“Yoksulluk iyi bir şey değildir. Ama korkulacak yoksulluk gönül ve yürek yoksulluğudur. En büyük baylık pek yürekli, katı kollu, yılmaz gözlü olmaktır.”
"İşinize gelince erkeğiz yaparız, ișinize gelmeyince namus meselesi höt möt! Sana sormayacağım kimin arabasına bineceğimi. Git, kime söyleyeceksen de söyle ayrıca! Ama õnce otur bir düşün ben nasıl bir insanım diye. Abimin anlatıklarını bir düşün. Sonra da bana söylediklerini bir düşün oldu mu? Bir düșün bakalım sen bana ahlak dersi verecek konumda mısın?"
"Geçmiște kaldı hepsi," dedi sessizce. "Çocuktum."
"Çocuk bile olsan, birini artık sevmiyorsan ayrılırsın, olur biter. Defalarca aldatmak da ne demek?"
Köye, galiba Çanakkale’ye sevkettikleri askerî bir kıta geldi. Önlerinde bir de atlı zâbit..
Zâbit, mektebin geniş bahçesinde askerleri tertipledi ve ileri geri hırçınlaşan atının üstünde, onlara gayet dokunaklı bir hitabe verdi. Biz de, bir kenarda, talebeler, köylüler, köyün hemen bütün kadınları, annem, halam ve müdür bey, biraradayız.
Zâbitin vatan, millet, namus, ırz, haysiyet kelimeleriyle benekli konuşması dinleyenlere öyle dokundu ki, askerler ağlamaya koyuldular. Mendilleri olmadığı, yahut derinlerde bulunduğu için gözyaşlarını ellerinin tersiyle silmeye başladılar. Gözyaşları meydandakilere de sirayet etti ve herkes, bilhassa müdür bey hıçkırıklardan tıkanır gibi oldu.
Zâbitin:
– Gidiyoruz, haklarınızı helâl edin!
Haykırışını yükselttiği yerde müdür bize döndü:
– Çocuklar, biz de geliyoruz! Asıl siz hakkınızı helâl ediniz, deyin!
Çığlığını kopardı.