Osmanlı devletinde başlatılan ve Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar gelen, çiftçinin ve köylünün üzerinde bir büyük yük teşkil eden 'Aşar' vergisinin kaldırılmasına rağmen ağalık düzeni ve topraksızlık yüzünden köylünün yaşam şartlarında bir düzelme sağlanamıyordu. Ülkede üretimi artırmak ve köylüyü kalkındırmak ihtiyacına karşılık Toprak Reformu Yasası düşünülmüştü.
Milli Şef döneminde bu yasa tekrar gündeme geldi. Çiftçiyi topraklandırma kanunu 14.5.1945 tarihinde çıktı ve 15.6.1945'de 4753 sayılı Resmi Gazetede yayınlandı. Bu kanunun en önemli ve devrimci tarafı hiç şüphesiz 17. madde idi: "Topraksız veya az topraklan olan ortaklar ve kiracılar veya tarım işçileri tarafından işlenmekte bulunan arazi, o bölgede 39. madde gereğince dağıtılmaya esas tutulan şartlarıyla yukarıda yazılı çiftçi ve işçilere dağıtılmak suretiyle kamulaştırılır. Sahibine bırakılacak arazi 15 dönümden aşağı olamaz. Bu madde hükmünün uygulanmasında 15. ve 16. madde hükümleri işlemez. Geçici mevsim işçileri hakkında bu hüküm uygulanamaz."
Il. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'nin çektiği sıkıntılarla diğer ülkelerin çektiği sıkıntılar karşılaştırıldığında Milli Şef İsmet Paşa'nın şükranla anılması gerekir. Milyonlarca insan ölmüş, Avrupa ülkelerinde ekonomi çökmüş, kentler yerle bir olmuştur. Türkiye'nin savaşa dahil olması için birçok ülke baskı yapmış hatta 30 Ocak 1943'de İngiltere Başbakanı Winston Churchill gizlice Adana'ya gelip İsmet Paşa ile görüşmüştür. Ülkemizi bu savaş belasından ustaca koruyan, bunun için gerekli tedbirleri almak üzere tasarruf yoluna giden İsmet Paşa, bütün bunlara rağmen karşı devrimciler tarafından ülkeyi aç bırakmakla suçlanarak yıpratılmaya çalışılmıştır.
"İsmet Paşa ülkeyi aç bıraktı" suçlaması getirenlere sormak gerekir: Tüketimi azaltma yoluna gitmek, gıda stoku yapmak, askeri gücü en yüksek noktasına çıkarmak yani ülkeyi dışarıdan gelmesi muhtemel bir saldırıya karşı hazırlıklı hale getirmek, bir asker ve devlet adamına yakışır öngörülü bir siyaset değil de nedir? Bu topraklar, daha yirmi yıl önce düşman çizmeleri altından kan ve can pahasına kurtarılmamış mıdır? İşte bunun bedelini ödemiş olan bir halkın temsilcileri, bir Dünya Savaşı şartlarında da genç devleti savunmak için gereğini yapmasını bilmişlerdir.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
“‘Burada tecavüz milli spor,’ dedi şef öfkeyle. Ve suçlular asla cezalandırılmıyordu: Şikâyette bulunduğunuzda neredeyse bir dava bile açılmıyordu, özellikle de kurbanlar alt tabakadan olduklarında.”
Sıfır, o zamanki Başbakan Saraçoğlu Şükrü'ye yazdı-ğım ikinci açık mektupla fena halde sarsıldı. Parti grubunda da sert hücumlara uğradı. Hatta o gece sabaha kadar düşünüp sigara içmekten zehirlendi. Çünkü bir yandan "ah ebedî şef, millî şef diye dalkavukluk etmek, bir yandan da bu iki şefi nazmen hicvettiği için mahkûm edilen Sabahattin Ali'yi himaye etmek hiçbir suretle tevil olunur şey değildi. Bu darbeyle sersemleyen Sıfır ilk is olarak Sabahattin Ali'yi benim aleyhimde dâva açmağa kışkırttı. Arkasından da Boğaziçi Lisesi'ndeki öğretmen-liğime son verilmesi için bu lisenin müdürüne bir kâğıt yazdı. Sabahattin Ali, dâvayı Sıfırın ve Falih Rıfkı'nın kışkırtmasıyla açtığını gerek savcılığa, gerekse Orhan Şaik'e söylemiştir.
Sabahattin'le olan duruşma sırasında, 3 Mayıs 1944 günü yapılan Ankara nümayişi, ona beklediği fırsatı verdi. Hem Türkçülüğün, hem de şahsımın düşmanıydı. Bir taşla iki kuş vuracaktı. Üstelik, nümayiş, hâdisesini istedikleri kalıba sokup anlatmak için iki de müttefik bulmuştu: Falih Rıfkı ve Ankara valisi Nevzat. Birincisi şahsen bana, ikincisi de Orhan Şaik'e düşman olduğu için birleştiler ve Türkçülere karşı bir Haçlı seferi tertip etti-ler. Öteki müttefikleri Sabit Noyon, Kâzım Alöç, Ahmet Demir, Cevdet Erkut, Yusuf Ziya Yazgan, Şinasi Turga (veya Tolga), Sait Köçek (veya Koçak) vesaire idi.
3 Mayıs 1944 nümayişini Devlet Reisine bir Nazi ihti-lâli şeklinde anlatanların başında "Sıfır" vardır. Çünkü Çankaya köşkünün davetsiz misafiri olduğu gibi polis tahkikatı yapıldığı sırada Ankara Valiliğine ve Emniyet Müdürlüğüne gelerek tahkikatla ilgilenen, hatta bazı sanıklara sorgu bile soran yine odur. Usul ve kanuna göre polis tahkikatı gizli yapılır. Ona kimse karışamaz. Böyle olduğu halde Sıfır bu işlere karıştı. Ve merhum reisi-cumhur başyaveri
Cumhuriyet Halk Partisi Kongresi, 26 Aralık 1938 tarihindeki olağanüstü toplantısında Atatürk'e 'Ebedi Şef unvanını verdi. Yaşamı boyunca partinin başkanı olarak kalacağı ilan edilen İnönü'ye de 'Milli Şef denildi.
Sayfa 602 - Remzi Kitabevi- İkinci kez okunmakta.·Kitabı okudu