Türkiye gibi ataerkil toplumlarda erkeğin namus ya da namussuzluğu onun ne denli güvenilir olduğuna, sosyal sorumluluklarını ne derece üstlenebildiğine ve en önemlisi de “sorumlu olduğu kadının cinselliğini” ne derece kontrol edebildiğine bağlıdır. Söz konusu bir kadının namusu olduğunda ise mevzubahis yalnızca c.nselliktir. Bu namus anlayışının temelinde yatan ataerki, kadın bedeni üzerinde kurulacak eril tahakküme alan açar. Kadın bedenini ve c.nselliğini erkeğe emanet eden bu anlayış yalnızca kadına zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda erkeğe de büyük sorumluluklar yükler.
Sayfa 21·Kitabı okuyor
“Elbiseni yeniyken, şerefini gençken koru.”
Reklam
"Duvar yıkıldığında, oradaydım, Berlin'de. Önce şaşkınlık, sonra kuşku, sonra korku, sonra çözülme. Sizler burada uzaktan izlediniz. Ben, biz içindeydik. Teslim olan Bükreş'i gördüm, Moskova'yı, Prag'ı gördüm. Çözülmeyi, dağılmayı, çöküşü yaşadım. Çöken sistemin bütün yanlışları, suçları, cinayetleri üstümüze yükleniyordu. Bir zamanlar onur ve gururla taşıdığımız kimliklerimizden utanç duymamız için her şey yapılıyordu. Sonra inkâr fırtınası başladı. İnsanlar, insanlarımız, o güne kadar savunup inandıkları, uğruna yaşayıp uğruna ölümü göze aldıkları ne varsa hepsini inkâr etmeye başladılar. Sorgulamaya bile gerek görmeden, kimliklerini yok ederek, adeta intihar eder gibi, tüm doğrularına yanlış dediler. Ve bunu ne kadar acımasız ne kadar acıtarak yaparlarsa, kendilerini o kadar arınmış hissettiler. "Belki sormam bile gerekmiyor ama, ya sen? Sen inkâr edemezdin. Ben nasıl dönemezsem, sen de dönemezdin." "Dönmek tam nedir bilmiyorum. Karşı safta yer alsa, hayır, bunu yapamazdım. Ahlaki açıdan falan değil. Karşı safın daha namussuz, daha acımasız, daha çirkin olduğunu bildiğim için. İlk zamanlar dayanamayacağımı sandım. İnsanın etik tutarlılığının intiharı gerektirdiğini düşündüm. Her şeyin bulanık, belirsiz olduğu ilk günler geçince, özellikle Doğu Almanya'da bir intihar dalgası yaşandı. Daha sonra Batı'ya da sıçradı. Tanıdığım yaşlı bir Alman komünist işçi vardı. Onu hiç unutmuyorum. Kendini çöp öğüten makinelerden birine attı. İnanılır gibi değil, ama yaptı bunu. Bir cinnet anındaydı kuşkusuz. Ama biçimi ne olursa olsun, o da benim gibi, intiharın tutarlılık olduğunu düşünmüştü. Çevremde dostlarım, yoldaşlarım, partili arkadaşlarım bir bir teslim oluyorlardı. Bir zamanlar gururla, bir üstünlük ve namus belgesi gibi taşınan rozetler, bayraklar, parti üyelikleri,
Sayfa 137 - 3. Baskı, 1998·Kitabı okuyor
“Rüsvâylarından ol meh saymaz beni Fuzûlî Divâne olmayam mı dünyâda yok mı ârım” Fuzuli “O dolunay sevgili, yazık ki beni aşkıyla rüsva olanlar arasında saymıyor. Ey Fuzûlî, bu tutum karşısında nasıl çıldırmam; dünyada benim ar ve namus duygularım kalmadı mı yani?!..” Bir insan aşk Divanesi olduktan sonra zaten rezil rüsva olmuş dolayısıyla ar ve namusudan sıyrılmış demektir. Buna rağmen sevgilisi onu görmezden gelip uğruna çektiklerini hiçe sayıyorsa, ona hakaret ediyor demektir aşığı çıldırtan onun namusuna dokunan da işte budur… Şair… o ay sevgiliyi gördükten sonra nasıl çıldırmayayım, diye yakınmaktadır. Dolunay, deliliğin artmasına yol açar. Dolunaya direkt muhatap olan eşyanın tabiatı değişir, keten çürür, şarap bozulur, insanların duyguları çılgınlığa varır. O halde Fuzuli‘nin de dolunay gibi olan güzel sevgilisiyle direkt temas halindeyken delirmemesi imkan dışıdır. (İşte) Buna aşk cinneti derler. (O vakit bizimde dememiz gerekir ki) Cinnetini artıran aşkına aşk olsun ey büyük âşık!..
Sayfa 30·Kitabı okuyor
Ne yazık onlara ki kendilerine açılan saf bir kalbi zaaflarından istifade edilecek, istismar edilecek bir akılsız sayarlar.
Hayatı bir sanat gibi yaşamak isterdim. Bağımsız, arkanda bekleyenin olmadığı ve seni kimsenin tanımadığı yerlere götüren yolculuklara gitmek isterdim. Her gittiğim yerde ayrı bir sevgili, yeni dostluklar edinip onları arkada bırakmanın hüznünü duymak isterdim. Adını bilmediğim şehirlerin sokaklarında kaybolmayı, bir yaz gecesinde çınar ağacının alttında yatıp gün doğmadan uyanmayı, sokak kedisi gibi sıcak ekmeğin tadını almak için fırıncının önünde beklemeyi tatmak isterdim. Sözlerini anlamasam da şarkıların melodisinde hüzünlenmeyi, bilmediğim bir meyhanede utanmadan çılgınlar gibi dans edebilmeyi ve hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gidebilmeyi isterdim. Hayatı daha çok anlamayı ve anlamlandırmayı isterdim. Zaman sayacı saniyelerin eteğine yapışıp biraz daha kal diyerek tutunmak, benim olmayan hayatları zaman harcamadan yaşamak isterdim. Adı üstünde zaman harcamak. Harcadığım şeyin kendi ömrüm olduğunun bilinciyle ana tutunmak isterdim. Kimin ne diyeceğini umursamadan, bizlere giydirilen deli gömleğini yırtıp atmayı, dürüstlük, doğruluk, namus denilen öğretilmişleri yeniden tanımlayarak kendi felsefemi yaratmak isterdim.
Alıntı
Reklam
Reklam