Rivayete göre Bizim Yunus, hayatı boyunca üç bin manzume yazmış. Daha sonra, bazı Yunus hayranları tarafından bunlar bir deftere kaydedilmiş ve elden ele dolaşır olmuş. Nihayet bir gün, Molla Kasım’ın eline de tutuşturulmuş. Bizimki “Şiir okumak için, öyle her mekân ve zaman uygun değildir. Elbet ki dem gerek, hemdem gerek.” diyerek torbasını bıldırcından, patlıcandan; helvadan, peynirden; armuttan, peksimetten bilumum azıkla doldurmuş, Yunus Divanı’nı da pekmez dolu kabakçenin altına sıkıştırıp bir ırmak kenarına postu sermiş. Azıklarını pişirmek için bir ateş yakıp, çimenlerin üzerine sırt üstü yayılmış. Bir yandan alevlerin çıtırtısı, diğer yandan ırmağın şırıltısı… “Tamam” demiş, “işte şimdi şiir okunacak vakittir.”
Bir tane okumuş, dudak bükmüş; “Vaiz misin mübarek!” demiş, hemen yırtıp atmış suya. Başka bir tane okumuş, burun kıvırmış, “Fazla doğrucu bu dâhi!” deyu atmış onu da ateşe. Gel keyfim gel! Bir suya; bir ateşe derken iki bin sayfa eriyip gitmiş elinde. İşte tam o sırada, birden gözleri fal taşı gibi açılıvermiş. Meğer Yunus, onun adına da bir beyit yazmışmış. Şöyle:
Derviş Yûnus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sıgaya çeker bir Molla Kasım gelir
Molla bunu okuyunca tevbe etmiş, kendisinin cahilliği kadar Yunus’un ermişliğini de bihakkın anlamış ama olan da Yunus’un iki bin şiirine olmuş. Mamafih, Yunus’un o iki bin şiiri yine de boşa gitmemiş; binini sularda balıklar, binini de gökte melekler, okur dururlarmış.
Modern Molla Kasım’lara bakarak, büyük büyük atalarının gösterdiği bu insaf ve pişmanlığa rahmet okumak, müstehap olur sanırız.