Sen ve ben şu anda, 'direksiyonda olmanın bilinci' kavramı üzerinde anlaşmış bulunuyoruz. Bu bilince sahip kişinin belirli 'bilgi', 'beceri' ve 'sorumluluk' sahibi olması gerekir. Eğer insan gibi yaşamayı önemsiyor ve ciddiye alıyorsak bu bilgi, beceri ve sorumlulukları da önemseriz. Yaşamın gerçeği bunu gerektirir.
en sefil, en sıradan birine demiryolu bileti satmak gibi bayağının bayağısı bir görev verin; bilet almaya gittiğinizde bu sefil yaratık bir anda size sanki Jüpiter'miş gibi bakma hakkını görür kendinde: "Sana bir gücümü göstereyim de gör!.." der gibidir.
Haksız yere sana öfkeyle, hakaretler ederek bağıran, kırmızıya dönmüş bir müşteri/patron karşındayken; sen de onlara o aynı asık suratla, aynı bağırışla, o ilkel hayvan savunmasıyla (tepkiyle) karşılık verirsen, o yangına benzin dökmüş olursun ve kavga devasa bir krize dönüşür. Ancak sen tam o kriz anında, amigdalan alarm verirken ve içinden o an, onların yüzüne bağırıp odayı terk etmek, o insanları boğmak gelse bile büyük bir ustalıkla, saniyeler içinde derin bir nefes alıp yüzüne o sakin,o anlayışlı, o içten ve sarsılmaz tebessümü (o 'mış gibi' asil maskeyi)takarsan, dış dünyada tam olarak ne olur biliyor musun?
Bu tiyatro kelimenin en dar anlamıyla hayali bir dünyadır. Bir yandan dış dünyadaki, kendisi de bir ilüzyon olan, "-mış gibi"nin sahnesi "gerçek" tiyatroyu hatırlatır. Diğer yandan ise "içerideki", gerçek olan, fakat dışarıdaki gerçeklikle özdeş olmayan dünyada gerçekleşir. Sonuç olarak "içerideki" ilüzyon "dışarıdaki"nden farklıdır. Her şey yıkılır: Gerçeklik ilüzyon (bir kabus), gerçekliğin ilüzyonu izlenimini verir. Tiyatro sahte bir tiyatroya dönüşmüştür. Ya da Hans G. Adler' in açıkça belirttiği gibi: "Kelimenin gerçek anlamıyla gerçeklik çılgındı."