• Türkiye’de Sûfî-Bâtıni cemaatler ve Selefî hareketler, Ehl-i Sünnet üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaktadırlar.Zâhirîler ve Bâtıniler, Ehl-i Sünnet adını kullanarak kelâmın, hür düşüncenin, aklın ve felsefenin devre dışı bırakılmasını propaganda etmektedirler.

    Hâlidîlerin bir kısmı, Şii-Selefî çekişmesinde Selefî siyasî İslâm’a yakınlaşırken bir kısmı sözde Sûfî, fakat hâl, tavır ve davranışlarında, özellikle “tekfir etme” konusunda Selefî gibi davranmaktadırlar. Bu kimseler, televizyonlar ve sosyal medya yoluyla, ilim adamlarına ve farklı fikir sahibi İlâhiyatçılara cevap yetiştirmek ve onlara ayar vermekle meşguldürler. Siyaset ve ticaret ile o kadar içli dışlı olmuşlardır ki, Türkiye’de özgün bir Sûfi tecrübeyi yaşamak bile neredeyse imkânsız hâle gelmiştir.

    Geçmişte insanlar fıkhın katı kurallarından veya mezhepçilikten kurtulmak iyin Sûfi yapılara yöneliyorlardı. Şimdi bu Sûfi yapıların bir kısmı, Selefiliğe karşı durabilmek için güçlü mezhepçi eğilimlere kaynaklık ediyorlar.

    Siyasi iktidar, toplumdaki bu kutuplaşmanın kısmen farkındadır. Bâtıni Gülen hareketinin şiddet yanlısı bir terör hareketine evrilmesi dolayısıyla, diğer Bâtıni/İrfani cemaatlere karşı, toplum da İrfancılığa bundan sonra şüphe ile yaklaşacaktır. Her ne kadar Selefilik ve Sûfilik birbirinin panzehri gibi görünse de her iki eğilim akıl düşmanlığında birleşmektedir.

    Sönmez KUTLU
  • Yanlız ve sevilmeye aç ruhların, "Beni sev" diye haykırdığı bir ruhlar panayırına dönüyor sosyal medya ağları.Sevilmeye değer taraflarımızı öne çıkarıyor ve kendimizi sadece olumlu özelliklerimizle takdim ederek kişisel imgelerimizi tüketime sunuyoruz. İnternette herkes kendi kendisinin reklamcısı.
  • Sosyal medya gerçeklerden çok uzaksın çok.
  • Arkadaşların ricası ve benim de yazma isteğim üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız. Bu kitap benim açımdan okunması gereken üç klasikten biridir.
    Şöyle:
    1) Sefiller (Victor Hugo)
    2) Suç Ve Ceza (Dostoyevski)
    3) Savaş Ve Barış (Tolstoy)

    Sefilleri kısa ve orijinini de okudum. Savaş Ve Barış adlı kitabı da okudum. Yalnız iyi bir yayın değildi. Bu yüzden İletişim Yayınları'nın çıkardığı baskıyı aldım. Ona da hayırlısıyla bir gün başlayacağım. Gelelim Suç Ve Ceza adlı kitaba. Suç Ve Ceza kitabını da okumuştum. Yalnız yayını iyi olmayan bir baskıdan okumuştum. İkinci defa okumak istedim. Can Yayınları baskısını görünce almak istedim. Bu girişimimiz de boşa çıkmadı elhamdulillah. Can, hakikaten güzel basmış. Fakat bazı yazılarını Türkiye'nin değişik yörelerinin ağızlarıyla çevirmiş. Bilmem sizin hoşunuza gider mi... Benim açıkçası hoşuma gitti. Ve hatta bazı yerlerinde bile (en ciddi sahneler olmasına karşı) kendimi tutamayıp gülmüşlüğüm bile oldu. 683 sayfadır C.Y baskısı. Tek cilt olarak basılmış. Yani ben gönül rahatlığıyla bu baskının okunmasını da isterim. Tavsiye de ederim.

    Kitaptan aldığım bazı dersleri aktararak incelemeyi bitirmek istiyorum. Bir insan ne olursa olsun devlet eli olmadan öldürülmemelidir. O insan ki tefecilik kitabın deyimiyle rehincilik yapan biri olsa dahi. Aklımızı kullanmamız gerekiyor. Bir toplumun ıslahı ne cezalarla çözülür (cezalar durdurucu sebep olabilir) ne de şahsî kıyımlarla. Spoiler vermek istemiyorum yalnız şunu da eklemeden edemeyeceğim: Bir insan bir işe kalkıştığı vakit onu -günümüz şartlarıyla- medya, toplum ve eğitim sahasında görmezse onu yapmayı bilmez. Atıyorum bir cinayet haberi izlemeden aklına cinayet işlemek gelmez. Bir intihar görmeden veya herhangi bir şekilde duyumsamadan intihar eylemi içinde gerçekleşmez. Elbette o zihni pişiren nüanslar vardır. Bu yüzden ne yiyip içtiğimize dikkat ettiğimiz kadar neyi duyup izlediğimize de dikkat etmemiz gerekir. Okuduğunuz için teşekkürler. Zaten kitap kendini müellifiyle kanıtlamıştır. Başka söze ne hacet.
  • Muazzam öyküler... Olağanüstü yazarlar...

