Peki, dâhi çağı nedir? Ne zaman olmuştur?
Burada tıpkı Milanolu Bay Bosco gibi tümüyle gizeme bürrünmeliyiz ve sesimizi alçaltıp fısıltıyla konuşmalıyız. Yüzümüzdeki çok anlamlı gülümsemelerle akıl yürütmelerimizi belirlemeli ve tartıya gelmeyen şeylerin narin maddesini bir tutam tuz gibi parmaklarımızın arasında ufalamalıyız. Kimi zaman, sahte mallarını abartılı el kol hareketleriyle göstererek görünmez dokumalar satan tüccarlara benzersek bu bizim suçumuz değil.
Peki, bu dâhi çağı olmuş mudur, yoksa olmamış mıdır? Buna yanıt vermek güç. Hem evet, hem hayır. Çünkü sonuna kadar olmayacak bazı şeyler vardır ve olayların içine sığdırılmayacak kadar büyük ve mükemmeldiler. Sadece olmayı deniyorlardır, gerçeğin zemininin kendilerini taşıyıp taşımayacağını deniyorlardır.
Gerçekliğin kırılmasıyla bütünlüklerini yitireceklerinden korkarak sürekli geri çekilirler. Eğer sermayelerini bölerlerse, bedenlenme sırasında şunu ya da bunu yitirirlerse çok geçmeden, özvarlıklarını kıskançlıkla geri alırlar, yeniden bir araya toplarlar, yaşamöykümüze girer, beyaz lekeler, kokulu alameti farikalar bırakırlar geride; sonra yaşamın dolgunluğu artar, durmaksızın kendini tamamlayıp bizi zaferle mest ederken, gecelerimize günlerimize kocaman adımlarla yayılan, meleklerin çıplak ayaklarının solmuş gümüş rengi ayak izlerini de bırakırlar.
Ancak, bu bütünlük bir anlamda bölük pörçük bedenleşmelerin her birinde tam ve yekpare olarak yer alır. Burada temsil olgusunun ve varlığının vekilinin olayı ortaya çıkacaktır. Bu olayın kaynağı, çevresi ufak ve değersiz olabilir, ancak göze yaklaştırınca, tam ortasında sonsuz ve parlak bir perspektif açılabilir, daha yüce varlık, burada bu sayede de kendini ifade etmeye çalışır ve ateşli bir biçimde parlar.
İşte biz de bu göndermeleri, bu dünyevi