mezarlara mozole yahut anıtmezar dememişler, türbe yahut kümbet demişler.
    ANITMEZAR AKROPOLİS’İN VE WAŞİNGTON’UN MEZARININ KOPYASI
    Anıtmezar putperest eski Atina’nın sembolü olan eski Yunan tanrıçası Atena adına yapılan Akropolis’in tıpkısıdır. Sorduk soruşturduk, Antik Yunan şehirlerinin yanı başındaki yüksekliklere verilen bir isimmiş. "Yukarıda bulunan şehir" anlamına geliyormuş. Kaşgar Türk ülkesine hakaret bununla da kalmaz. Ne idüğü belirsiz Sümerlerin mimari sanatından da ilham alındığı söyleniyor. Dahası var, Amerika’nın ilk Başkanı Waşington’un mezarına benzetilmeye çalışılmış, hattâ kopya edilmiş. Kaşgar nere! Eski Yunan ve Amerika nere…! Çinlilerden dahi böyle zulüm görmedi Kaşgar Türkleri.
    İşte bu Kamalovistler, Kamalov’un anıtmezarını zulüm olsun diye Kaşgar’ın en görkemli mevkiine mazlum Kaşgar Türklerinin vergileriyle toplanan paralarla inşa ettirdiler. Hacı Mahmud-u Velî’nin şehrinin çehresi kirlendi, Atina şehrini andırır oldu. Millet, yüreğine hançer gibi sokulan meşum anıtmezarı her sabah evinin penceresinden ister istemez görüyor.
    Kaşgar ülkesi için yüz kızartıcı bir alâmet olan anıtmezarda, Çinlileşmekle eş mânaya gelen Kamalovizm’in inkılâp müzesi varmış ki inkılâplardan canı yanan Kaşgar Türk halkına hakaretin daha büyüğü bu.
    Firavunların mezarlarında hususi eşyalarının saklandığı gibi bu müzede Kamalov’un şahsî eşyaları sergileniyormuş. Firavunların balmumu heykelinden ilham alınarak yapılmış olan yarım gövde ve baş heykelleri sıra sıra diziliymiş.
    ANITMEZAR KÂBE’YE KARŞI YAPILDI
    Daha da ileri giden Kamalovistler anıtmezarı yarı agnostik, yarı deist inançlarına göre kutsallaştırdılar. Anıtmezarı Kâbe’ye, “Utuk” u Kur’ân-ı Kerim’e karşılık olarak takdis ettiler. Kıtlık ve yokluk yıllarında mazlum ve mazrur Kaşgar halkından zorla alınan vergiler bu meşum mekâna harcandı.
    Anıtmezara giden mermer döşeli yolların kenarlarında Kaşgar Türklüğüyle uzaktan yakından alâkası olmayan Hitit aslanlarının heykelleri sıra sıra arz-ı endam ediyor. Eski Roma sitelerine benzeyen çevre mimarisi dünyanın en pahalı taş ve mermerleriyle döşeli. Bu murdar ve haram mekânın içine girmedim amma, anlatıldığına göre binaların tavanları renkli ve altın varaklı İtalyan mozaikleriyle süslenmiş.
    Sadede geleyim, bunca sözü tağutî bir alâmet olan anıtmezar için niye sarf ettim? “Bundan böyle resmî, yâni mecburi anıtmezar ziyaretleri kaldırılmıştır. Laikçiler, modernler, Kamalovistler ve benzeri anlayışta olanlar şahsen gidebilirler…” şeklinde yeni bir nizamnâme yürürlüğe sokulmalı.
    Anıtmezarın sadece kabir kısmı kalacak şekilde sûreti, mimarî yapısı ve çevre düzeni iptal edilerek, kapladığı saha amme menfaatine uygun mesken yerleri olarak tahsis edilmeli.
    (Yazıcının suali: Siz bu hikâyeden ne anladınız? Bendeniz çoook şey anladım!)
  • Vatan...nedir vatan? Şu kelimecilikten ne gün kurtulacağız? Vatan şairi, "vatan" dan başka kelime bilmez. Vatan büyük bir dava...
    O, sadece toprak vatan...
    Türkiye' de kurulan ilk parti, " yeni Osmanlılar cemiyeti"...Ona aza olur... Parti'nin mali ihtiyacını temin eden adam, Prens Fazıl...Hidiv olamamış... İsmail Paşa'nın kardeşi... Devlete karşı kırgın... Namık Kemal' i, Ziya Paşa' yı, gençleri topluyor. Halbuki adamın hırsı sadrazam olmak... Bunları Avrupa'ya götürüyor, Namık Kemal' e orada "Hürriyet" gazetesini çıkarıyor. Biraz sonra Babıali ile anlaşıyor Prens bunları bırakıyor. Kalıyor mu kahramanlar sokakta...Haydi onlarda affediliyorlar; dönüyorlar memlekete..."İbret" gazetesini çıkarıyorlar İstanbul' da... Öyle şiddetli yazıyorlar ki, o devirde, biz bu devirde yazamıyoruz onları...Ve nasıl yazdıklarına da, nasıl yazdırdıklarına da zaten şaşıyoruz.
    "Vatan yahut şık silistre" diye bir piyes yazıyor Namık Kemal...Orada İslam bey diye biri var. Tek nakarat: Vatan...
    Vatanın ne bir izahı, ne bir anlamı var...Oyun içinde bir tekerleme var: Murat... "Muradın ne senin?" "Benim Muradım nerede?", Bilmece: Murat, Murat... Şehzade Murat geliyor hatıra... Yakalıyorlar bunu, haydi Magosaya... Abdülaziz devrinde Namık Kemal' i Kıbrıs' a sürüyorlar! İşte görüp gördüğü bütün zulüm bu... Bir zulümdür bu, evet bir fikir adamına zulümdür; ve Abdülaziz devrindedir. Abdülhamid devrinde affediliyor, İstanbul' a geliyor, yine bir takım halatlar yiyor. Abdülhamid' in birtek siyaseti vardır. Aç adamlara kesesinden para verip filan filan yerde otururdu.
    Onu Midilli' de oturmaya sevk ediyor yüz altun maaşla... İnsanlara bakın!..Biraz sonrada mutasarrıf yapıyor Midilli'ye... Oğlu ALİ Ekrem hadiseyi izah eder:
    " Niçin mutasarrıf yaptı, biliyormusunuz, kaçmasın diye..."
    Böylede lafmı olur? Mutasarrıf kaçmaya niyetliyse kolay kaçar. Devletin gambotiyle kaçar.
    Oradan Sakız' a geçiyor, mutasarrıf... Sakız' da zatürre ye oluyor, 48 yaşında ölüyor. Ölürken vadediyor: beni Şehzade Süleyman' ın Bolayırdaki mezarı yanına gömün! Ona aşık... Ölünceyedek hem mutasarrıflık maaşı alıyor, hem yüz altun...Hemde vasiyetini Padişah kabul ediyor, devlet müessesesi en büyük Şehzadenin yanına gömülüyor. Bu kada izzet ü ikram içinde geçiyor hayatı...
    Kimdir Namık Kemal?
    "Şehid-i Hürriyet" ...
    Ne ucuz şeymiş "Şehid- i Hürriyet" lik...Neresi şehid, neresi mazlum?...
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 72 - Büyük doğu yayınları