Bırakalım yalanı dolanı, yol bitmeden işin aslına dönelim biz, dönebileceksek eğer... Nedir işin aslı? Galiba şöyle bir şey: Dışımız, gece yarılarına kadar eve dönmeyen hayta bir oğul... İçimiz, pencerenin kenarında sabahlara kadar sabır ve metanetle onu bekleyen munis, şefkatli bir ana... Oğul eve dönünce ananın yüzü gülecek ve kararan ne varsa aydınlanacak! Bu kadar basit mi yani? Bu kadar kolayca çözülebilir mi bu asırlık düğüm? Eve dönmeye yetecek kadar irade gösterene, evet, bu kadar basit!
Sinema böyle yarmayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça, yorgun başın munis bir sığınağıdır. Her zevkini kaybetmiş ruhu çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta basit müzik tatlı bir ninni vazifesini görür.
Tekin Alp (Moiz Cohen, Munis Tekinalp) (1883-1961). Musevi bir aileden gelme. Selanik’te hukuk öğrenimi gördü. 1905’te gazetelerde yazıları çıkmaya başladı. 1908’de İttihat ve Terakkiye katıldı. 1912’de İstanbul’a geldi. İstanbul Üniversitesinde hukuk ve iktisat dersleri verdi, ama yaşamını esas olarak tütün ticareti yaparak kazandı. Farklı bir kökenden gelmesine karşın önde gelen bir Türk milliyetçisi ve Türk milliyetçiliği, pan-Türkizm ve ulusal ekonomi alanlarında çok sayıda yazısı olan bir yazar.
Yanıma oturdu ve:
- Ayla, dedi. Haydi babana kahve yap; iki kaşık kahve, yarım kaşık şeker; iyice kaynayacak... Ömer sen de testiyi dolduruver çocuğum...
Onlar çıktılar. Gözlerimi arıyordu. İçimde bir şey ürperdi.
Kendimi zorladım, gözlerine baktım; fakat hayır: Mavi munis ve dost gözler... Bunlar her zamanki gibi şüpheden, huzursuzluktan bir kırıntı bile taşımıyorlar. Bu gözler bana daima gülümserdi.
Ah, sen niçin böylesin? Şu olanları sezsen, kızsan, hattā bana ağır şeyler söylesen, bir şeyler yapsan, bu işin muhasebesini, münakaşasını yapsak.. haklı olmadığımı biliyorum, suçlu olduğumu biliyorum; fakat hiç olmazsa beni müdafaadan bu kadar mahrum bırakmasan... Sonra mademki bir şey sezmedin, niçin çocukları odadan çıkarıyor, niçin gözlerime böyle bakıyor, böyle her şeyi bilir gibi gülümsüyorsun?
Roma tren istasyonunda, gümrük memurları, giriş yapan yolcuların valizlerini didik didik arıyorlardı. Nurettin'in valizini hışımla arayan memur, bavuldaki bir kitabı aldı. Yasak kitap olup olmadığına bakarken, birinci sahifesinde Maurice Blondel'in, kendi el yazısıyla "Değerli dostum Ahmet Nurettin'e..." diye başlayan yazısını ve imzasını görünce bu sefer munis bir tavırla ve yumuşak bir sesle, Nurettin'e sordu:
- Siz, Mösyö Blondel'i nereden tanıyorsunuz? dedi. Nurettin de,
- O benim hocam olur, sohbetlerine katılıyorum, diye cevap verdi.
Bu cevap üzerine memur, hemen kitabı yerine koydu, bavulu kapattı. Sonra "Buyurunuz mösyö!" dedi ve yürümeye başladı. Gideceği yere kadar, bavulu elinde taşıdı. Nurettin'in ısrarlarına rağmen vermedi. Nurettin'in bindiği araç hareket edinceye kadar da saygı duruşunda bulundu ve ayakta bekledi.
Nurettin, öğrencilik yıllarında, başından geçen bu olayı anlatırken duygulanır, “İşte Hıristiyan terbiyesi ile yetişmiş sıradan bir memurun nezaketi budur! Öğrencisinin şahsında hocaya gösterilen hürmet işte böyle ifade edilir. Katolik bir filozofun öğrencisi olan birinin kötü bir kimse olamayacağını peşinen kabul ediyor ve ona saygı gösteriyor" derdi.