Doğa
Kuşlar
Börtü
Böcek
Bağışlasın beni
Hiçbirini
Ve hiç kimseyi
Ve hiçbir şeyi
Layıkıyla sevemedim
Ne mi oldu engel?
Sığmaz mazeretlerim bu cüz'e
Ben içimden geçireyim
Siz mukadderat deyin
Deyin, unutun ve teselli edin
Kuşları ve böcekleri
Bir zamanlar layıkıyla seveceğim diyerek
Kandırdığım için kendilerini
Bağışlasınlar beni...
Ufka varmak istesem de hayatıma çizilmiş hududu geçemiyorum. Mukadderat dediğimiz o kati muğlaklığın muhasarası altındayım. Kendi kendime soruyorum: Acaba bir şey yapabildim mi?
"Beni hiç anlamadınız; hiçbirinizin görmediği yerde işlediğim günahları bilmiyorsunuz, zaaflarımı tanımıyorsunuz. Fakat duada ve namazda, Allah'ın huzurunda, ruhumun karşısında akan göz yaşlarımı da görmediniz. Hayır, hep size bağlanarak, sizden umarak, sizin, içinde değersiz, ihtiraslı, gayesiz ve hakikatte gurursuz bir hiçlikten başka bir şey bulmadığım gururlarınıza nefsimi, hissimi feda ederek yaşamak istemiyorum. Mukadderat sizin mukadderatınıza bağlanmış. Sizin ellerinizden tutmadan, size yalvarmadan, sizinle sevgi birliği yapmadan ilerleyemezmişim. İstemiyorum, artık sizin mukadderatınıza bağlanarak, sizden hâlas umarak yaşamak istemiyorum. Gidiniz insanlar, beni yalnız bırakıp gidiniz, belki bu yalnızlıkla birlikle selameti bulurum."
Baba ya da koca evinde, köyde, kasabada, mahallede süregelen erkek egemenliği kadına mukadderat, erkeğe hakmış gibi görünüyor... Üstelik bu sarmalın zaman içinde değişeceğine, en azından medeni ülkelerdeki gibi ehlileşeceğine dair en ufak bir emare yok...
Bu "yaban" lafı, beni, önce çok kızdırdı. Fakat, sonra anladım ki, Anadolulular, Anadolu köylüleri tıpkı eski Yunanlıların kendilerinden başkasına "barbar" lâkabını vermesi gibi her yabancıya yaban diyorlar.
Bir gün... bir gün, onlara, ispat edebilecek miyim ki, ben bir "yaban" değilim? Benim damarlarımdaki kan onların damarlarında işleyen kandır. Aynı dili söylemekteyiz. Aynı tarihî ve coğrafî yollardan, hep birlikte gelmişizdir. İspat edebilecek miyim ki, aynı Allah'ın kuluyuz! Aynı siyasî mukadderat, aynı sosyal bağlar, bizi kardeşlik, evlatlık, analık babalık üstünde bir yakınlıkla birbirimize bağlamıştır.
Asla yenilmeyeceğim. Yene yene yenik düşeceğim ancak. Bozulan her oyun, sonunda mezarım olacak aşka beni kapattığından, hayatım bir zaferler zindanında sona erecek. Yalnızca bozgun anahtarları bulur, kapıları açar. Ölüm, kaçağa yetişmek için harekete geçmeli, onda hayatın keskin zıddını tanımamızı sağlayan o hareketsizliği kaybetmelidir. Ölüm bize, uçarken vurulmuş kuğunun, kim bilir hangi karanlık Hikmet tarafından saçlarından yakalanmış Akhilleus'un sonunu sunar. Pompei'deki evinin girişinde dumandan boğulmuş kadın için olduğu gibi, ölüm, öteki dünyada, kaçışın koridorlarını uzatır sadece. Benim ölümüm taştan olacak. Mukadderat'ın iskelelerine, açılabilen köprülerine, tuzaklarına, yeraltındaki bütün yollarına aşinayım. Orada kaybolamam. Ölümün, beni öldürmek için, suçortaklığıma ihtiyacı olacak.