"Şunu öğrenmelisin: Sen hiçbir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur."
Özlü’nün ölümünün ardından yayınlanan ve Berlin’de yaşadığı döneme ait anılarını içeren Kalanlar, hiçbir kalıba sığmayacak türden bir kitap. Bütün hayatının izleri var satırlarda. Deliliğin sınırlarında gezen, kendi dilini, kültürünü sorgularken içinde bulunduğu bambaşka kültüre olan yabancılığını da akıcı bir şekilde aktaran, varoluşsal debelenmelerin içinde bir kadın. Nereden geliyorsun? sorusuna “Bana yabancı olan ana-babadan. Bana yabancılaşan bir ana dilden. beni sevindiren ve ürküten bir doğadan. Acı çektiğim, kaçmak istediğim bir ülkeden,” diyor. Kitabın büyük bir kısmı Almanca yazılmış ve sonradan Türkçeye çevrilmiş. Hayatı cebelleştiği ikilemlerle geçtiği belli Özlü’nün. İkinci dünya savaşının travmaları, çarpık aile hayatının izleri, aidiyetsizlik kokuyor sayfalar buram buram. Tuhaf hisler yaratan, yoğun ve üzerinde uzun süre düşündürecek ama maalesef kendisi çok kısa olan bir eser.
Bu, Umay Umay'ın okuduğum ikinci kitabı. İlk okuduğum Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli kitabından sonra bu kitabı çok aradım. Çünki insan her mısrada kendini ve kendinden bir parça bula biliyor. İçine düştüğümüz boşlukları, yalnızlığı, kırılmışlıkları, öfkeyi, aşkı. Şarkıları eşliğinde kitabı okumak da ayrı bir haz. Okuyun, dinleyin, hissedin. Aslında çok fazla bir şey söyleyerek spoiler vermek istemiyorum. Yine harika bir şiir kitabı.
Umayın sözleriyle bitirmek istiyorum:
"Cevapsız olan sorular değil, ağrı. Cevapsız olan soru yok. Kelimelerle olan her şey beni çok ilgilendirir. Her şeyin kelimesi var sanırım, buna inanırım. Hele boş duvarların; içinde hiç kimsenin olmadığı duvarla konuşurum. Sevmek bile söz kültürü gibi. Sözün lekesi vardır. Yaz yazabilirsen, sil silebilirsen."
Bu saatte hala enkazdayiz. İnsanlar akin akın buraya geliyorlar. Ayakta duracak takatim kalmadı. Uyuyacak yerim yok zira koşuşturmada bizi getiren aracı kaybettik bulusamiyoruz iki saattir. Ekip yorgun geri hizmette ben olduğum için yürürken yazabiliyorum. Tüm bunlari telefon başında şöyle yapsınlar böyle yapsinlar devlet nerede diyenler için yazıyorum. Kıyametin olduğu yerde hiçbir şey kalmiyormus. Bunu yazabiliyorsam da devlet var olduğu için yazabiliyorum. Duanızı eksik etmeyin
Yıllarca "şiir okumayı değil, dinlemeyi seviyorum" diyerek kendi kendimi mahrum etmişim kendi kitaplarımı okumaktan. Evet, bu kitabın yazarı Şükrü ERBAŞ olsa da aynı zamanda benim kitabım. Çünkü şiir çoğu zaman şaire değil, onu hissedene aittir!
Edebiyatın bu en süslü, narin, duygu dolu dalına olan negatif yaklaşımım aslında şiirden çok şairlerle alakalıydı. Öyle ılık, öyle saçma, öyle niyetini aşan şair bozuntuları gördüm ki, rahmetli babamın bile amatör şairlik yaptığı ve anneme olan aşkını ölümsüzleştirdiği ekteki kitabını değil ama özel yapılmış ajandasını görünce ve içindekileri okumama "bizim özelimiz" diyerek izin verilmeyince yıllar boyunca babamı da sözcüklerle kadın avlayan çakma şair olarak yargılamıştım. Halbuki babamın o saf duygularıyla anneme yazdığı satırları şimdi okurken ve hatta ben doğmadan önce "Çağlayanıma" şiir-mektup tarzı yazısını 40 sene sonra ilk kez okurken hıçkıra hıçkıra, böğüre böğüre ağladım aynı zamanda da kahkahalar attım. Ve en az babam kadar samimi ve adam şairlere ve onların şiirlerine bir şans vermek istedim. 40 sene sonra babamın yazdıklarını okumamın sebebi ise annemin "bizim özelimiz" diyerek asla ajandanın sayfasını açtırmamasıydı. Baba gidince özel de gitti demek. Ve bir miras gibi 51 (elli bir) senelik defter açıldı, 51 sene beni yaşlandırdı. Benden daha gençsin şu an Baba...
Sonra "hayatın neden arabesk" diyorlar. Benim kaderim arabesk kaderim! En sevdiğinin en sevdiğine ve sana yazdıklarını o en sevdiğini kaybedince okumak, sayfaları sevmek, defteri kucaklamak, hatta onunla uyumak sadece Yeşilçam'da ve yarı absürt Türk filmlerinde mi olur sandınız?
Evet, amacını aşan ve Edebiyatın bu en güzel dalını saçma sapan amaçlarına hizmet için kullanan çakma üçüncü sınıf playboyumsu şairlere inat iyi ki Şükrü baba ve daha