Çok, çok acayip bir şey yapıyor Sebald bu kitapta. Alıştığımız anlatıyı tersinden kurup çalışmadığımız yerden sınava çekiyor bizi. İnsanı çarpıyor, “ben neden daha önce hiç böyle düşünmedim?” diye sorduruyor.
Zürich Üniversitesi’nde verdiği derslerden bir seçme bu.Hafıza, suçluluk ve suskunluk üzerine düşünmeye zorlayan bir deneme.
II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın pek çok şehri bombalanıyor.Öyle yangınlar çıkıyor ki, onlarca şehir neredeyse tamamen ortadan kayboluyor.On binlerce insanın bir günde yaşamını yitirdiği korkunç yıkımlar yaşanıyor.Ama bunlar ne Alman halkının kolektif hafızasında ne de Alman edebiyatında bir yer buluyor.
Sebald’in sorusu tam burada başlıyor:Bu kadar büyük felaketler neden hiç dile getirilmedi?
Alman toplumu için bu çok zor bir denklem olsa gerek:hem suçlu hem de acı çekmiş olmak.Bu iki kimliği aynı anda taşımak hiç kolay değil.Yaşadıklarını hak edilmiş bir ceza, kaçınılmaz bir mukadderat gibi kabullenmişler.Acıyı bastırıp suçluluğu daha baskın bir anlatı haline getirmişler.
Okur olarak bizi çarpan şey ise daha kişisel bir yerden.
Çoğumuz,belki farkında bile olmadan, o dönemin Alman halkını tek bir kimliğe indirgiyoruz:Nazi, faşist, suçlu.Bu indirgemenin bir tür zihinsel kolaylık olduğunu fark ettiriyor Sebald.
Böylece onların yaşadığı acıyı düşünmek zorunda kalmadık.Empatiyi seçici kullanıp kimlerin acısının “görülmeye değer” olduğuna, kimlerin görünmez kalabileceğine karar verdik.
Okurken tam da bu görünmezliğin kırıldığını fark ediyorsunuz.
Bizi rahatsız eden şey,Alman sivillerin acı çekmiş olması değil aslında.Bizi asıl sarsan, o acıyı daha önce hiç düşünmemiş olduğumuzu fark etmek. Bu fark ediş, zihnimizin kurduğu o düzenli dünyayı bozuyor. “Hak edilmiş acı” fikrini çatlatıyor. Dünyanın o kadar da düzenli olmadığını ve