BİRLİK-ÇOKLUK İLİŞKİSİ...
(...) “Asıl-gölge” düzeninin tecelli ve derece planındaki görünüşüdür. Tek bir hakikatin çok görünüşte belirmesidir. Bir olan asıldır; çokluk onun gölgeleri, akisleri, misalleri ve dereceli görünüşleridir. Su gibi “bir” olan keyfiyetin (mânânın) çeşitli kalıplardaki çokluk içinde görünüşünü ifade eder. Burada mesele bir mânânın kalıba girmesi değil, bir hakikatin çok tecelli ve derece hâlinde görünmesidir. Mutlak Hakikat’in bir, tecellilerin çok olması; Peygamberî merkezin bir, sahabe vasıflarının çok olması; Kurtuluş Yolu’nun bir, mezhep ve içtihad tafsillerinin çok olması bu sınıfa girer. Çokluk asla bağlı kaldığı sürece aslın birliğini çoğaltmaz, parçalamaz, bozmaz; onu farklı derecelerde gösterir. Asıldan kopmuş çokluk ise dağılma ve sapmadır. Burada önemli olan, çokluğu yok etmek değil, çokluğu birliğe bağlı tutmaktır. -REHA KANSU, "İbda Düşüncesinde Temel Kavramlar (2)", -II- Birlik-Çokluk İlişkisi-, besincidevre.org, 14 Haziran 2026-
Tefekkürât
1243 yılındaki Kösedağ Yenilgisi, Anadolu Selçuklu Devleti’ni ani bir yıkıma uğratmadı; aksine devleti yaklaşık 65 yıl sürecek bir bağımlı koruma (vasallık) dönemine soktu. Selçukluların 1308 yılına kadar kağıt üzerinde de olsa varlığını sürdürebilmesi, Moğolların (ve daha sonra İlhanlıların) doğrudan yönetim kurmak yerine dolaylı bir sömürü mekanizmasını tercih etmelerinden kaynaklanıyordu. Kösedağ Savaşı'nın hemen ardından yapılan anlaşmayla Selçuklular, Moğollara yıllık muazzam bir haraç ödemeyi kabul etti. Bu haraç; tonlarca altın, binlerce at, koyun ve kumaş balyalarından oluşuyordu. Moğollar için Anadolu’yu bizzat asker ve bürokrat göndererek yönetmek hem maliyetliydi hem de coğrafi olarak zordu. Bu yüzden, Selçuklu vergi ve idari mekanizmasını bozmayıp bir "vergi acentesi" gibi kullanmayı daha kârlı buldular. Vergi düzenli ödendiği ve Moğol ordusuna askeri destek sağlandığı müddetçe Konya’daki sultanın tahtında oturmasına izin verildi. Moğollar, Selçuklu hanedanının yeniden güçlenip bir tehdit haline gelmesini engellemek için taht kavgalarını körükledi. Çoğu zaman tek bir sultan yerine, kardeşleri aynı anda tahta ortak ederek devleti ikiye ya da üçe böldüler. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra oğulları II. İzzeddin Keykâvus, IV. Rükneddin Kılıç Arslan ve II. Alâeddin Keykubad arasında kurdurulan üçlü saltanat (ortak yönetim), merkezi otoriteyi tamamen felç etti. Sultanlar, kendi kardeşlerine karşı Moğol hanlarından yardım istemek zorunda kalan birer kuklaya dönüştü. Bu dönemde gerçek siyasi güç, sultanlardan çok Moğollarla ilişkileri yönetebilen güçlü Selçuklu vezirlerinin ve bürokratlarının eline geçti. Bu dönemin en sembolik figürü Pervâne Mu‘îneddin Süleyman'dır. Pervâne, zekice bir diplomasi yürüterek yaklaşık yirmi yıl boyunca Tebriz’deki
Tarih
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
İç ile Dış Arasında
Yaşa bu ömrü,bakma zamana, Yaşamak kalır yalnız insana. Hayat denilen şey duyguya bağlı, O ne söylüyorsa her zaman haklı. Kafanı karıştırır dıştaki sesler, "Bizi,bizi dinle" haykırır sözler. Çok olur seni yoldan ayıran, Seni senden çalar söylenen yalan. Bir an sessiz kalıp susunca dünya, Uyanıp anlarsın,son bulur rüya. Hep içte taşırsın aranan yeri, İnsan kendinde bulur gerçek değeri. Ne kadar değişse dıştaki yüzler, İçte kalan his gerçeği süzer. Ömür dediğin şey geçip giderken, Yorulup,boyun eğme dünyaya erken. Ne kadar çoğalsa insanın sözü, Değişmez içinde saklı o özü. Zaman silerken bütün izleri, İç taşır her zaman gerçek değeri. İçe döndükçe azalır yükler, Bir bir çözülür düğümlü sözler. Ne varsa toplumda,kalabalıkta, Bir gölge gibi kalır uzakta.
