Tüm asli önermeler -hayat böyledir işte, insan doğası böyledir diyen önermeler- yasaklamalar şeklinde işlev görmeye meyillidir; tanım kılığına girmiş talimatlardır; harita kılığına girmiş güzergahlardır. Alimi mutlaklık daima yasaklayıcıdır ve yasaklamanın altında daima alimi mutlaklık yatar. Silenos ve Schopenhauer'den farklı olarak Nietzsche daima açıkça ya da zımnen kendi kendisiyle alay eder konumdadır. Nietzsche nasıl ki antikahraman haline gelen kahramanlarına kuşkuyla yaklaşıyorsa, biz de onun kültürel ideallerine -insanın kimse o olması, kendi yasalarını koyması, köleden ziyade efendi olması konularındaki ideallerine- aynı kuşkuculukla yaklaşabiliriz. Freud gibi Nietzsche de bize gereksiz bir ciddiyete düşmeden kendisini nasıl okuyacağımızı öğretir - onun fazla yasaklayıcı bir varlık haline izin
vermeden.
Kadını yücelten yanlarından biri de, kendini teslim edebilmesidir. Mutlaklık kazandığı o dorukta aşk, iffetin o soylu körleşmesiyle karmaşıklaşır.
Ne türlü tehlikelerle karşı karşıya bulunduğunuzu bir bilseniz ey gönlü yüce kadınlar! Sizin verdiğiniz çoğu zaman yürektir, bizim aldığımızsa beden. Yüreğiniz sizde kalır ve ürpererek onu karanlıkta seyredersiniz.
Aşkta orta yol yoktur; insanı ya mahveder, ya kurtarır. İnsanın tüm yazgısı bu ikilemden ibarettir işte: Mahvoluş ya da kurtuluş; hiçbir zorunluluk aşk kadar kaçınılmaz bir şekilde bu ikilemi karşımıza koyamaz.
Hayattır aşk, eğer ölüm değilse. Beşiktır, aynı zamanda tabut. Aynı duygu hem evet, hem hayır der insan kalbinde.
Tanrı'nın yarattığı insan kalbi, en fazla ışık ve en fazla karanlık saçandır.
Eğer Tanrı her şeye kudreti yeten ise, hareket ettiremeyeceği bir taşı yaratabilir mi?
Bu soruya cevap vermeden evvel, 'kadir-i mutlak' kavra-mının ne demek olduğu izah edilmelidir. Manası, mümkün olan her şeyi gerçekleştirebilmektir. Kadir-i mutlaklık, aynı zamanda, başarılı olmama durumunun [muvaffakiyetsizliğin] imkansızlığını da kapsar. Fakat soruyu soran kişi, Tanrı her şeye kadir olduğu için, başarısızlığa da kadir olduğunu ifade ediyor. Bu mantıksız ve saçmadır, çünkü bir bakıma "her şeye gücü yeten bir varlık, her şeye gücü yeten bir varlık olamaz [böyle bir varlık olmayı başaramaz]" demekle aynı şeydir. Bir şeyi gerçekleştirmekte veya bir iş yapmakta başarısızlık, kadir-i mutlaklığın bir hususiyeti değildir. Bu açıdan bakacak olursak, Tanrı'nın "hareket ettiremeyeceği bir taşı yaratması" aslında mümkün olmayan ve anlamsız bir hadiseyi tanımlamaktadır.
Soru, mümkün olan bir hadiseyi tanımlamıyor, tıpkı "beyaz renkli bir siyah karga" veya "daire şeklinde bir üçgen" demek gibi. Bu tür ifadeler hiçbir anlama gelmez; bilgi adı-na hiçbir değerleri yoktur, anlamsızdırlar. Bu şekilde anlamı olmayan bir soruyu neden cevaplayalım ki? Açıkça söylemek gerekirse bu soru, bir soru dahi değildir.
