Modern insan, Nietzsche'nin bahsettiği Son İnsan'dır.
Bizim üretmiş olduğumuz birey, kendisine karşı duyduğu mutlak kaygıdan dolayı, göklere çıkardığımız ve kendisini, acizliğinde bile insan haklarının her türlü tüzel kalkanıyla koruduğumuz işte bu birey, Nietzsche'nin sözünü ettiği son insandır. Kendisinden ve kendi hayatından yararlanma hakkı olan son varlık, son birey, gerçek bir alçaklık ve üstünlük umudu olmayan bireydir.
Sayfa 56 - Yapı Kredi Yayınları
Alıntı
“Yusuf’un kardeşleri kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı: ‘Doğrusu Yusuf ve öz kardeşi, babamızın yanında bizden daha sevgili. Oysa biz, birbirimizi destekleyen güçlü kuvvetli bir ekibiz. Gerçekten babamız apaçık bir yanılgı içinde.’” Bu âyetle birlikte artık sahne ağabeylere geçer. Sûrede buraya kadar iki özne gördük: İlki rüyasını anlatan Yusuf Aleyhisselâm, ikincisi rüyanın anlamını açıklayan Yakup Aleyhisselâm’dı. Araya giren ibret vurgusunun ardından şimdi birkaç âyet boyunca insan psikolojisini ve şeytanın bu psikoloji üzerindeki etkisini gözlemleyeceğiz. Sûrenin duygusal ve psikolojik yönünü daha önce belirtmiştik. Burada kardeşler, Yusuf ve öz kardeşi Bünyamin’in babaları tarafından daha çok sevildiğini iddia ediyorlar. “Biz kalabalığız, güçlüyüz, birbirimizi destekliyoruz, buna rağmen babamız bizi değil onları tercih ediyor” diye düşünüyorlar. Ardından babalarını “apaçık bir yanılgı içinde olmakla” suçlayacak kadar ileri gidiyorlar. Burada dikkat çekici bir nokta var: Âyette Yusuf’un ağabeylerinin isimleri, kişilikleri veya yaptıkları hiçbir şey anlatılmaz. Allah doğrudan “İz kâlû / dediler ki” ifadesiyle sözü onların ağzına bırakır. Bu ani ve keskin giriş, onların kesin kanaatini ve içlerindeki mutlak eminliği gösterir. Onlara göre Yakup Aleyhisselâm’ın Yusuf ve Bünyamin’e yönelik aşırı sevgisi tartışmasız bir gerçektir. Oysa “sevgi” kalple alakalıdır, bir duygu durumudur ve dışarıdan bakan biri tarafından kesin olarak ölçülmesi mümkün değildir. İnsan ancak kendi kalbinden emin olabilir. Bir başkasının sevgisini mutlak şekilde yorumlamak çoğu zaman yalnızca bir vehimdir. İşte kardeşlerin bu derece kesin konuşması, içlerine düşen şeytanî telkinin bir göstergesidir. Şeytan insana vehmi kesin bilgi gibi sunar. Zanna dayalı kanaatleri, “apaçık gerçek” gibi
Sayfa 81·Kitabı okuyor
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İster hayvan ister insan olsun canlı bir varlık üzerinde tam ve mutlak denetim kurma dürtüsü ödünleyici şiddetle yakından ilişkilidir. Bu dürtü Sadizmin özünü oluşturur. … Sadizmin özünde yatan başkalarına acı Çektirme arzusu değildir . Sadizmin bütün farklı biçimlerini tek bir temel dürtüye ; öteki üzerinde tam bir üstünlük kurma , onu irademizin çaresiz bir nesnesine dönüştürme, onun tanrısı olma , ona istediğimiz her şeyi yapma dürtüsüne kadar gözlemleyebiliriz …….. Öteki (ya da başka bir canlı ) üzerinde tam bir hakimiyet kurmanın verdiği haz , sadistik dürtünün özünü oluşturur . Farklı bir biçimde ifade etmek gerekirse , Sadizmin hedefi bir insanı bir nesneye , canlı olanı cansız bir şeye dönüştürmektir, zira tam ve mutlak denetim sayesinde canlı, esas hayat niteliğini özgürlüğünü kaybeder .