EVRİM: "DAHA KOLAY ÖLEBİLİR" OLMAK İÇİN Mİ?
"Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçare insan!" (14. Lem'a'nın 2. Makamı'ndan...) "Acz" ve "fakr" üzerine düşünürken Kenan Demirtaş abinin, Allah ona afiyetli ömürler versin, bir temsili zihnimi çok meşgul ediyor. O demişti ki: "Taş, ağaç, hayvan ve insan. Bu dördünü "fakirlik" açısından sıraladığınızda insan hepsinden daha fakirdir." Çünkü ihtiyaçları daha çoktur. Taş ise fakirlikte en sonuncularıdır. Çünkü çok az şeye muhtaçtır. Yâni bir taşı sulamanız gerekmez. Bir taşın güneş görmesi şart değildir. Bir taşın "hayatta kalmak" diye bir problemi de yoktur. Çünkü hayatı yoktur. (En azından biyolojik mânâda.) Ancak hayatla birlikte hassasiyet de artar. Hassasiyetle birlikte ihtiyaç artar. Hayatın tecellisi ziyâdeleştikçe hassasiyet de ziyâdeleşir. Hassasiyetler ziyâdeleştikçe kırılganlık artar. Aslında artan kırılganlıktan ziyade arızîliktir. Yâni bir şey karmaşıklaştıkça Ustasının tasarrufuna daha ziyâde ihtiyaç duyar. Daha yoğun bir ilgi ister. Basitleştikçe daha az tasarrufla da ayakta kalabilir. Karıştırdım mı? Belki. Ancak hakkında konuştukça mesele basitleşecek inşaallah. Öyleyse şimdi bir de "acz" konusuna değinelim. Yine mezkûr dörtlüyü sıralayalım: Taş, ağaç, hayvan ve insan. Fakra bakarken ihtiyaçların ziyâdeliğine bakıyorduk. Ancak acze bakarken "e-bilme" yani "yapabilme-edebilme" kapasitesine bakacağız. Fakra baktığımızda sıralama şöyleydi: En fakir: İnsan. Daha az fakir: Hayvan. Daha daha az fakir: Bitki. En az fakir: Taş. Peki acz ekseninde şıkları tekrar sıraladığımızda durum nasıl olacak? Zâhirî nazarda şöyle bir şey oluyor: __En aciz: Taş. Daha az aciz: Bitki. Daha daha az aciz: Hayvan. En az aciz: İnsan. Neden böyle oldu peki? Çünkü iş "e-bilme"ye geldiğinde canlılık miktarı şiddetlendikçe varlıkların
İnsan ve evrim
0 ile 1 sayısı misali ile Hudûs ve imkan delili
Matematiksel imkân delili ↘️ Sayıların dünyası aslında varlığın aynasıdır. 2’nin, 3’ün, sonsuz çokluğun ayakta durabilmesi için önce bir “1”e ihtiyacı vardır. “1” olmadan toplama olmaz, çarpma olmaz, hiçbir nicelik doğmaz. Bu en basit matematiksel gerçek, varlığın hakikatine işaret eder. Çünkü âlem de böyledir: Çokluk, birlik olmadan var olamaz. Biz etrafta gördüğümüz her şeyin varlığını ancak yoklukla karşılaştırarak biliriz. Işığı karanlıkla, varı yokla, doluyu boşla tanırız. Bu da gösterir ki mahlukatın varlığı kendinden değildir; bir başkasının varlığıyla ayakta durur. İşte o başkası, varlığı kendinden olan “Bir”dir. Sıfırdan bire geçişte bir failin elini görmek gibi, âlemin ademden vücuda geçişinde de bir “Kün” emri vardır. Çokluk zıttıyla kaimdir, ama o zıtlığın anlam kazanması için zıttı olmayan Bir’in varlığı şarttır. Ve o Bir, matematikteki 