Son olarak şunu diyebiliriz ki Tanrı, bizim hayal edebileceğimiz en büyük taştan daha da ağır bir taş yaratabilir ve o taşı her zaman hareket ettirme kudretine de sahip olacaktır. Çünkü bir şeyi başaramamak/gücü yetmemek, kadir-i mutlak olmanın bir hususiyeti değildir.
Bu cupio dissolvi¹ duygusunun yanında, bir noktada beklenmedik ve öngörülmedik bir başka etken belirdi: sa-dece kutsal kitaplardaki çekirge istilalarına benzetilebilecek biçimde patlayan teknoloji hayatımızın her alanına saldırarak antropolojik gerçekliğimizi daha da temelden değiştirdi. Ana amacını ilişkide bulan insanoğlu giderek yalnızlaşıyor ve aynı zamanda elektronik ortamda giderek sosyalleşiyor; pek çok kişiyle iletişim kuruyor ve bunu özellikle sözcüklere üstünlük tanıyarak yapıyor.
Tek bir kuşakta, duvarda asılı telefondan iPhone'a ulaştık ve belki de bu evrimin ivmesi sayesinde maymunlardan ziyade ET'ye yakın olduğumuza inanmaya başladık. Teknoloji olanaksız olanı olanaklı hale getirdi; sokaktaki insanı bile bir zamanlar hayal dünyasının çılgın bilim adamlarına açık olan alanlara dahil etti. Ve bu olanaklar ona kayıtsız kalınamayacak bir Kadiri Mutlaklık duygusu aşıladı.
Sayfa 47 - cupio dissolvi: İlk kez İncil'de Paulus'un mektuplarında söz edilen "ölüm arzusu" terimi·Kitabı okudu
Klasik anlayışa göre matematiksel ispat bir dizi aksiyomla, yani doğru oldukları varsayılan ya da besbelli olan bir dizi ifadeyle başlar. Sonra mantıksal çıkarsamalarla adım adım ilerleyerek bir vargıya ulaşılır. Aksiyomlar doğruysa ve mantık süreci de kusursuzsa, vargı da reddedilemez. İşte bu vargıya teorem denir.
Matematik teoremleri bu mantık sürecine dayanır ve bir kez ispatlandılar mı, sonsuza kadar doğrudurlar. Matematiksel ispat mutlaktır. Böylesi ispatların değerini takdir edebilmek için en iyisi, onları daha zayıf ilişkilere dayanan bilimsel ispatlarla karşılaştırmaktır. Bilimde fiziksel bir görüngüyü açıklamak üzere bir hipotez öne sürülür. Eğer sözkonusu görüngüye yönelik gözlemler hipoteze yakın sonuçlar veriyorsa, bu, hipotezin lehine bir veridir. Ayrıca hipotez, sadece bilinen görüngüleri betimlemekle kalmamalı, başka görüngülerin sonuçlarını da öngörmelidir. Deneyler yapılarak hipotezin öngörü gücü sınanabilir. Eğer başarılı olmayı sürdürüyorsa hipotez daha da desteklenmiş demektir. Sonunda, hipotez karşı çıkılamayacak kadar çok veriyle desteklendiğinde, bir bilimsel kuram olarak kabul edilir.
Ne var ki bir bilimsel kuram, hiçbir zaman bir matematiksel teoremle aynı mutlaklık düzeyinde kanıtlanamaz; sadece ulaşılan veriler temelinde çok muhtemel olarak görülebilir. Bilimsel adı verilen ispat, gözlem ve algılamaya dayanır; bunların ikisi de yanılmaya açıktır ve doğruya sadece bir yaklaşma sağlarlar. Bertrand Russell'ın da belirttiği gibi: “Bu bir paradoks gibi gözükse de, bütün kesin bilimler yaklaşma fikrine dayanır." En yaygın kabul gören bilimsel “ispatlar” bile küçük bir şüphe payı içerir. Bazen bu şüphe iyice küçülür belki, ama hiçbir zaman tamamıyla yok olmaz, çünkü bir başka zaman, yanlış olduğu kesin şekilde gösterilebilir. Bilimsel ispatın bu