Atatürk'ün yakınlarından Falih Rıfkı Atay, Atatürkçülüğü en başta millî egemenlik, anti-emperyalizm, Türkçülük ve lâiklik (sekülarizm) olarak tanımlar. Falih Rıfkı'ya göre Atatürk, her şeyden önce öğretim birliği ve seferberliği sayesinde, kafanın, zihniyetin değişmesini amaçlıyordu. Mesele 'bütün halk çocuklarının müspet bilgiye dayanan ilkokul terbiyesinden geçerek bir gün gene irticâ'ın tahrikleriyle kaynaşmasının önüne geçebilmek meselesi idi.' Böylece, 'Türkiye'de yeni ve uzun bir mücadele devri açılıyordu', diyor Fâlih Rıfkı.
Alıntı
Vak'a falan çıkarmıyor, belki vak'a çıkmasını önlüyoruz. Vatan meselesi çıkınca insanoğlu değişiyor. Galata'yı tutanlar kimlerdir, bilir misin? Polis, sabıkalılar, külhanbeyler, falan. Evet polisle sabıkalı el ele verdi. Garip değil mi? Ama adı üstünde, Millî Mücadele bu! Bu ateşte sabıka falan kalmaz, hepsi temizlenir!
Sayfa 162 - Dergâh
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
SIRF BİR "YELTENİŞ" OLARAK ULYSSES
(...) Ulysses’in Türkçe tercümesi etrafında kopan gürültü esnâsında her şeyden fazla dikkatimizi çeken, Akıncı Yol dergisinin birinci sayısında yer alan kısa bir haber oldu. Bu haberde, Ulysses’in Tilki Günlüğü yanında bir “yelteniş”ten ileri gitmediği belirtiliyordu ki, evet, bizim de bunca lâkırdı sonunda onun hakkında söylemek istediğimiz bundan ibarettir. Belki alelâdeden farklı, belki bir parça sıra dışı bir deneme, ama Tilki Günlüğü ile karşılaştırıldığında “sırf bir yelteniş”… Joyce’un, 20’nci yüzyılın başında ortaya koyduğu “yenilikçi roman” telâkkisi ile alışılmış roman kalıblarının dışına çıktığı söylenir. Bilindiği gibi, roman sahasında kavga, Rus romanıyla Garb romanı arasındadır. Daha doğrusu, Garb romanının Balzac’la örnekleşen “İnsanlık Komedyası” anlayışıyla, Rus romancılarının Puşkin’den sonra geliştirdikleri “Rus Ruhunun Destanları” arasında… Garb romancıları, Garb insanının çeşitli seviyelerde tahlili yoluyla âlemde insanın macerasını yakalamaya çalışırlardı. Rus romancıları ise, evvelâ “Rus ruhu”nu anlamak, onu Rus milletinin idrâkına sunmak şeklindeki terkibçi bir görüşle, hem Garb sanatına mukavemet ederler, hem de âlemde insan macerasını ondan daha canlı bir surette ortaya koymaya muvaffak olurlardı. Neticede, bütün bir Garb romanı, bin bir kemmiyet cünbüşüne rağmen, Rus ruhu karşısında ezilmiş, ne onun kadar “sahici”, ne de onun kadar “insanî” olmayı bilememişti. Bu mücadele arasında, Batı’da Marcel Proust zuhur etti. Garb romanının “yenilikçi akım”ını, diyebiliriz ki, en yeni hâliyle o başlattı. **Proust, İslâm tasavvufundan sonra Bergson felsefesinin ortaya koyduğu “iç zaman-süre” anlayışını roman sanatına tatbik edince; tabiî zaman akışı içinde kaybolan ve ölü sayılan fenomenler, insan şuurunda kayıb ve ölü bulunmadıklarından,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları
Köy Enstitülerinin Kapatılması ve Sonrası...
