Karanlığın Kor Ateşi: İnkârın Nefes Alışı
İnkâr, sanıldığı gibi mutlak bir yokluk ya da basit bir boşluk değildir; aksine, inancın en karanlık, en ateşli ve kendi içinde en amansız hâlidir.
İnanmak; varlığın o sonsuz akışına, O Ebedî Sevgili'nin şefkatli kollarına kendini bırakmak ve bir damla olduğunu kabul edip ummana karışmakken; inkâr, akıntıya karşı amansız bir barikat kurma çabasıdır. Bu yönüyle her inkâr, aslında içinde devasa bir direnç, büyük bir enerji ve paradoksal bir adanmışlık barındırır.
İnkârcı, yok saydığı o sonsuz azametin karşısında, kendi varlığını sabitlemek için gece gündüz nöbet tutan bir gece bekçisidir.
Bu duruşun merkezinde, görkemli ama bir o kadar da kırılgan olan "benlik makamı" yer alır. Bir ateist ya da kâfir, kalbinin derinliklerindeki o fıtrî teslimiyet çağrısını susturabilmek için nefsini bir tahta oturtur.
O makam, insanın acziyetini örtmek için inşa ettiği suni bir kaledir. Kul, o tahta kurulup kendi cüz'î iradesini, aklını ve varlığını mutlaklaştırmaya çalıştıkça, aslında kendi elleriyle ördüğü bir zindanın hükümdarı olur.
Kendisini var eden, nefes veren, kalbini her an bir aşk ritmiyle çarptıran Rabbini inkâr ederken; aslında en büyük savaşı dışarıdakilerle değil, kendi ruhunun zâhir ve bâtın kutuplarıyla verir.
Çünkü insan ne kadar uzağa kaçarsa kaçsın, kalbinin her odacığında O Ebedî Sevgili'nin tecellisinin izleri, o mukaddes aynanın parıltıları yaşamaya devam eder.
İşte bu amansız savaşın ulaştığı son nokta, trajik ve bir o kadar da çarpıcı bir dönüşümdür: Artık inkârı, onun imanı hâline gelir.
İnanan insan nasıl ki her nefesinde, baktığı her çiçekte, denizden esen serin bir ikindi rüzgârında Sevgili'nin imzasını görüyorsa; inkârcı da hayatı boyunca o imzayı silmek için mesai harcar.
Ateistin dindarlığı,