Dilin Sınırlarında Bir Yokluk Felsefesi.
8/10
·352 syf.··
Beğendi
·
2026 15. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 13 Mart 2026 19:31
Kayboluş öyle bir kitap ki; okuyup idrak etmesi zor, Türkçe'ye çevrilmesi daha da zor, böyle bir kitabı kaleme alabilmek ise her edebiyatçının harcı olmayan bir eser. Öncelikle kitabın dilsel kısıtlamalarından bahsetmek istiyorum, daha sonra dilimize kazandırılmasından ve son olarak da yapıtın kısıtlamaları ile Arthur Schopenhauer'un irade kavramı arasındaki muhtemel felsefi bağları tartışmak istiyorum. O halde başlayalım. Edebiyat tarihinin en radikal deneylerinden biri sayılan Kayboluş, ilk bakışta yalnızca teknik bir akrobasi, bir Oulipo oyunu sanılabilir. Kitap, Fransızcanın (ve Cemal Yardımcı'nın muazzam çevirisiyle Türkçenin) en çok kullanılan sesli harfi olan 'e' harfi hiç kullanılmadan yazılmıştır. Ancak metnin derinliklerine indiğimde, bahsi geçen harfin yokluğu; varoluşsal bir boşluğun, travmanın ve dile dökülemeyen bir dehşetin kusursuz bir metaforuna dönüşüyor. Biraz daha derine inip kaybolalım. Perec, alfabenin temel bir taşını çekip alarak, okuru ve dili bir uçurumun kenarında yürümeye zorluyor. Bu kısıtlama, yazarı yepyeni ifade biçimleri bulmaya, dili eğip bükmeye itiyor. Yazarın annesi Auschwitz toplama kampında hayatını kaybetmiştir. 'E' harfinin (Fransızcada anne ve baba anlamına gelen mère ve père kelimelerindeki temel sesin) metinden bütünüyle kazınması, aslında Holokost'un yarattığı devasa boşluğun sessiz çığlığıydı (özellikle yazarın hayatını okuduktan sonra bu kitabı okumak eseri daha anlamlı kılacaktır). Metinde eksik olan sadece bir harf değil, koca bir tarihti, kaybedilen insanlardı... Eser; Anton Vowl adlı karakterin esrarengiz kayboluşunu araştıran bir grup insanın etrafında şekillenir. Karakterler, dünyalarında ters giden birtakım şeylerin, eksik bir parçanın farkındadırlar ancak bir türlü adını koyamazlar. Bu durum, insanın evrendeki yerini arayışını,
KayboluşGeorges Perec · Ayrıntı Yayınları · 20181,320 okunma
10/10
·112 syf.··
2024 1. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 25 Mayıs 2024 00:00
Bu eseri okumaya dair ilk deneyimimin üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, Yabancı'nın üzerimde bıraktığı tesir oldukça büyüktür. Üzerimdeki etkisi ve kalbimdeki değeri beni ansızın bir inceleme paylaşmaya itti. Zira zannımca Camus'nün bu metni, edebiyat dünyası içerisinde bir başyapıttır. Kitap, Cezayir'de yaşayan, hırsları olmayan ve olaylara karşı derin bir mesafeyle yaklaşan Meursault'nun, annesinin ölümünün hemen ardından bir cinayete karışmasını ve sonrasındaki yargılanma sürecini konu alır. Ancak burada asıl trajedi cinayetin kendisi değil, Meursault'nun mahkemede işlediği suçtan ziyade "annesinin cenazesinde ağlamadığı için" yargılanmasıdır. Toplum, onun işlediği suçu anlamlandırmaya çalışırken aslında onun kendi değer yargılarına uymayan kayıtsızlığını cezalandırmak ister. ​Bu kayıtsızlık hâli, kitabın meşhur ilk cümlesinde en çıplak haliyle yer alır. Camus, kitabın henüz ilk cümlesinden, Meursault'nun "absürtlüğünü" açığa vuracak ağacın ilk tohumlarını eker. "Aujourd’hui, maman est morte." cümlesi ile başlar Yabancı. Bu ifade "Bugün anne öldü." anlamına gelir. Meursault, "ma mère" (annem) diyerek bir iyelik ekiyle aidiyet kurmak yerine, sadece "maman" (anne) ifadesini kullanır. Bu iyelik ekinin eksikliği, Meursault'nun evrene ve insan ilişkilerine bakışındaki temel felsefeyi yansıtır. "Annem" diyerek biyolojik bir mülkiyet ve onun getirdiği duygusal yükümlülüğü sahiplenmek yerine, sadece bir olguyu, bir isimi dile getirir. Onun dünyasında nesneler ve insanlar birbirine ait değildir; her şey sadece vardır ve bir gün yok olur. ​Meursault, toplumun kutsal saydığı anne-evlat bağını reddettiği için değil, bu bağın üzerine inşa edilen sahte yas törenlerini ve duygusal ikiyüzlülüğü gerçekleştiremediği için bir "yabancı"dır. Camus, bu karakter
