Muhal farz... Dünyada mevcut ne kadar insan varsa inkâra sapsa... Hayvanlar, nebatlar, cematlar da dile gelse ve bunlar da aynı inkâr sesini bestelese... Fezanın dibi ölçülse ve dibinin dibindeki dipten ilerisinin de tasavvuru kâbil olmayan hesabı verilse... Her madde ve her hâdise, vücut hikmetini, «niçin»ini, «nasıl»ını ve «neden»ini mutlak bir anlatışla anlatsa ve bütün bunlar inkârı gerçekleştirmek için olsa... Muhâl farz dedim ya; aslında onun emriyle var olan yokluk, var olan varlık gibi dile ve harekete gelse de, kendisiyle beraber varlık adına tek şey, tek ümit, tek vücut bırakmasa... Ölüme çare bulsalar, yıldızları bozuk para diye harcasalar, güneşi idare lâmbası gibi kullansalar, mesâfeleri dondurup yekpâre bir elmas halinde hakimiyet tacına oturtsalar ve bu tâcı benim başıma geçirseler... Dilim, hafızam, akrabam, vatanım, hâtıram, hiçbir seyim kalmasa.
Benim, evet bizzat benim ayaklarımdan saçlarıma kadar her zerrem kendi aleyhime dönse ve beni yalanlasa...
Ben, bende kalacak tek ve son bir nokta halinde, sana Allahım ve senin Sevgiline iman eden ve O'nun senden getirdiği her ölçüyü hak bilen biricik insan, vücut, kısım, parça, nokta, zerre olur ve böylece kalırım.
Dedim ya, muhal farz, yokluğu bulup da söyletseler ve ona «benden başkası yok!» dedirtseler, ben yine O'nun bildirdiği «var»dan ve O'ndan yana kalırım.