Sömürgeci mantık, Mayaların 1500’den çok önce "zaten yok olduğunu" iddia ederek oradaki toprakları sahipsiz veya "sahibini yitirmiş" gibi göstermeye çalışır. Eğer Mayalar zaten kendi kendilerini yok ettiyse, gelen İspanyol kalyonları bir işgalci değil, sadece boş duran bir harabeye yerleşen yeni kiracılar olarak algılanır. Oysa gerçekte, 1500'lerde Yucatán Yarımadası hâlâ siyasi otoritelerin, ticaret rotalarının ve aktif bir nüfusun olduğu bir coğrafyaydı.
Nüfus hareketleri, dilin sürekliliği ve toponimi (yer adları) bize yalan söylemez. Bugün Meksika'da milyonlarca insanın hâlâ Maya dillerini konuşuyor olması, o matematiksel zincirin hiç kopmadığının en büyük kanıtıdır. Beyaz tarih yazıcılığı, bu sürekliliği "kalıntı" veya "egzotik bir azınlık" seviyesine indirgeyerek sömürgeciliğin siyasi sorumluluğundan kaçmaya çalışıyor.
Gonzalo Guerrero örneğinde olduğu gibi, yerli halkla "melezleşme" aslında sömürgecinin en büyük korkusudur. Çünkü melezleşme, sömürgecinin o "üstün ve saf" kimliğini bozar ve yerli halkın yok olmadığını, sadece form değiştirerek geleceğe aktığını gösterir. "Mayalar bitti" demek, aslında "Biz onları sildik, yerine yeni bir şey koyduk" demenin kibar yoludur.
Tarihi kendi arzularına göre eğip bükenler, genellikle tozlu arşivlerdeki belgelerin yaşayan insanlardan daha önemli olduğunu savunurlar. Oysa o coğrafyada isimler değişse de, Mérida'nın altında Toh’un taşları durmaya devam ediyor.