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,4bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
7/10
·80 syf.··
Beğendi
·
2025 25. kitabı
Nivîskar Husên Arif Revde Gurg'a xwe li ser sê hima avakiriye: Hebûn, teoriya Maslow ; ji bo jiyanê pêdiviyên sereke, û helbet Kurd û jiyana Kurdan. Kesayetê sereke Barham dike jiyanekî bo malbata xwe û hebûna xwe ava bike; Dilê wî civata gurgên du pê dixele, pişta xwe dide wan, cîhwarekî ji xwere peyda dike û bi jin, herdu zarokên xwe li wir dijî. Naxwaze kes bê wê jiyana ku wî avakiriye . Bi derfetên xwe bi hewildanên xwe xwe re "memleketkî" ew lê serdar e de dijî. Behram kesayetek pir mêre; Hemû biryaran tena serê xwe digire, ne guh dide derfet û zextên wê jiyanê, ne jî şîretên derdorê û ê bavê Eyşê , heta qet guh nade Eyşê jî, "Gelo di bedêla demançeyê de, te tiving hebûya baştir nebû? Min wê demê gote te, di bedêla demançeyê de, hindek pereyê din jî deyn bike û bide tivingê, lê te guh neda min" Behram bersiva wê neda û xwe bêdeng kir.(Arif,2024,r.39) Pêdiviyên malê , taybetî ên parastinê û rêveberinê hemî tena serê xwe dike. Metleba wî weke ku minetê kesî neke. Dema diçe mala apê xwe niftê bine, ap û jinapa wî bi dilekî geş jî wî pêşwazî dikin û xizmeta wî pêktînin. Dîsa jî dema pêdiviyên xwe rêz dike divê xwarina me têra me heye û geleke jî, tenê dibe nifta me kêm be em çirayê hil nakin û xilas. Ji bo minetê kesî neke dike niftê kar neyîne. Serî de wek Maslow dema pêdiviyên xwe rêz dike pêşî wek Kurdekî divê "pêşî star,paşê debar" ( gotinên mezinan) " Lê ardê me heye. Birinc, savar, nîsk, nok û rûnê me heye. Şekir û çaya me heye, û ne tenê para deh rojan, belku ya herî kêm ku şekir û çay e, têra sê deh rojan jî dike. Tenê neft e ku me kêm heye û ew jî eger biqede, îcar em çirayê hil nakin û xilas" (Arif, 2024, r.8) Eyş jî pêywira xwe tîne cî ango bermaltiyê dike: Karê xwerin û vexwerinê- kanî ciqas dur be û anîna avê zehmet be jî, ew
Edebîyata Kurdî
Revde GurgHusên Arif · Pall Weşan · 202427 okunma
Kuyunun Kederli ve Derin Yankısı
Puan vermedi·350 syf.··
2025 1. kitabı
Freudyen bir imge kuyu.. Doğum, ölüm, hüzün, neşe, şehvet, çaresizliğin dili olan kuyu.. Kuyu etrafinda şekillenen bir hayat.. Öyle bir kuyu ki 57 yilık yaşamını hüzünlü Kürt tarihinin damlaları ile olgunlaştıran kuyunun fotoğrafları. Celadet Ali Bedirxan'ın kederli entelektüel yolculuğu.. Kuyudan yankılanan seslerin renkli kişilikleri: Nursi'nin talebesi Müküslü Hamza, Cemil Meriç'in hocası Memduh Selim Bey, Cemilpaşazadeler, Ciwan Haco'nun dedelerinden Haco Axa, Seyyid Abdülkadir, Mevlanzade Rıfat, Ahmed Ramiz ve diğerleri.. Kuyunun karanlık dilinin yankısı olan Hawar dergisi ve bu karanlığa bir aydınlık niyetiyle Ronahî dergisinin umudu.. Heta mirov xwe nas dikît Mirov e'mre xwe xelas dikît.. (Celadet Ali Bedirxan)
Edebiyat
Kader KuyusuMehmed Uzun · Sel Yayıncılık · 20203,990 okunma
Albert Camus - "Yad"/ "Yabancı"
Puan vermedi
