Necip Fazıl Kısakürek’in "Kafa Kâğıdı" isimli eseri, otobiyografik bir kitap olmasının dışında; yazarın kendisi başta olmak üzere hayatındaki karakterlerin mizacını, ruhunu ve o dönemi resmeden edebi bir eserdir. Yazarın dili soyut ve şiirseldir. Kitabın, anlaşılması çok kolay bir dili olduğunu söyleyemeyeceğim. Ama Osmanlıca kelimelere alışkınsanız sizi rahatsız etmeyecektir. Yazarın anne babasının evlilik sürecinden başlayan bu eser, çocukluk yıllarını da dahil ederek ilk gençlik yıllarına kadar devam eder.
Romanın önemini ve etkisini anlatarak başlayan yazar, kitabını ruhi hareket romanı olarak ifade eder. Kitabın isminin Kafa Kâğıdı olması, ruhi kimliğini anlatması hasebiyle anlamlı ve isabetli bir isimdir. Aynı zamanda "Kafa Kâğıdı" ifadesi bireyin ruhsal kimliğinin oluşum aşamalarını anlatırken, topluma dair bir kimlik belirleme çabasını da simgeler. Yazar bireysel varoluşunu, toplum eleştirisini, derin düşünsel dünyasını anlatırken, okuru da bu yolculuğa davet eder.Bu yol, görünenleri anlatan bir yol olmaktan ziyade, görünmeyenleri anlatan psikolojik bir yolculuktur. Hikâyenin tamamına baktığımızda, var iken yok olan bir baba, sessiz ve acı çeken bir anne, otoriter, saygın ve şefkatli bir dede ile karşılaşıyoruz. Bu hikâyede baba, yazarın karakterini olumsuz şekillendiren bir trajedi unsurudur. Baba, bir çocuğun güven gemisini sabitleyeceği limandır. Necip Fazıl'ın hayatında ise bu liman eksiktir. Baba yokluğunun yarattığı ruhsal miraslardan biri, onun çocukluk yıllarında ele avuca sığmayan bir ruh hali olarak tezahür eder. Babaannenin keskin ve şefkatsiz otoritesi, annenin hakkını arayamayacak kadar sessiz oluşu karşısında, dedenin disiplinli şefkatiyle karşılaşır. Dede ne kadar ilgili olsa da babanın yerini dolduramaz. Buna bir çare bulamayan gelişim