youtube.com/watch?v=tfp_ZRY...
Hayvan sever, daha çok da kedi sever.
Kediler asla dağınık değildir, her şey onların istediği yerdedir.
Fazla kitap yoktur, az raf vardır.
Hakan GündayKinyas ve Kayra
Ansızın gitimişti. Ne haber vemişti… Ne de mektup bırakmıştı. Kayra ise tek başına kaldı. Ama şimdi yıllar sonra boş bir bodrum katında, loş bir lambanın altında, sessizlikten daha gürültülü bir yüzleşmenin eşiğindeydiler. Pas kokulu, rutubetli, nefesin bile yankılandığı bir bodrum katındaydılar. Terk edilmiş bir apartmanın bodrumunda, geçmişin ayak izlerinde Kayra’ya eşlik eden elindeki silah ile.
“Kaçmadım Kayra, sadece gömüldüm. Kendime.”
“Ne zaman kaçan biri kaçtım der ki zaten? Hep bir bahane, bir felsefe, bir ben kendimi arıyordum saçmalığı. Sadece gitmiştin beni geride bırakarak.”
“Çünkü sen hayatta kalıyorsun Kayra, ben ise her an biraz daha ölüyordum.”
“Ölmeyi ben de istemiştim. Ama birlikte ölecektik unuttun mu? Sen beni yalnız bıraktığında ölüm bile anlamını kaybetti.”
“Ben korktum, hem senden hem kendimden. Ben ikimizden korktum Kayra. En çok da ikimizin birlikte kurduğumuz o anlamsızlıktan korktum.”
“Biz zaten anlam aramıyorduk! Biz yıkıyorduk, isyan ediyorduk! Ne oldu? Git gide bir bankada işe falan mı girdin yoksa?”
“Gittim denedim, normal olmaya çalıştım. Eski adıma kavuştum, normal olmaya çalıştım ama sabahları uyandığımda aynada senin bakışını gördüm. Kulaklarımda bana seslenişini duydum. Sen ise benden hiç gitmedin Kayra.”
“Ben sana küfür etmedim biliyor musun? Çünkü küfür edince sanki seni unuturum sandım. Ama seni unutmamak sana en büyük küfrümdü.”
Kinyas sigara yakmıştı. Mavi dumanları önce havada sonra duvarda geçmişi çiziyordu. 8 seneyi ahenkli dalgası resmediyordu ikisine ve ikisi de bir nefes arası kadar durup mavi dumanların çizimlerini izliyordu.
“Şimdi buradayım. Gitmedim. Gittim ama döndüm. Gitmeyeceğim, birlikte yanalım yakalım istiyorum.”
“Hayır, artık birlikte yanmak yok. Artık ya ben seni yakarım ya da ikimiz
Kinyas Hâkim Karşısında
Hakan GündayKinyas ve Kayra
Bu defa duruşma salonunda olan Kinyas’tı. Kendi adı ile çağrılmasına Kayra kadar içinden tepki vermemiş, verdiği karar sonrası artık alışmıştı kendi adına. Kayra’nın yeni kalktığı sandalyeye oturdu. Birazdan kendi savunmasını verilmesi istenecekti. Kaç dakika sonra ya da kaç saniye sonra olacağını kolundaki saati ile hesaplayacaktı. Artık zamanı takip ediyor, her bir yaşadığı olayların da enstantanenin de zamanını tutuyordu. Kayra gibi yumruk atmayacak ama boğacaktı herkesi cümleleriyle. Belki de deliliğe dair nazik bir itiraf yapacaktı. Bunu biliyordu bunu düşünüyordu. Kulağında kendisine yapılan o seslenmeyi duydu yine “Kinyas?”. Bu sefer zamanıydı bu seslenmenin, etrafına baktı belki de bu sefer tek kendisi değil herkes duymuştu bu seslenişi. Hakim kürsüde, savcı dosyada sayfa çeviriyor. Salon ise sessiz değil, çünkü Kinyas’ın bakışı sessizliği bile rahatsız ediyor.