1’den de ötedir; çünkü O’nun zıttı, benzeri, ortağı yoktur. Matematik ilmi üzerinde mantık yürüttüğümüzde sayıların varlığı Allah'ın var ve bir olduğunu gösterir. Sıfır tek başına bir sayı değildir . Çünkü yokluğu temsil eden bir işarettir. Sıfır felfesi anlamı açısından mutlak olarak yok hükmündedir. Sıfıra bir sayısı eklenince veya bire dönüşünce sayı olur varlığı kabul edilir. Sayılar da işaret ettiği varlıklara nispeten var olduğuna göre sıfır da olmayan hükmünde yokluk demektir. Yokluğun dini ve felsefi açıdan söz konusu olması Allah'ın varlığını kabul edip etmeme açısından bir imtihandır. Herşey zıttı ile kaimdir sözü bu açıdan çok anlamlıdır. Yokluk ve onu işaret eden sıfır bilinmeli ki varlık veya sayılar anlaşılsın. Allah'ın varlığını inkâr edenler bu açıdan sıfırı varlık olarak kabul edip sayıları oluşturan bir sayısının varlığını inkâr etmelerine benzer. Sıfıra bir varlığın işareti olarak sayı demek aklen
Felsefe
21.05.2026
Selamün Aleyküm.. YA KADİR (c.c) Ey mutlak güç ve kudret sahibi olan. Ey sonsuz gücünü mutlak iradesiyle kullanan. Ey gücünün mahkumu değil, hakimi olan.. Verdiğin güçle Firavunlaşacaksak, verme. Senden gelen gücü Sana karşı kullanacaksak, verme. Gücümüzün elinde esir olacaksak, verme. Emanet güçle zulmedip kahrolacaksak , verme. Bize Senin kadrini hakkıyla takdir edecek bir şuur ver. Gücümüzün kölesi olacak bir gurur verme. Eşyaya Senin takdirinle bakacak bir nur ver. Güç sarhoşluguyla baş döndürecek bir sürur verme. Çalkalanan gönlümüzü yatıştıracak bir huzur ver. Vahyin kadrinden mahrum edecek bir fücur verme. Vahyin şemsiyesi altında topla bizi. Vahyin diriltici soluığuyla yeşert gönüllerimizi . Her sabah yüce kudretinle sabaha ulaştırdın bizi sonsuz şükür. Günümüzü hayırlı mübarek eyle. Hayırla başlat, hayırla huzurla tamamlat. Günahlarımızı bağışla, bizi affet. Öyle bir iman ver ki hiçbir korku, hiçbir vesvese O imanı sarsmasın ,sarsamasın. Sana teslim olmanın huzurunu, Sana sığınmanın güvenini kalplerimize nakşet. Sevdiklerimize ve bize afiyet mazlumlara adalet, yoksullara rızık, dertlere derman, hastalara şifa, ümmetimize birlik ihsan eyle. Zulme karşı kıyam durmayı, mazlumun sesi olmayı nasip eyle. Gazze’ye ve tüm mazlumlara yardım eyle maddi manevi. Zalimleri kahreyle. Barış ve huzur gelsin dünyaya. Her gönüle sabır, her haneye huzur, her yüreğe umut ver. Zorluklarımızı kolaya, korkularımızı güvene, üzüntülerimizi sevince dönüştür. Sevdiklerimizi bizimle beraber cennette buluştur. Bizleri hayırda yarışanlardan eyle. Ümmeti Muhammed’in her bir ferdine selamet, barış ve huzur nasip et Yâ Rabbi (c.c) Bizleri, şeytanın iğvâsından, insan şeytanlarının belâsından, nefsimizin şerrinden, yüze gülen düşmandan koru. Bizi, has kullarından eyle. Bizi,