• Gelecek sanki sise bürünmüştü, öyle gözden saklıydı.
  • Ailemden sık sık mektup alıyordum, ben de ara sıra birşeyler yazıyordum. Geri çekilmemize rağmen, zaman zaman savaştığımızı, bir süre sonra bütün gücümüzle toplanıp saldırıya geçeceğimizi ve o zaman düşmanları ezeceğimizi falan yazıyordum. İnsan daha ne yazabilir? Mide bulandırıcı bir devirdi, mektup yazmak insanın içinden gelmiyordu. Ben, dokunaklı şarkılar çalıp insanların duygularını sömürenlerden değilim ve salyası akan, her gün olup biteni karılarına, sevgililerine yazan, ağlarken akan sümüklerini mektup kağıdına bulaştıran­lara katlanamam. Bir de savaşta, günün birinde öldürüleceklerini, bunun dayanılmaz, zor bir şey olduğunu yazarlar. Geride kalan kadınlarımız ve çocuklarımızın da savaşın içinde olduğunu anlamak istemediğinden salyaları akan, herkesin, kendilerine acımasını isteyen, sızlananlara elbise giymiş kancık köpek denir. Bu karakterdeki insanlara her yerde rastlanır. Kadınlarımızın ve çocuklarımızın bu ağır yük altında ezilmemeleri için onlara güç vermemiz gerekmez miydi? İşte ezilmediler, ayaktalar! Ama bu alçak, gözü yaşlı adiler acıklı mektuplar yazarak emekçi kadınlarımı­zı ayakları altında kütük ezer gibi eziyorlardı. Böyle acıklı bir mektuptan sonra o zavallı kadın perişan oluyor, çalışamaz hale geliyor. Hayır! Eğer sonuna kadar sabretmek, her şeye katlanmak gerekiyorsa, katlanacak­sın, yoksa, erkekliğin askerliğin ne işe yarar. Ama, mayanda kancıklık varsa erkek elbisesi giyeceğine büzgülü etek giy ki cılız bacakların görünsün, sonra, cephe gerisinde karıya benzemek için pancar tarlasında zararlı otları ayıkla, ya da inek sağ, cephe zaten pislik dolu, böyle kancığa hiç gerek yok orada.
  • İyi bir kıza rastlamıştım. Sessiz, neşeli, iş bilir ve akıllı. Bana fazlaydı doğrusu. Yaşamı daha çocukluğunda anladığı karakterinden belliydi. Dışardan birisi için gösterişli sayılmazdı, ama ben ona yakındım ve gözünün içine bakıyordum. Bana göre dünyada ondan daha güzel, daha hoş birisi yoktu ve olamaz da.

    İşten yorgun argın dönerdim bazen, şeytan gibi çarpardım herkesi. Kaba kaba konuşurdum, tek bir yanıt bile vermezdi. Anlayışla, sessizce, nasıl sakinleşti­receğini bilemeden, yetersiz kazancımızla güzelim yemeğini hazırlardı. Bu hali beni yatıştırırdı, sonra onu kucaklar ve:

    - Affet, sevgili İrinkam, küstahlık ettim, fabrikada işler canımı sıktı bugün, anlıyorsun değil mi? derdim. Huzurumuz sağlanmış olurdu yine, ruhum sakinleşirdi. Çalışan insan yaşamında bu huzur ne anlama gelir, bilir misin, kardeşim? Sabahleyin fişek gibi kalkar, fabrikaya giderdim, gözümü kırpmadan çalışıp her işi becerirdim! İnsanın akıllı bir karısı, hayat arkadaşı olması işte bu demektir.
  • Uzun süre konuşmadan sert sigaralarımızı içtik. Çocukla nereye gittiğini, yolların çamurla kaplı olduğu bu mevsimde yolculuğa çıkmasının nedenlerini sormak istedim, ama o benden önce davrandı:

    - Savaş boyunca hep direksiyon mu salladın?
    - Hemen hemen.
    - Cephede miydin?
    - Evet.
    - Cephede benim de anamdan emdiğim süt burnumdan geldi, kardeşim.

    İri, siyah ellerini dizine koydu, sırtı kamburlaştı. Adama bir göz attım, içim burkuldu. Siz, üzerine kül serpilmiş duygusu veren, durgun, öldürücü bir acıyla dolu olduğundan bakmaya cesaret edemeyeceğiniz gözler gördünüz mü hiç? Bir rastlantı sonucu karşılaştığım adamın gözleri işte bu cinstendi.

    Çitten kuru, eğri bir dal koparıp bir süre dalgın dalgın kum üzerinde gezdirdi, birtakım karışık şekiller çizdi, sonra yeniden konuşmaya başladı.