    Kitabın giriş öyküsü yanlış sayfaya konulmuş naçizane fikrim, biraz karmaşık buldum ve sert bir geçiş yapıyorsunuz, içerisinde daha hafif öyküler de var yine kendi çağıyla alakalı giriş için onlardan bir tanesi konulabilirdi ilk sayfaya.Kitabı okuduktan sonra tekrar başa dönüp ilk öyküyü tekrar okudum.

    Şunu açıkça söyleyebilirim bilim kurgu okumamış bir insana bile bilim kurguyu ziyadesiyle sevdirir bu kitap.İçerisinde beni 3-5 saat düşündüren öykülerde oldu.Sindire sindire okudum kitabı.Her hikayeden önce yazarı ve eserleri hakkında bilgi verilmesi çok hoş olmuş, ben öyküleri okuduktan sonra yazarları hakkında yine de internetten araştırma yaptım. Çok sağlam yazarlar tanıdım.Dop dolu bir kitap.Bulabilirseniz mutlaka alıp okuyun...

    Lloyd Biggle kesinlikle okuyacağım yazarlar arasına girdi.Ezgibent hikayesiyle beni büyüledi.Aynı şekilde Edmond Hamilton çok sağlam bir yazar. Ters evrim hikayesi çok olağanüstüydü. Ursula K. Le Guin beklentim yüksekti hikayesini basit buldum, Ray Bradbury (fahrenheit 451 yazarı) çok popüler bir yazar olduğu için bunda da beklentimi yüksek tutup okumaya başladım ve kesinlikle tatmin ediciydi artık kitaplarını yavaş yavaş okumaya başlayacağım.

    Kitap 3 bölümden oluşuyor;
    “Altın çağ
    Yeni Dalga
    Medya jenerasyonu “şeklinde.
    27 öykü ve 27 yazardan oluşan dev kadro.

    ****
    Bu sitede öyle bir insan var ki... Bana kitabı uygun fiyatlı olarak satmasını rica ettim okurdan kitabın karaborsa değerini bilen biliyor ama o bırakın para almayı kitabın kargo parasını bile bana ödetmedi. Çok müteşekkirim, hala aramızda iyi insanların, çıkarsız düşünen insanların olması insanlığa dair umutlarımın yeşermesine sebep oldu. Aramızdaki iyi insanları kaybetmeyip günden güne artması dileği ile...
  • Medya kişiseldir. Bir dizi kan davasıdır. Medya, kimin yükselip kimin düşeceğine, kimin yaşayıp kimin öleceğine ortak aklıyla karar verir. Medyanın odağında yeterince uzun süre kalırsanız kaderiniz genelde Hillary Clinton'ın da başına geldiği gibi, bir muz cumhuriyeti diktatörü misali, hüsranla biter. Son sözü medya söyler.
  • Uzun zamandır ülkemizde sanatın ve sanatçının durumu hakkında bir yurttaş olarak görüşlerimi yansıtmak istiyordum. Bunu yapmak için belki geç kaldım fakat zaman bunu aşacaktır.

    Son dönemlerde sanat adına yapılanlardan başlayalım. Özellikle tiyatro, müzik, resim ve heykel alanlarında zaten seslerini zar zor duyuran sanatçıların, üzerlerindeki baskı ve sansür mekanizmalarının artarak devam etmesi bir yana, artık ülkemizde sanatı konuşmak için oluşturulan platformlarda ya da sanatçıların kendilerini ifade edebilecekleri yerlerde dahi seslerinin kısılmak istendiğini görüyoruz ne yazık ki. Üstelik özel televizyon kanallarının ülkemize girişinden bu yana, oluşan "yeni piyasada" sanat ya da sanatçı adı altında medya tekellerince topluma sunulan ve kabul ettirilmek istenilen saçmalıklarla da durum vahametini arttırıyor maalesef. Özellikle 12 Eylül döneminden sonra ortaya çıkan ve o dönemden bu döneme kadar geçen sürede yine gerek medya ile gerekse çeşitli yollarla topluma empoze ettirilmek istenen "köşe dönücücülük" ne acı ki, kendisine "sanatçı", yaptığı işe de "sanat" adını veren birçok isim tarafından kabul görmüş durumda. Tabi burada yaşadığı dönemde toplumu bilinçlendiren ve çağının haksızlıkları karşısında susmayan "gerçek sanatçıları" da unutmamak lazım. Çünkü eğer halen sanat diyebiliyorsak, yaşamın her alanında halk ile iç içe girmiş ve halkın mücadelesine destek veren ve hâlâ bu desteği sürdüren onurlu insanlar sayesindedir. Ve bu insanlar yaşadıkları dönemler boyunca onurlu mücadelelerine devam ettiği için işsiz kaldı. Peki ya diğerleri?
    Onlar "her devirde insan olmak" yerine, "her devrin insanı, oldukları için, her dönemde olduğu gibi bu dönemde de ortalıktadır. Ve yerlerine de yenileri gelmeye devam ediyor. Üstelik şöhretlerine şöhret, kasalarına para katarak! Örnek mi istiyorsunuz? Özellikle şu yaz döneminde ekranlarda boy gösteren ve "etliye sütlüye karışmayan tiplere" bakın derim.