mehmet ötegen

mehmet ötegen
@mehmet_otegen
Vicdanın rengi
Bir sürü aptalın saldırısına uğrayan, daha fazlasının da yok saydığı ahlaki vicdan, var olan ve daima var olmuş bir şeydir, yoksa ruh denen şeyin bulanık bir fikirden öte olmadığı Dördüncü Zaman filozoflarının icadı değildir. Zaman geçtikçe, birlikte yaşarken ve genetik değişimler olurken, vicdanımızı giderek damarlarımızda dolaşan kanın rengine ve gözyaşlarımızın tuzuna buladık, bu da yetmiyormuş gibi, gözlerimizi içimizi gören birer aynaya dönüştürdük, sonuçta gözlerimiz, ağzımızla inkâr etmeye çalıştığımız şeyleri çoğu zaman hiç çekincesiz gözler önüne serar hale geldi. Bu genel olguya bir de basit zihinlerde işlenen suçun yol açtığı pişmanlığa çoğu zaman kadim korkular da eklenince, bunun sonucunda, suçlunun işlediği suçun cezası, öyle böyle demeden, hak ettiğinin iki katı olur. Dolayısıyla, bu durumda, arabayı çalmak için motoru çalıştırdığı anda hırsıza korkuların hangi bölümünün ve vicdan azabının hangi bölümünün acı çektirdiğini bilmek mümkün olmaz.
Sayfa 25·Kitabı okudu
mehmet ötegen
Tam anlamadığım için yapay zekaya sordum ve aşağıdaki cevabı aldım. Bu parça, yazarın ahlaki vicdanın doğal, kaçınılmaz ve insanın özüne işlemiş bir şey olduğunu anlattığı bir metin. Dördüncü Zaman filozofları gibi soyut bir icat olmadığını vurguluyor. Basitçe anlatmak gerekirse yazarın demek istediği şu: 1. Vicdan Gerçek ve Güçlüdür: Aptallar saldırsa, kimseler umursamasa da vicdan vardır ve var olmuştur. Ruh denen şeyi boş bir hayal sananlar yanılır. 2. Vicdan Fizikselleşir, Kan ve Gözyaşına Karışır: Zamanla vicdanımızı kanımızın rengine, gözyaşımızın tuzuna buladık. Yani ahlaki duygularımız artık biyolojik varlığımızın bir parçası oldu. Vicdan azabı, kanımız gibi gerçek, gözyaşımız gibi somut bir şey haline geldi. 3. Gözler Ele Verir: Gözlerimizi içimizi gören aynalara çevirdik. Ağzımızla inkar etsek de gözlerimiz gerçeği, suçluluğu veya pişmanlığı utanmadan ortaya döker hale geldi. 4. Suçlu İki Kat Ceza Çeker: Basit kafalı suçlularda, işledikleri suçun pişmanlığına bir de kadim (ilkel, atalardan kalma) korkular eklenir. Bu yüzden suçlunun çektiği acı, hak ettiği cezanın iki katı olur. 5. Sonuç: Bu Karmaşayı Ayırt Etmek İmkansızdır: Örneğin bir hırsız, arabanın motorunu çalıştırdığı anda acı çekiyorsa, bunun ne kadarı eski çağlardan gelen korkular, ne kadarı vicdan azabıdır? Bunu bilmek mümkün olmaz. Özetle yazar: Vicdanın inkar edilemeyecek kadar gerçek ve içimize işlemiş olduğunu, suçlunun sadece suçun değil, kadim korkular yüzünden de ekstra acı çektiğini, bu iki kaynağı birbirinden ayırmanın imkânsız olduğunu anlatıyor.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Açlıktan bahsediyorsun; Demek ki sen komünistsin. Demek bütün binaları yakan sensin. İstanbul’dakileri sen, Ankara'dakileri sen... Sen ne domuzsun sen| Orhan Veli şiirini Slovakça ya çeviren ve bir dergide yayımlayan sanatçı, komünist partinin hışmına uğrar. Sanatçı izahat verir. Aslında bu dizelerin ironi içerdiğini, yazıldığı gibi anlaşılmayacağını ve Orhan Veli'nin sürdürdüğü yaşamın bunun en büyük kanıtı olduğunu anlatır. Komünist parti ikna olur ama gene de yasaklar. Halk bunu yine de göründüğü gibi anlar bahanesiyle.
mehmet ötegen
Hatırımda kaldığı kadarıyla yazdım. Ufak tefek eksiklikler, fazlalıklar veya değişiklikler içerebilir.