    -Bazen, gece uyku tutmadığında, boş gözlerle karanlığa bakıp düşünür insan! "Yaşam beni böyle niye yıktı? Niye bu kadar perişan etti?". Bu soruya ne karanlık yanıt verir, ne de açık, pırıl pırıl bir güneş ... Yanıt beklemek de boşuna!
  • Mezarları otlar nasıl bürürse zaman da öylece acıyı sarar.Rüzgar gidenlerin izlerini nasıl silerse zamanda öylece, sevdiklerinin dönmesini boş yere beklemiş olanlarla hep boş yere bekleyecek olanların müthiş acılarını ve anılarını alır götürür.Çünkü insan ömrü kısadır.Ve çimleri çiğnemek için dünyada hiç kimseye çok uzun bir zaman bağışlanmamıştır. (Durugun Don 2.cilt)
    Mihail Şolohov
    Sayfa 221 - Sosyal Yayınları
  • "Yahudi misin diye soruyor, sen istediğin kadar hayır demekte inat et, dinleyen kim? İnsana, 'çık sıradan' diyorlar ve işini bitiriyorlar."

    "Esirken çektiklerimi anlatmak, bana onları hatırlatmaktan daha acı geliyor. Orada çektiğin orada tahammül ettiğin tabiat dışı acıları ve bu kamplarda ölünceye kadar işkence çekmiş arkadaşlarını tekrar düşündüğün zaman yüreğin göğüs kafesinden gelip boğazına tıkanıyor ve orada çırpınıyor. Nefes almakta güçlük çekiyorsun."

    "Beni neden istediğini sormaya lüzum yoktu. Canıma okumak içindi. Bunun ne demek olduğunu anlayan arkadaşlarıma veda ettim, içimi çektim ve yürüdüm. Avludan geçtim, yıldızlara baktım,onlara da veda ettim."

    "Son iki sene içinde insan gibi muamele görmeyi unutmuştum. Bak ağabey, sana söyleyeyim ondan çok daha sonra hatta bugün bile ne zaman bir üst karşısına çıksam sanki beni dövecekmiş gibi, omuzlarımı kaldırır,başımı arasında saklamak isterim.Alışkanlık meselesi. Onlar faşist kamplarında bizi böyle alıştırmışlardı."
  • "Bazı geceler uyku uyumadığın ve gözlerini karanlıkta açıp hiçbir şey görmeden baktığın zamanlarda kendi kendine sorarsın: Niçin hayat beni bu kadar yıktı,hangi suçum için beni cezalandırıyor, bu soruma hiçbir zaman bir cevap bulamadım. Ne karanlıkta, ne gün ışığında, zaten bir cevap da beklediğim yok ya ! "
    "Memlekette kalan babam,annem,küçük kız kardeşim açlıktan öldüler, yalnız ben kaldım. Ailemden birini bulmak için bütün dünyayı dolaşabilirdim.Hiç kimsem kalmamıştı, bir kendim bile yoktu."
    "Üstlerimiz trene binmek komutunu verdiler,birdenbire göğsüme düştü,boynuma asıldı,sonra yıkılan bir ağaç gibi titremeye başladı Çocuklar ona anlatmaya çabaladılar, ben de öyle, fakat hiçbir şey fayda etmiyordu. Başka kadınlar kocaları ile, oğullarıyla konuşuyorlardı, benimki bana yapışmıştı, tıpkı dalda bir yaprak gibi ve sadece titriyordu, bir söz söylemiyordu."

    "İki kere yaralandım. İkisinde de hafif yaralar almıştım. Birincisinde kolumdan ikincisinde bacağımdan. Birincisi uçaktan atılmış bir kurşunla, ikincisi de bir obüs parçasıyla olmuştu. Kamyonumu kalbur gibi delik deşik etmişlerdi, ama ağabey,ben her zaman kurtuluyordum. Günün birinde o kadar iyi kurtuldum ki nihayet iflahımı kestiler, yani beni esir aldılar."

    "Kendi kendime 'işte ölümüm yaklaşıyor' dedim, doğrulup oturdum. Sonra kalktım, yattığım yerde ölmek hoşuma gitmiyordu. Birkaç adım yaklaşınca içlerinden biri omuzundaki kayışını indirdi otomatik silahını eline aldı. Bak ağabey,insan ne tuhaftır, içimde ne korku ne panik kaldı, hangi tarafımı kalbura çevirmesinin bence çok önemi varmış gibi yalnız kendi kendime 'şimdi kısa bir yaylım yapacak,ama acaba başıma mı nişan alacak yoksa göğsüme mi?' diye sordum."