“Keşke çocukken ölseydim.”
Perde böyle açılıyor. Öyle bir perde ki bu, üzerine kan sıçramış, naftalin kokusuyla bastırılmaya çalışılmış ama ekşimtırak, küflü şiddet kokusunu bir türlü gizleyememiş. Sibel K. Türker, Cennette Gibiyim ile bize bir hikâye anlatmıyor. Ruhumuzun köşelerine sakladığımız utancı, bir kız çocuğunun, Temenni’nin bakışlarıyla yüzümüze çarpıyor. İsmiyle müsemma olmayan, ismi bile bir ironi, bir iç çekiş olan kızın dünyasında cennet, ancak bir yokluk hâli olabilir. Çünkü varlık, onun için babasının annesini bıçakladığı ana şahitlik etmekti. Varlık, annesinin cansız bedeni başında bir duygu tanığı olmaya mahkûm edilmekti. Biz bu ülkede sadece ölen kadınların yasını tutmayı öğrendik. Siyah beyaz fotoğraflarının altında kaç dakika üzüleceğimizi, hangi etiketi kaç kere paylaşacağımızı ezberledik. Ama evlerin içinde kalanları, kanlı halıların üzerinde büyüyen çocukları, çocukların içindeki sessiz çığlığı hep bir perde arkasına ittik. İşte bu metin, o perdenin ardındaki karanlığa dair bir ağıt.
Türker’in dili, neşter kadar keskin ama bir o kadar da zarif. Acıyı bağıra çağıra anlatmıyor. Acıyı, mutfaktaki mayalı hamur kokusunun arasına sızan bir tekinsizlik gibi, tül perdelerin arasından süzülen solgun bir ışık gibi veriyor. Temenni, annesi öldürüldükten sonra sığındığı teyze evinde bir sığıntı olmanın ne demek olduğunu iliklerine kadar hissederken, aslında biz de kendi evlerimizde ne kadar yabancı olduğumuzu sorguluyoruz. Teyze evi, baba evinden daha güvenli değil, orada da başka bir eril zorbalık, başka bir sessizlik var. Eniştenin bakışları, kuzenlerin kayıtsızlığı... Kadınlığın bu topraklarda nasıl bir güvencesiz hâl olduğunu, Temenni’nin her adımında, her korkusunda görüyoruz. O, sevilmekten korkuyor. Çünkü onun dünyasında sevilmek, bir erkeğin