Merhaba arkadaşlar bugün sizlere bilim kurgu klasiklerinden biriyle geldim. Yeni girdiğim güzel bir grupla bu kitabı okuyup bitirdik ve değerlendirmesini yapacağız. Açıkçası kitabı hiç sevemedim bana hiç hitap etmedi. Abartılmış bir klasik olarak görüyorum, tabii bu kendi fikrim. Severek okuyanlara saygım sonsuz ama bana göre değildi hiç. Gelin kitaptan bahsedelim hemen biraz.
Kitap, insanların laboratuvarlarda üretildiği, çocukluktan itibaren şartlandırıldığı ve "mutluluk" adına özgürlüklerinden vazgeçtiği bir geleceği anlatır. Teknolojinin ve bilimin aşırı ilerlediği; ancak aile, bireysellik ve duyguların tamamen yok edildiği, "cemaat, özdeşlik ve istikrar" üzerine kurulu bir geleceği anlatan dünyaca ünlü bir distopya eseridir. Romanda anlatılan Londra’da insanlar geleneksel yollarla doğmaz, kuluçka merkezlerinde tüplerde üretilir ve genetik olarak sınıflara (Alfa, Beta, Gama vb.) ayrılır.
Bireyler uykudayken dinletilen ses kayıtlarıyla (hipnopedya) eğitilir ve sorgulamadan sadece tüketen, haz odaklı bireyler haline getirilir. Doğal üreme ve annelik-babalık gibi kavramlar yasak ve "pornografik" bulunur. Acı ve mutsuzluk "soma" adı verilen yan etkisi olmayan uyuşturucularla bastırılır.
Sistem bu şekilde kusursuz işlerken, modern dünyanın kurallarına uymayan iki karakterin ortaya çıkmasıyla düzen sarsılır. Sistemin dışında, geleneksel bir yaşam süren bir bölgede (Vahşi Rezerv John) annesiyle birlikte büyüyen John, medeni dünyaya getirilir. Shakespeare okuyarak büyüyen John, medeniyetin sözde "mutlu" ama ruhsuz insanlarına karşı çıkar; aşk, acı çekme ve özgür irade gibi kavramları savunarak sistemin yöneticileriyle felsefi bir çatışmaya girer.
Roman, toplumsal istikrar uğruna insanlıktan çıkmanın ve bireyin sistem tarafından nasıl yok edilebileceğinin en çarpıcı
Gulamhüseyin İbrahimî Dinânî, İran felsefe geleneğinin yetiştirdiği en velûd mütefekkirlerden biri olarak, Önsöz Yayıncılık bünyesinde Türk okuyucusuna sunulan Fârâbî Söyleşileri'nde ağır başlı bir üslûpla Muallim-i Sânî'nin fikir dünyasına kapı aralamaktadır; ancak bu kapının ardında bekleyen manzara, Fârâbî'nin bize miras bıraktığı engin ve mezhep-üstü felsefî ufuktan ziyade Dinânî'nin kendi irfânî ve Şiî-kelâmî koordinatlarının çizdiği bir çerçeveye yönelir zaman zaman.
Dinânî'nin en büyük erdemi, Fârâbî'yi salt bir Aristo şârihi, "nakilci" olarak değil, varlığın hakikatine dair özgün ve berrak bir ses olarak takdim etmesindedir; nitekim söyleşilerin ilerleyen bölümlerinde Fârâbî'nin faal akıl anlayışını ve erdemli şehir tasavvurunu ustalıkla örüp çağdaş sorularla buluşturması, bu iddiaya en güçlü delili bizzat metnin içinden devşirir. Diyalog biçiminin beraberinde getirdiği akıcılık, felsefeyi meraklı her zihnin sofrasına taşır; Dinânî bu canlı soru-cevap ritmiyle ağır hikmet bahislerini şeffaf bir dile büründürmeyi başarır ve okuyucuyu metnin içine çekerek onu yalnızca pasif bir alıcı olmaktan arındırır. İşte bu samimî entelektüel işçilik, eserin en parlak yönü olarak takdirle karşılanmalıdır: Fârâbî, bu sayfalarda Aristoteles'in gölgesinden çıkar ve kendi özgün varlık felsefesinin aydınlığında, hem tarihsel hem de yaşayan bir mütefekkir olarak huzurumuza çıkar.
Eserin derin bir sorunuysa Fârâbî'nin mezhebî kimliğine ilişkin yargının, bir felsefe meselesi olarak değil de adeta yerleşik bir hakikat gibi ele alınmasında yatmaktadır. Oysa Batı'daki ciddi akademik tartışma, Fârâbî'nin siyaset felsefesinde Şiî imamet anlayışıyla örtüşen bazı unsurların bulunduğunu kabul etmekle birlikte onun bu meseleyi kasıtlı bir muğlaklıkla ve evrenselci bir dil içinde dile
Yaralı Bir Çocuğun İyileşme Arayışı: “Güneşi Uyandıralım”
José Mauro de Vasconcelos, 1920–1984 yılları arasında yaşamış Brezilyalı bir yazardır.
