Kıyamet Emeklisi’nin ikinci cildi, Aziz’in hikayesi, evliliğin getirdiği sorumluluklar ve kendi benliğiyle olan çatışmaları etrafında dönüyor. Evden dışarıyı görmesi, fiziksel olduğu kadar manevi bir yolculuğun da başlangıcı. Roman, yalnızlık, özgürlük, ilahi aşk ve insanın kendisiyle mücadelesi gibi temaları işliyor. Aziz’in iç dünyasına daldıkça, kendi varoluşumu sorguladım; Gürbüz’ün kalemi, adeta bir ayna tutuyor. Tasavvuf ve felsefenin iç içe geçtiği bu anlatı, beni hem zorladı hem de zenginleştirdi.
Gürbüz’ün uzun, bazen yarım sayfayı aşan cümleleri beni ilk başta afallattı. Bu yoğun dil, Aziz’in zihinsel karmaşasını yansıtıyor, ama sabırlı olmazsan yoruyor. Eski kelimeler ve poetik imgeler, mesela “bir rastgele taş öylece bütün kış durur ve baharın bir mor çiçek halkası onu çepçevre ama sadece o taşı bir bordürle çevrelerdi” gibi pasajlar, dilin büyüsünü hissettirdi. Yine de, bir oturuşta 30 sayfadan fazla okuyamadım; her satır, düşünmeye zorluyor.
Aziz, o kadar sahici ki, onunla birlikte bocaladım, yalnızlaştım. Bir kadın yazarın erkek bir karakteri bu kadar derinlemesine yaratması beni hayran bıraktı. Hilmi Baba ise favorim oldu; onun hikayesini ayrı bir kitapta okumak isterdim. Ancak Nuhu’nun bazı bölümlerde fazla yer kaplaması, tempoyu düşürdü. Neyse ki son 75 sayfa, ilk cildin o büyülü havasına geri döndürdü.
Bu kitabı okumak, bir Nuri Bilge Ceylan filmini izlemek gibi: hüzünlü, derin ve ağır. Her sayfada durup düşündüm, Aziz’in yolculuğuna eşlik ederken kendi içime döndüm. Sabırlı bir okur değilim ama Gürbüz’ün kalemi beni içine çekti.