Bu kuyu, olduğu haliyle insan yaşamının en baştan beri hep hayatta kalma [varlığını sürdürme] olduğunu ifade eder. Temelde, kendini anımsama biçimini alır. Anda var olmak, o noktaya kadar kendini hayatta tutmuş olmaktır. Yaşam her kendine kafa yorduğunda kendini hatırlayarak me-zarında ayağa kalkar; o sırada kendi olmuş-luk'unun sesleri gelir derinlerden. Bunu kavrayan herkes, firavunun hayaletini kardeşlik kubbesiyle birleştirmenin ne demek olduğunu anlar. Mısır'ı ziyaret eden ve IV. Amehotep'in yıkılmış anıtında Baudelaire'in "mon sembable, mon frére [benzetim, kardeşim]" dizesine alıntılayan Derrida kolayca hayal edilebilir.
“Kuşkusuz hepimiz geçmişimizle, kendimizin bulduğu ya da bizim için bulunan öykülerimizle varız, her şeyi bugün kadar yarın da yanımızda taşıyacağımızı biliyoruz, belki bizim arkamızdan ‘onun bir öyküsü yoktu’ diye konuşamayacaklar, gün doldurur gibi yaşayıp çekip gitmeyeceğiz bu dünyadan, ama hep aynı acıyı da sürekli bir yük gibi omuzumuzda taşıyamayız, gücümüz yok, kaldıramayız. Bazen hayatı, yaşadıklarımızı sadece eski bir şarkıyı özler gibi özlesek ve çok sevdiğimiz bir plak gibi özenle tozunu alıp pikaba yerleştirsek.”
Il dit aussi qu'il voulait laisser un message pour que Florence le trouve après sa mort et que pendant ces journées d'entre Noël et le Nouvel An il n'a cessé de faire des brouillons. De lettre mais aussi de cassette qu'il enregistrait, seul dans sa voiture, sur un petit magnétophone : « Pardon, je ne suis pas digne de vivre, je t'ai menti mais mon amour pour toi et nos enfants n'était pas un mensonge… » Il n'a pas pu. « Chaque fois que je commençais, je me mettais à sa place en train de lire ou d'écouter cela et… » Il s'étrangle, baisse la tête.