Albert Camus - "Yad" Mövzu yaşadığımız dövrdə bizə heç də yad olmayan "Yadlaşmaq duyğusu"... "ʙᴜ ɢüɴ ᴀɴᴀᴍ öʟᴅü. ʙəʟᴋə ᴅə ᴅüɴəɴ öʟüʙ, ʙiʟᴍiʀəᴍ..." Daha ilk cümlələrdən ümidsizlik dolu bir yadlıq və etinasızlıq hiss olunur...Əsərin orijinalında da bu cümləyə diqqət edək: "𝙰𝚞𝚓𝚘𝚞𝚛𝚍'𝚑𝚞𝚒 𝚖𝚊𝚖𝚊𝚗 𝚎𝚜𝚝 𝚖𝚘𝚛𝚝𝚎. 𝙾𝚞 𝚙𝚎𝚞𝚝-ê𝚝𝚛𝚎 𝚑𝚒𝚎𝚛, 𝚓𝚎 𝚗𝚎 𝚜𝚊𝚒𝚜 𝚙𝚊𝚜"- • fransızcada anam-"ma mère" ikən, Kamü nə üçün "maman" yazıb? Çünki "ma maman" adəta kiçik bir uşağın dilindən söyləyirmişcəsinə "anacığım/biricik ana'm" deməkmiş...Yaxşı, bəs onda "ma" mənsubluq şəkilçisi hanı?! Yoxdur! Çünki anasına heç sahib deyildi ki, onu da itirsin! Bir şeyə sahib olmadığınızda onu itirə də bilməzsiniz, deyil mi? Başqalarının adı xatırlandığı halda əsərin qəhrəmanının adını belə öyrənə bilmirik. Ona görə həyat yaşanma zəhmətinə dəyməyən bir şeydir. Anasının ölümünə sadəcə sükutla reaksiyası, ağlamaması idi mi onu yabancı edən? Onun üçün ətrafındakı hər kəs sadəcə boz siluetlərdən ibarət idi... Goethe'ye görə "Dünya həssas qəlblilər üçün cəhənnəmdir." Bu ruhsuz kimi görünən adam əslində ən həssas qəlblilərdən biri idi. Hər şeyin farqində olduğu üçün heç bir şey olmamış kimi davranırdı. Kitabın hər səhifəsində qırıq camlar ardından Alber Kamü yansıyır. Onun duyğuları, onun ağlaya bilməyişi, ya da onun siqaretinin qoxusu... Kamüyə görə,Tanrı düşüncəsi aradan qaldırılıb tamamən dünyanın insana vəd etdiklərinə diqqət yetirməli idi insan. Dünyanın bir yaradıcısı olduğuna özünü inandırsan belə bu, heç nəyi dəyişməyəcək, bunun üçün baş yormaq belə mənasızdır, yetər ki, biz rollarımızı oynamağa davam edək...(Şekspirin dediyi kimi, Bütün dünya bir səhnədir, qadın, kişi- bütün insanlar da oyuncular...") Insana bəzən tək bir nəfəsalış belə boğucu gəlir,bunalır. Dərin izdiham içində qəribə bir yalnızlıq
Düşünce
YadAlbert Camus · Qanun Nəşriyyatı · 2011137,4bin okunma
10/10
·181 syf.··
Beğendi
·
2023 21. kitabı
Descente aux enfers dans un grand pourrissoir d‘hommes … de la France de Louis XIV Commenté en France le 27 juillet 2018 Ce livre se dévore comme une excellente aventure. Sauf que cette excellente aventure n’est pas une fiction mais le récit de la « galère » vécue dans sa chair par son auteur depuis la fuite de son Bergerac natal jusqu’à sa remise en liberté. Et des quelque 60 000 condamnés aux galères royales entre 1680 et 1748 c’est le seul à avoir pu en témoigner ensuite. Il faut préciser que la moitié moururent avant la fin de leur peine dans ce qui fut le plus grand pourrissoir d’hommes de la France, laminés par le voyage, les privations et violences de toutes sortes. Et ceux qui survécurent en sortirent en très mauvais état physique et moral. Une exception toutefois : ceux qui furent condamnés pour raison de persécution religieuse s’en sortirent visiblement un peu mieux. Leur foi leur donnait une force que bien des autres n’avaient pas et leur attitude solidaire forçait le respect, ce qui ne les empêcha pas de subir comme les autres. L’auteur de ces mémoires, Jean Marteilhe, était de ceux là. Mais qui était-il donc ? Tout simplement un homme d’une foi, la religion protestante, que ce bon Roi Louis XIV s’était juré d’éradiquer dans toutes les provinces du Royaume. Par tous moyens y compris les plus radicaux. La répression cessait dès lors que le tenant de la « RPR » (appellation d’époque signifiant religion prétendument réformée) abjurait et donc se convertissait au catholicisme. Beaucoup le firent, notamment sous la pression exercée par les « dragonades » qui consistaient à faire s’installer dans les familles protestantes des bandes armées pouvant user de toutes les violences pour arriver à leurs fins. Les confesseurs n’étaient alors pas loin pour enregistrer les
Paulina 1880Pierre Jean Jouve · Ayrıntı Yayınları · 199620 okunma