Veba Geceleri’ni bitirdikten sonra içimde kalan his, büyük bir hayal kırıklığı oldu. Orhan Pamuk, 1901’de hayali Minger adasında patlayan veba salgını üzerinden Osmanlı’nın son dönemini, karantina tartışmalarını, milliyetçilik kıvılcımlarını ve Doğu-Batı ikilemini anlatmak istemiş. Malzeme zengin ama roman, maalesef şişirilmiş, savruk ve sıkıcı bir hale gelmiş.
Kitabın en büyük sorunu uzunluk ve tempo. 500 sayfa boyunca gereksiz detaylar (gül suyu kokuları, bubo tasvirleri, sokak betimlemeleri, pastalar) romanı boğuyor. İlk bölüm merak uyandırsa da orta kısım tarih dersi ve tekrarlarla ağırlaşıyor. Polisiye unsurlar ise yeterince geliştirilmeden unutulup gidiyor.
Karakterler silik ve işlevsel olmaktan öteye geçemiyor. Pakize Sultan ile Doktor Nuri’nin ilişkisi üzerinden bilim-gelenek çatışması anlatılmak isteniyor ama derinlik yok. Diğer figürler de birer temsilden ibaret: biri milliyetçi, öbürü Abdülhamitçi… Hiçbiri ete kemiğe bürünmüyor. Camus’nün Veba’sındaki insani acı ve ahlaki ikilemleri burada arıyorsunuz, bulamıyorsunuz.
Temalar kâğıt üzerinde ilginç (salgın, modern devlet oluşumu, din vs. akıl) ama romanda yüzeysel ve yer yer küçümseyici kalıyor. Üstkurmaca oyunları hikâyeyi kesintiye uğratmaktan başka işe yaramıyor. Dil, Pamuk’un klasik uzun cümlelerine hapsolmuş; bazen güzel imgeler çıksa da çoğunlukla yorucu.
Kısacası, Veba Geceleri Pamuk’un en zayıf romanlarından biri. Potansiyeli yüksek bir konu, yeterince derinleştirilmeden uzun ve tekrarlı bir metne dönüşmüş. 300 sayfada bitseydi çok daha etkili olabilirdi. Tarih ve salgın meraklıları için bazı kısımlar ilginç gelebilir ama genel okuma deneyimi ağır ve tatmin etmiyor. Tavsiye etmiyorum; Pamuk hayranı değilseniz rahatlıkla atlayabilirsiniz.
Bitirdiğimde “Bunca sayfaya rağmen neden bu kadar az şey