Allah Rahim’dir
EUZUBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİRRACİM BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM Elhamdulillahi rabbil âlemin esselatu vesselamu aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin ve ila cemiil enbiyayi vel murselin ve ila cemiil evliyayi vel hamdulillahi rabbil âlemin. Hep beraber Allah’ın isimlerini anlamaya çalışıyorduk. Allah’ın isimlerini anlamak; Allah’ı, Allah’ın kendini tanıttığı gibi tanımaya çalışmak demektir. Bu yüzden Allah’ı tanımaya çalışırken Fatiha’daki isimlerle tanımaya başladık; ama Fatiha’daki isimleri anlamaya çalışmadan önce temel olan, öz olan, anlaşılması gereken, yaratılışın sebebi olan ismi; yani Allah’ın sevmesiyle ilgili olan Vedud ismini anlamaya çalıştık. Vedud isminin; seven, sevilmeyi isteyen, sevilmeye layık olan anlamına geldiğini söyledik. Sonra nüzul sırasına göre Fatiha’daki isimlere başladık. Fatiha tam olarak inmiş olan ilk suredir. Alak Suresi’nin ilk beş ayeti ilk inen ayetlerdir; ama tam olarak inen ilk sure Fatiha Suresi’dir. Bu yüzden işe Fatiha Suresi’yle başladık. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz; “Fatiha ümmül kitaptır (kitapların anasıdır), Kur’an’ın özetidir, özüdür”(Darekutni, Salat, Babu Vucubi Kıraati Bismillah) buyurur. Kur’an’ın anlaşılması için önce Fatiha’nın anlaşılması gerekir. Biri Fatiha’yı öz olarak bilir, öğrenirse Kur’an’ı özetle anlamış olur. Bunun için biz de Allah’ı isimlerinden tanımaya çalışırken Fatiha’yla, Allah’ın Fatiha’daki isimleriyle tanımaya başladık ve önce onları kısaca öğrenelim, dedik. El hamdu lillâhi rabbil âlemin:(Fatiha /1) “Hamd, âlemlerin rabbi olan Allah’a aittir.” Rabbimizi Fatiha’daki isimleriyle tanımaya çalışırken ilk önce bu ayette geçen, Hamid ismini, devamında Rab ismini, sonra da “er rahmânir rahîm”(Fatiha /2) ayetinde geçen Rahman ismini anlamaya çalışmıştık. Şimdi biraz da Rahim ismini anlamaya çalışacağız
Sayfa 113·Kitabı okuyor
Arzuların itkisi olarak keyifli olan, nereden gelirse gelsin ve tasarımı (nesnel olarak ele alındığında duyu ve duyumun tasarımı) ne kadar farklı olursa olsun, her zaman aynı tarzdadır. Bu nedenle onun zihin üzerindeki etkisini yargılamak için yalnızca cazibenin sayısı (eşzamanlı ve ardışık) ve keyifli duyumunun ölçüsü yeterlidir, ve dolayısıyla bu, yalnızca nicelik aracılığıyla anlaşılır kılınabilir. Kültüre bir katkısı olmaz, salt bir zevk meselesidir. Güzel ise aksine, nesnenin, kendisini anlaşılır kılan ve kavramlara götüren belirli bir niteliğinin tasarımını gerektirir, bu da kendisini anlaşılır ve kavramlara götürülebilir (estetik yargıda bu gerçekleşmese de) kılar, ayrıca haz duygusundaki amaçlılığa dikkat etmemizi öğrettiği için kültüre katkıda bulunur. Yüce yalnızca, doğanın tasarımında duyusal olanın aynı zamanda olası bir duyularüstü kullanım için uygun olduğu yargısına varıldığı bir ilişki içinde oluşur. Öznel olarak uyandırdığı duyguya göre yargılanan mutlak iyi (ahlaki duygunun nesnesi), öznenin güçlerinin, kendisini mutlak biçimde dayatan bir yasanın tasarımı tarafından belirlenebilirliğidir ve bu şekilde modalite ile, yani a priori kavramlara dayanan zorunluluğuyla diğerlerinden ayrılır; bu zorunluluk bir sav değil, herkesin uyması, herkesin kabul etmesi gereken bir buyruk içerir ve kendi başına estetik değil, saf entelektüel yargı gücüne dayanır, bu şekilde de reflektif değil, belirleyici yargıya; doğaya değil, özgürlüğe atfedilir. Ancak, öznenin-ki içinde kendi duyusallığında engeller hisseden, ama durumunun değişmesiyle bu engelleri aşarak duyusallığa üstünlük kurabilen bir öznedir bu bu ide tarafından belirlenebilirliği, yani ahlaki duygu, estetik yargı gücü ve onun biçimsel koşullarıyla, ödev gereği yapılan bir eylemin yasaya uygunluğunu, onu aynı
Sayfa 116 - Alfa Yayınları
Alıntı
Ernest Becker
Tarihsel olarak bunun kitleler ile iktidar figürleri arasındaki diyalogda nasıl işlediğini gördük; ama aynı zamanda insan enerjisinin ve korkusunun en basit toplumsal örgütlenme düzeylerinde bile nasıl kötülük ürettiğini de gördük. Çoğunlukla ruh-güç motivasyonları ve suçluluk üzerine konuştuk, fakat bazen mesele daha basit ve doğrudandı: salt fiziksel bir iştah meselesi olabiliyordu. Bazı kabileler insan etinin tadını seviyordu ve tutsak erkekleri, kadınları ve çocukları sevinçle, iştahla, neredeyse basit mide güdüleriyle tüketiyordu—Melanezya’da ve bazı Güney Amerika kabilelerinde olduğu gibi. Bazen insanlar kabile içindeki kişisel hayal kırıklıkları nedeniyle savaşa gidiyor, cinsel kıskançlıklarını ve kederlerini, hatta basit sıkıntılarını boşaltıyorlardı. İlkel düzeyde yaşam monoton olabiliyordu ve savaş çoğu zaman yeni deneyimlerin, seyahatin ve gerçek uyarılmanın ana kaynağıydı. Hatta ilkel düzeyde savaşın çoğu zaman kabileler arasında bir tür atletik yarışma gibi bir “oyun” olduğu neredeyse açıktır; bunu Plains Kızılderilileri arasında açıkça görürüz. Ancak organizmik dürtüler doğaları gereği sadisttir ve ilkel insan çoğu zaman yakaladığı düşmana kötülük yapmayı, üstünlük taslama ve böbürlenme arzusundan dolayı gerçekleştirirdi; başkalarını aşağılayarak kendi önem duygusunu artırmak için işkence ederdi. Böylece görüyoruz ki, ruhsal motivasyonlar olmadan, başka dünya amaçları olmadan bile insan bir organizma olarak, salt hayvani güç hissinden keyif alarak kötülük üretir. Bu da Hobbes’un gördüğü şeydir: salt enerji kötülük üretir. Burada durmamın nedeni, kötülüğün bir psikolojisine sahip olabilmek için insanın “kahramanca zafer” dürtüsünün arkasındaki itici kişisel motivasyonları vurgulamamız gerektiğini göstermektir. Yüzeyde, boş, pasif, ilgisiz insanların sürü
Felsefe