Sanat anlayışı, bireyin özellikle çocukluk ve gençlik dönemlerinde yaşadığı travmaları, yoksulluğu ve sevgi arayışını merkeze alır. Kendi yaşamından izler taşıyan anlatılar kurar. Sade bir dil kullanmasına rağmen derin bir duygusal etki oluşturur. Okuru zorlamaz; fakat içtenliğiyle etkiler.
Eserin adı: "Güneşi Uyandıralım".
Bu ad, karanlıktan aydınlığa çıkma, içsel bir iyileşme ve umut arayışını simgeler. Eserde belirgin bir önsöz yer almaz. Anlatı doğrudan Zezé’nin biraz daha büyümüş hâliyle başlar. Okur, önceki kitabın duygusal yükünü de beraberinde taşıyarak metne girer.
Güneşi Uyandıralım, 1974 yılında yayımlanmıştır. Bu dönem, Latin Amerika edebiyatında bireyin iç dünyasına yönelişin devam ettiği bir süreçtir. Özellikle çocukluk ve gençlik anlatılarının psikolojik boyut kazandığı görülür. Bu eser, Şeker Portakalı’nın devamı niteliğinde olduğu için bu çizgiyi sürdürür.
Roman belirli bir akıma doğrudan bağlı değildir; ancak: gerçekçilik, psikolojik roman özellikleri açık biçimde görülür. Özellikle karakterin iç dünyasına odaklanılması bu yönü güçlendirir.
Roman, Zezé’nin biraz daha büyümüş hâlini merkeze alır. Şeker Portakalı’nda yaşadığı travmaların etkisi hâlâ devam etmektedir. Yeni bir çevreye girer, farklı insanlarla tanışır. Ancak içindeki boşluk ve sevgi ihtiyacı tam anlamıyla kaybolmaz. Kurgu, dış olaylardan çok içsel süreçlere dayanır. Zezé’nin duygusal gelişimi ve kırılmaları ön plandadır.
Romanın sonunda Zezé’nin tamamen iyileştiği söylenemez; ancak bir olgunlaşma sürecine girdiği görülür. Yaşadığı acılar, onun karakterini şekillendirir. Son, kesin bir mutluluk sunmaz ama bir tür kabulleniş ve devam etme
William Shakespeare’in komedi unsurları da içeren kısa bir oyunudur.
Ben Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın 13.basımından okudum. Klasikleri bu yayınevinden okumayı seviyorum. Hele ki Shakespeare çevirisini bilmediğim bir yayınevinden okumak istemem. Bu konuda çevirinin yanı sıra oyuna ve oyunun yazıldığı döneme dair bilgiler veren önsöz de beni mutlu ediyor. Bu kitabın önsözünde Özdemir Nutku, oyunun hangi tarihte yazıldığının net olmadığını ancak tahminen bir soylunun düğünü için sarayda sergilemek amacıyla yazıldığını belirtiyor. Ayrıca oyundaki mitolojik kişilere dair mini bilgiler de dipnotlarda belirtilmiş, bu sayede okurken daha net ilişki kurabiliyoruz bu göndermelerde.
ALINTI
“gerçi arzularına gem vurup
yaşamdaki yollarını böyle bakirelikte seçenler,
üç misli kutsaldırlar;
ama damıtılıp çiçeğinden güzel kokular çıkarılan gül,
el değmeden kuruyup giden,
yalnız başına büyüyüp yaşayan ve ölen dikenli gülden
çok daha büyük mutluluk içindedir.”
Evet bu kadar basit bir konuyu böyle naif ve güzel ancak Shakespeare kelimelere dökebilirdi.
William Shakespeare
Gerilim sinemasının önemli figürlerinden ve tüm zamanların en önemli yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen ALFRED HITCHCOCK’tan 13 öykü seçkisinden oluşan, karanlık edebiyatın en iyi kalemlerinin bir araya geldiği bir kitap ANNEMİN BANA ASLA ANLATMADIĞI HİKAYELER.
Sırasıyla Daphne du Marurier, Saki, Ambrose Bierce, Irvın S. Cobb, Patricia Highsmith, William Hope Hodgson, D. H. Lawrence, Rad Bradbury, Leonid Andreyev, M. R. James, Davis Grubb, Robert Bloch ve Richard Matheson gibi gotik, kara mizah, gerilim, kozmik ve modern korkunun en önemli isimlerinin öykülerinden oluşuyor.
Hitchcock sinemasındaki ritim seçilen öykülerle de devam ediyor: Öncesinde bir tedirginlik anı, ardından dinginlik ve devamında gelen beklenmedik kırılma. Bu öykülerde korku alıştığımız usulde kafaya indirilen sert cisimler, cinayetler, gece yarısı çığlıkları, zehirler ve karanlık odalardan ibaret değil.
Kitaptaki birbirinden farklı yazarların kaleminden çıkmış öykülerin tek bir ortak özelliği var: İnsanın kendi kurduğu yapıya duyduğu güvensizlik.
Her öykünün başında yer alan önsöz ve Alican Saygı Ortanca’nın sonsözüyle öykü seçkileri muazzam bir biçimde özetlenmiş. 13 öykünün tamamıyla psikolojik gerilim ve korkunun tavan yaptığı bu kitabı tutkunu olan herkesin okumasını tavsiye ederim; pişman olmayacaksınız.