Ünlü yazar Kristin Hannah, bir kitabın ön sözünde İkinci Dünya Savaşı ile ilgili gözlemlerini paylaşırken özellikle şu fikrinin üzerinde durur: "Bu savaş, iyilerin son kez iyi kötülerinse son kez kötü olduğu savaştır." Bu fikri düşündüğümde şu an yaşadığımız dünyaya göre yorumlamadan edemiyorum. Neyin iyi neyin kötü olduğuna karar vermekte bile zorlanan bir tarafa sahipken bütün bu ayrımları yapabilmek, son derece zor görünüyor.
Yarar ve zararın, özellikle de çıkarların ilişkisi söz konusu olan savaşlar, dünyanın dört bir yanını yüzyıllardır kuşatan kara bir gök kubbe misali, hayatımızın bir parçası olmaya devam etmektedir. Asırlar geçtikçe gerekçelerin sebebi, kullanılan metot ve araçlar binbir şekle girer. Çıkarlar, her geçen zamanda dayatılan sebeplere bir kılıf uydurularak, içine haklılık katılarak yol alır. Bu yolların ne kadar engebeli olduğunu görme şansımız, -umarım asla görmeyiz- şu yüzyılda olmasa da en azından okumak gibi bir şansa sahibiz. Okuyanı çeşitli ızdıraplara, sorgulamalara sürükleyecek insanlık dışı görüntüler olduğunu görmezden gelsek de aslında bildiğimiz şeylerden kaçmak için okumayı tercih etmeyiz savaş anılarını. Bir ders alınmasını öngörerek, umut ederek yaklaştığımız tarihî romanlar, bu bakımdan insana okuması bir kat daha zor gelir. Söz konusu İkinci Dünya Savaşı olunca bu zorluğu ilk tanıştığım romandan beri taşıyorum içimde. Hırsların kurbanı olan halkların yerinde kendimi bulamıyorum. Adeta empati gücümden yoksun kalarak, beni bu duygudan zorla kopararak sayfaları çeviriyorum. Son Durak romanı da bundan bir fark yaşamadığım ancak öncesine sahip bilgi birikimim sayesinde daha az sarsıntıyla hazmettiğim bir diğer savaş romanı oldu.
Bir çocuğun gözünden okuduğumuz Çizgili Pijamalı Çocuk'tan veya hayallerini gerçekleştirmek için saklanmak