“Sayın hâkim…
Bana neden buradayım diye sormayın.
Çünkü ben de size neden dışarıdasınız diye sormuyorum.
Siz beni “Toplumsal düzene karşı tehdit” olarak görüyorsunuz.
Peki size bir şey sorayım:
Bu düzenin neyine tehdit olmak istedim.?
Öldürenlere ceza indirimleri,
Susturanlara makamlar,
Aldatılanlara “Görmezden gel” denilen bir düzene mi?
Ben kimseyi öldürmedim.
Ama kimsenin yaşamasını da istemedim.
Çünkü bu yaşam… Sadece kalp atışı değil.
Ve sizinki sadece ritim. Ruh değil.
Ben bir sistem düşmanı değilim.
Ben bir sistem kurbanı da değilim.
Ben, sistemin olmayan boşluğuyum.
Ve siz, o boşluğu yargılama çalışıyorsunuz.
“Suç işlemişsin” diyorsunuz.
Gençken devleti.
Büyüyünce ise kendimi.
Şimdi ise hiçbirine inanmıyorum.
Ama en çok da adalete inanmıyorum.
Çünkü adalet dediğiniz şey…
Kimin elinde tuttuğuna göre değişen plastik bir teraziden ibaret.
Peki cezaya hazır
Hakan GündayKinyas ve Kayra
İsmi söylenmişti. Kaç sene olmuştu kendi adının söylenmediği. Birkaç gündür resmi işlemler için söyleniyordu, şimdi ise mübaşir tarafından bağırılarak, açık açık kendi adı söylenmişti. Duruşma salonuna girdi, kendine ayrılan alana oturdu. Avukat sustu. Hakim bekledi, savcı kıpırdadı. Kayra kalktı ayağa, elleri cebinde. Neden olmasındı ki cebinde. Üzerinde lekeli bir tişört. Gözlerinde ne pişmanlık… Ne de korku. Konuşmaya başladı.
“Hakim Bey…
Siz bana neden buradayım diye soracaksınız.
Ben de size diyeceğim ki:
Burada olmamın sebebi adalet değil, sizin düzeniniz.
Suç mu işlemişim.
Evet.
Kime göre?
Size göre.
Ben sabah kalkınca “Bugün kimseye zarar vermeyeyim” diye dua etmiyorum.
Çünkü ben dua etmeyi küçükken bıraktım.
Tanrı yoktu. Vardıysa da anneme yardım etmedi.
Siz sistemin beni ezmesini izlediniz.
Sonra kalkıp benim nasıl tepki verdiğime kızıyorsunuz.
Siz kibriti çaktınız, ben sadece yangını izledim.
Şimdi burada pantolonunun ütüsüne güvenen adamlar bana “Topluma zararlısın” diyor.
Hadi oradan.
Toplum dediğiniz şey zaten benim gibi adamlardan kaçmak için inşa edildi.
Siz beni hapishaneye koyacaksınız.
Peki sonra?
Ben orada da Kayra olacağım.
Siz dışarıda “normal” yaşarken, ben hücrede özgürleşeceğim.
Peki pişman mıyım?
Hayır.
Çünkü pişmanlık, hatayı kabul etmektir.
Ben hata yapmadım.
Narin, Müslime, Leyla, Ceylin, Ecrin, Irmak, ikra...
Değişen yıllar oldu ama kaderleri ve sonları aynı, ülkenin adalet sistemi, toplumun ahlak yapısı kalmadı.
Saçının teline kıyılmayacak çocukların canına kıydınız
“Çaresizlik, umutsuzluk değil, umutların tükenmesidir. Umutsuzluk ise çaresizliğin kabul edilmesidir.”
Bazen alışmak zorunda kaldığımız şeylerle başa çıkmak için içimizde büyük bir direnç olabilir. Alışmak, bazen sadece bir çözüm yoludur, ancak gerçekten içselleştirmek ve kabullenmek farklı bir süreçtir. İnsanın esnekliği ve uyum yeteneği şaşırtıcıdır, ancak bazen bu süreç zorlayıcı olabilir.