Gökyüzü, o gece hiç olmadığı kadar parlaktı. Gümüş çizgiler halinde yeryüzüne düşen meteorlar, karanlığı bir anlığına aydınlatıyor; ama her ışık huzmesinin ardından ölüm kokusu yayılıyordu. İnsanlar başlarını göğe kaldırdıklarında büyülenmiş gibiydiler, oysa anlamamışlardı: Bu, gökyüzünün veda edişiydi.
Yeryüzü, her sarsıntıyla iç çekiyor, toprağın altındaki nefret kusuluyordu. Şehirler birer birer çatladı, dev binalar toz bulutuna dönüştü. Gaia uyanmıştı. İnsanlardan usanmış, yorgun düşmüş, bağışlayıcılığını terk etmişti. Yeryüzünde yaşayan her canlının kaderi, Perseid meteorları kadar keskin ve yakıcıydı artık.
Kaçanlar oldu, dua edenler, haykıranlar... Ama hiçbir çığlık yıldızları susturamadı, hiçbir dua Gaia’nın öfkesini yatıştıramadı.
İnsanlık bitti.
Son nefesler, toprağa karıştı. Gök yüzünü küller kapladı. Yeryüzü ise sessizdi artık… ama bu sessizlik bir huzur değil, bir ölüm sessizliğiydi.
Geriye kalanlar? Yalnızca örümcekler ve yılanlar.
Örümcekler, insan bedenlerinin içindeki sıvıyı emdikçe şeffaf ciltleri gerildi, gözleri siyaha büründü. Her biri, dev birer canlıya dönüştü. Ağlarını ölü şehirlerin arasında ördüler, kuleler onların tapınakları oldu. Yılanlar, karanlık tünellerden sürünüp çıkarken gözleri bin yıllık bir bilgeliği yansıtıyordu. Onlar hatırlıyordu. Adem’in sözünü, Havva’nın lanetini...
Ve işte, bir mağaranın dibinde, nefes kadar sessiz, bir çift göz açıldı.
İkiz bebekler. Biri kız, biri erkek. Yeni doğmuş gibiydiler, ama üzerlerine sinen şey yalnızca annelerinin süt kokusu değildi. Onlar, insanlığın son tohumuydu.
Yanlarında nöbet tutan, gözlerini hiç ayırmayan bir yılan vardı. Derisi koyu altın rengindeydi, gözleri gri, kadim... Onları kolluyordu; çünkü bu, onun borcuydu. Atalarının insanlığa ettiği yeminin son halkası, artık onun