Çünkü Sanat yaşamdır; ama bir başka ritim üzerinde
İçeri girerler, küçük adımlarla yükseltilmiş mekâna ilerler, ayakkabılarını çıkarır, akışkan ama kesik hareketlerle dönerler. Etekler hafifçe şişer; diz bükülmesi enerjik ve belirgindir. Hareketler sanki kösteklenmiş gibidir; küçük adımlar yürüyen kadınların ayaklarına sanat eseri damgası vurur. Biz Batılılar ise kesintisiz, akışkan bir hareketin sürekliliğini benimseriz; çitanın koşusu gibi tek ve uzun bir uyum görürüz. Japon kadınların kesik adımları doğal akışı kırar; bu kopuşta, kısıtlamadan doğan bir yetkinlikte, sanatın bir paradigması belirir. (Burası sayfanın kısaltılmış hali tam anlayamadığım için chatcpt den destek istedim. Cevabını yorumlara paylaşıyorum)
Sayfa 136·Kitabı okudu
mehmet ötegen
Metin aslında yürüme biçimi üzerinden kültür ve sanat anlayışını anlatıyor. Adım adım sadeleştireyim: 1. İlk bölümde ne anlatılıyor? Yazar, Japon kadınlarının yürüyüşünü tasvir ediyor. Bu yürüyüş: Küçük ve kesik adımlarla ilerliyor. Hareketler sanki biraz “kısıtlı” ya da “bağlı” gibi görünüyor. Ama bu kısıtlılık kaba değil; tam tersine zarif ve estetik. Ayak hareketleri adeta bir sanat eseri gibi. Yani dışarıdan bakınca doğal ve rahat bir yürüyüş değil; bilinçli, sınırlı ve kontrollü bir hareket var. --- 2. Sonra Batılılarla karşılaştırma yapılıyor Yazar diyor ki: Biz Batılılar yürürken akıcı, kesintisiz, engelsiz hareket etmeyi ideal görürüz. Hareketin doğal, güçlü, sürekli ve akışkan olmasını isteriz. Örnek olarak çitanın koşusunu veriyor: Tek, bütün ve kusursuz bir akış. Batı kültürü için “doğal olan = kesintisiz ve güçlü akış” gibi düşünülüyor. --- 3. Asıl fikir nerede? Japon kadınların kesik kesik yürüyüşü bu “doğal akışı” bozuyor. Ama ilginç bir şekilde bu bozulma rahatsız etmek yerine estetik bir haz yaratıyor. Yazarın temel düşüncesi şu: > Kısıtlama bazen güzellik üretir. Kopuş bazen vecd (coşku) yaratır. Kusursuz akış değil, bilinçli kırılma sanat doğurur. Yani: Doğallık her zaman en estetik olan değildir. Engellenmiş hareket bazen daha etkileyicidir. Sanat, doğanın olduğu gibi akmasından değil; ona müdahale edilmesinden doğar. --- 4. Son cümlenin anlamı “Yaşamın kutsal ritmine yapılan bu saldırıda… Sanatın bir paradigması gelir elimize.” Burada şunu söylüyor: Doğal akışı bozmak, ritmi kırmak, hareketi kısıtlamak… İşte sanatın özü budur. Sanat, sınırsızlık değil; sınır içindeki ustalıktır. --- Kısaca özet Metin şunu savunuyor: Batı: Akışkanlık = güzellik Japon estetiği: Kısıtlama = güzellik Sanat: Doğayı olduğu gibi bırakmak değil, onu bilinçli biçimde sınırlamak ve dönüştürmektir.
"Hitler'in büyük adamlığını konuşma" çağı
İngiliz tayyareleri Berlin üstünde çok dehşetli bir uçuş yapmışlar. Buna herkes çok üzülüyor, fakat Hitler'in buna pabuç bırakmayacağını söylüyorlar. Keşke bu Hitler oturduğu yerde otursaydı da tayyareler öyle tepemizde kulak patlatmasalar diyorum. Herkesten Hitler'in çok büyük bir adam olduğunu duyuyorum. Sevgili kardeşim, yurtta sulh, cihanda sulh diye, ben hiç harp olmasın istiyorum. Fakat Hitler, Ulu Atamızı tanımadığı için ve O'nun ölümünün dünya için ne büyük bir kayıp olduğunu bilmediğinden olacak, böyle herkesi telaş içine sokuyor. Ne istiyor bilmem. Sözlerimi, ne mutlu Türk'üm diyene, diyerek bitirir,senin de bir Türk kızı olman sıfatıyla iki gözlerinden ve güzel yanaklarından öperim kardeşim. Bana, oradayken verdiğin oyalı mendili bir yadigâr olarak saklıyorum.
Sayfa 82·Kitabı okudu
mehmet ötegen
Bu tür yapıtların herşeyden çok zamana ışık tutması hasebiyle okunması gerektiğini düşünüyorum.
Bu kadar ucuz diyalog olur mu.
"Trisolaris dünyası beni yordu. Hayatta kalmak için verdiğimiz mücadeleden başka hiçbir şey için yaşadığımız yok." "Bunun neresi yanlış?" "Tabii ki yanlış olan bir tarafı yok. Varoluş her şey için öncelikli olması gereken bir olgudur. Ama hayatlarımıza bir bakın lütfen: Her şey hayatta kalma üzerine odaklanmış. Medeniyetin yaşayabilmesi uğruna bireylere karşı olan saygı tükenmiş durumda. Artık çalışamayan her birey ölüme mahkum ediliyor. Trisolaris toplumu aşırı otoriter bir yönetimin boyunduruğu altındadır. Yasa sadece iki sonuca sahip: Suçluluk ve masumiyet. Suçlu idam edilir ve masum serbest bırakılır. Benim için en dayanılmaz tarafları ise, manevi tekdüzelik ve kuruma. Ruhsal zayıflığın yol açabileceği her şey günah olarak ilan edilmiş. Ne edebiyatımız var ne sana- tımız. Hiçbir güzellik ve zevk arayışımız yok. Biz aşkı bile konuşamıyoruz. Liderim, böyle bir hayatın anlamı var mı?"
Sayfa 370·Kitabı okudu
Edebiyat
mehmet ötegen
Dünyalılar ve ihtirasları özlemleri bu ayakları gayet yere basarken uzaylıların Yeşilçam dan yeni gelmiş gibi konuşmaları hiç olmamış. Diğer iki kitabı okumak için hiçbir motivasyonum kalmadı