46 sonrası değişmeye başlayan süreç, 50'ye geldiğimizde tahammül edilemez hal aldı. Üstüne DP'nin tek parti olarak iktidara gelmesiyle acı son yaşandı, enstitülerin fişi çekildi. Öğretmenler, yöneticiler, sistem ve müfredat değiştirilmeye başlandı. Adım adım yozlaştınldı, kendi özgün eğitim sisteminden uzaklaştınldı. İlk adım olarak iş eğitimi ilkelerine kısıtlama getirildi. Özgür okuma saatleri önce kısıtlandı, zamanla kaldırıldı. Enstitü kitaplıklarında bulunan birçok kitap yasaklandı ve yakıldı. ​Hatta yeni gelen öğretmenler, yöneticiler, “Varlık” dergisi okuyan öğrencileri, ki ben de o öğrencilerden biriydim, Türkçü “Orkun” ve Komünizmle Mücadele Derneği’nin ideolojik dergilerine zorunlu abone ettirdi. ​Öğrenciler enstitü yönetiminden dışlandı. Vazgeçilmezimiz olan haftayı değerlendirme ve eleştirme toplantıları dediğimiz, müdürü, okulu eleştirebildiğin, aynı şekilde onların da öğrenciyi eleştirebildiği, okulun ve memleketin sorunlarının konuşulduğu “Cumartesi Toplantıları” iptal edildi. Öğrenci sayılarında azaltılmaya gidildi. Bir zaman sonra sabahları topluca oynanan halk oyunları da oynanmaz oldu. ​1947’de çıkarılan iki kanunla köye giden enstitü mezunu öğretmenlere verilen geçim toprakları, dağıtılan kitaplar, aletler, hayvanlar geri alındı. Kamulaştırılarak okula bağışlanmış olan topraklar, tarım demirbaş eşyaları, pulluk ve saire satılmak üzere mal müdürlüklerine verildi. ​Üretime dönük eğitim anlayışı terk edildi. İş atölyeleri işlenmez oldu, tarım dersleri sınıf içinde, nazari olarak işlenmeye başlandı. 1949’da öğrencilerin yıllık izinleri 3 aya çıkarıldı. ​27 Aralık 1949’da imzalanan Türkiye ve ABD hükümetleri arasında eğitim komisyonu kurulması hakkındaki antlaşma, yani Fulbright Antlaşmasıyla Milli Eğitimimiz şekillenmeye başladı. Sekiz kişilik
Sayfa 360·Kitabı okudu
Köy Enstitüleri
Baskı her zaman tepki, mücadele doğurur.
Sayfa 174·Kitabı okudu
Alıntı
GÂYE İLİM Mİ, TEDAVİ Mİ?
“Lorenzo’nun Yağı” geçtiğimiz günlerde televizyon ekranlarına gelen bir Amerikan filmi. Fakat Türkiye’de asıl gündeme gelişi, bundan dört yıl öncesine dayanıyor. O zamanın “Aktüel” dergisi “Anti-Tıp’ın Zaferi” [*] başlığıyla bu mevzuda imzasız bir değerlendirmeye yer vermişti. Meselelerin Türkiye’de belli bir kesim tarafından nasıl çarpıtıldığına ve en alâkasız bahanelerin bile dine saldırı imkânına nasıl dönüştürüldüğüne misâl bir yerde, o değerlendirmeyi kesip saklamıştık. İşte yeri geldi: “Ve Lorenzo… Henüz beş yaşında. Hüküm verilmiştir: Lorenzo ölecektir. Çünkü tıb ideolojisi, Lorenzo’nun yakalandığı hastalık karşısında iktidar sahibi değildir henüz. Kuşkusuz muhalif de değildir ama, en hafif deyimiyle kadercidir. Lorenzo ölecek, belki de böylece tıb bir kez daha haklı çıkacaktır: Biz dememiş miydik?..” Modern tıbbın bir ideoloji hâline getirildiği doğrudur. Ama bu ideolojinin “kaderci” olduğunu söylemek, üstelik bunu “en hafif deyim” diye nitelemek, desteksiz atmaktır. Modern tıbbın ideolojik kimliği, “kader” itikadına yer vermesinde veya insan iradesini hiçe sayan “kaderiyye” görüşüne meyletmesinde değildir; tam aksine modern tıb, kaderin hiçbir çeşidine yer vermeyen, sadece kendi ilmî hünerine inanan bir doktrindir. Kendi ilminin tükendiği yerde ise “yapacak bir şey yok” diye konuşur. İşte, kahramanımız Lorenzo böyle bir durumdadır. __“Ne var ki, Lorenzo’nun anne ve babası, SSK kuyruğunda bekleyip kaderlerini doktorların dudaklarına teslim eden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına pek benzemezler. Varoluşlarının anlamı olan oğulları için önce tıbla, sonra ölümle, arkasından da tüm yerleşik değer yargılarıyla mücadeleye girişirler. Bir yanda bilimin yüzyıllardır kurumlaşmış yanılmazlığı; diğer yanda ise ana-baba sezgisinin, gücünü sevgiden alan
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997, Remzi Vatansever imzasıyla ), -Yağmurcu- Çerçevesinde İlmin Dine Tasallutunun Hikâyesi. GÂYE İLİM Mİ, TEDAVİ Mİ?..
Akademya Yazıları