• Nasıl bir memleket haline geldik, ne ara bu kadar tahammülsüz, hoşgörüsüz olduk. Bu şiddete bir son verilmeli.
  • Çocuğumuz düşüp kafasını masaya çarpınca biz hemen masayı döveriz, "eh masa ehhhh sen niye orada duruyorsun!" diye, çocuk masa orada durmasa kafasını çarpmayacağını sanır ve büyüdükçe yaptığı her hatayı yükleyecek birini veya bir şeyi mutlaka bulur. Malum...
    Kızının mezuniyetini izlemek için Balıkesir'den Erzurum'a gelen başörtülü anne, tören salonuna alınmamıştı. Vicdanı olan herkesin yüreğini cız eden bu olayın sorumlusu kimmiş? Kapıcı.. Şimdi oldu işte...
    Kara Kuvvetleri Komutanı "Rektör iyi çocuktur, yapmaz öyle şey" falan demeye getirmişti. YÖK Başkanı da, "Rektörün haberi yokmuş" dedi, çıktı işin işinden... Kimmiş suçlusu? Kapıcı.
    Mesela, bizim Balkan harbinden kalma, dandik vagonlara 160 Kilometre hız yaptırdılar. İlk virajda sizlere ömür... Kimin üstüne kaldı? Makinist'in.
    Mersin'de bayrağımız yakıldı, yırtıldı. Askere taş attılar, panzere molotof... Memleket ayağa kalktı. Kimin yüzündenmiş?......... İki veled...
    Gelene geçene ayran tost falan satan, kendi halinde sakin bir kasabaydı, Susurluk... İçişleri Bakanlığı, MİT, Jitem, generaller, özel tim polisleri, kumarhaneciler, bakanlar, milletvekilleri, işadamları... Bin kişi falan yargılandı. Her şey kimin başının altından çıkmış? Yeşil'in.
    Deprem oldu... 7 vilayette 50 bin kişi öldü. Binlerce bina yıkıldı, on binleri ağır hasarlı. Hepsinin sorumlusu olarak kimi kulağından tutup hapse tıktık? Veli Göçer'i.
    Edirne'de bebeler şakır şakır öldü... Hiç utanmadan bisküvi kolilerine koyup, gömdüler. "Araştırdık, ihmal yok" dediler. Peki, neden öldü bu yavrular? Klima'dan... Dikkat isterim, klimacı bile değil, klima.
    Rakıdan öldük. O gün ile bu gün arasında ne değişti?...... Kapağın rengi...
    Sanal "sorumlumuz" bile var...
    Yollarda her gün 20 insanımız heba oluyor. Trafik Canavarı'ndan...
    Dolar patlarsa? Enflasyon Canavarı'ndan...
    Hatta "sorumlu olmayan sorumlumuz" da var...
    Milli takım oynayıp yeniliyor. Suçlusu kim? Takıma alınmayan futbolcu .....
    Domatesleri Ruslara kakalayamıyoruz... Sinekten...Deli dana geliyor. İnekten...
    Millet hormonlu diye tavuk yemiyor. Erman Toroğlu'ndan.
    Evleri su basıyor. Yağmurdan.
    Ormanlar yanıyor. Sigaradan.
    Gemi batıyor. Dalgadan.
    İyi de kardeşim, uçak neden düşüyor? Rahmetli pilottan...
    Peki, bu şartlarda hayatta kalmayı Nasıl başarıyoruz? Allah'tan
  • Çocuğumuz düşüp kafasını masaya çarpınca biz hemen masayı döveriz, "eh masa ehhhh sen niye orada duruyorsun!" diye, çocuk masa orada durmasa kafasını çarpmayacağını sanır ve büyüdükçe yaptığı her hatayı yükleyecek birini veya bir şeyi mutlaka bulur. Malum...

    Kızının mezuniyetini izlemek için Balıkesir'den Erzurum'a gelen başörtülü anne, tören salonuna alınmamıştı. Vicdanı olan herkesin yüreğini cız eden bu olayın sorumlusu kimmiş? Kapıcı.. Şimdi oldu işte...
    Kara Kuvvetleri Komutanı "Rektör iyi çocuktur, yapmaz öyle şey" falan demeye getirmişti. YÖK Başkanı da, "Rektörün haberi yokmuş" dedi, çıktı işin işinden... Kimmiş suçlusu? Kapıcı.
    Mesela, bizim Balkan harbinden kalma, dandik vagonlara 160 Kilometre hız yaptırdılar. İlk virajda sizlere ömür... Kimin üstüne kaldı? Makinist'in.

    Mersin'de bayrağımız yakıldı, yırtıldı. Askere taş attılar, panzere molotof... Memleket ayağa kalktı. Kimin yüzündenmiş?......... İki veled...
    Gelene geçene ayran tost falan satan, kendi halinde sakin bir kasabaydı, Susurluk... İçişleri Bakanlığı, MİT, Jitem, generaller, özel tim polisleri, kumarhaneciler, bakanlar, milletvekilleri, işadamları... Bin kişi falan yargılandı. Her şey kimin başının altından çıkmış? Yeşil'in.

    Deprem oldu... 7 vilayette 50 bin kişi öldü. Binlerce bina yıkıldı, on binleri ağır hasarlı. Hepsinin sorumlusu olarak kimi kulağından tutup hapse tıktık? Veli Göçer'i.

    Edirne'de bebeler şakır şakır öldü... Hiç utanmadan bisküvi kolilerine koyup, gömdüler. "Araştırdık, ihmal yok" dediler. Peki, neden öldü bu yavrular? Klima'dan... Dikkat isterim, klimacı bile değil, klima.

    Rakıdan öldük. O gün ile bu gün arasında ne değişti?...... Kapağın rengi...
    Sanal "sorumlumuz" bile var...

    Yollarda her gün 20 insanımız heba oluyor. Trafik Canavarı'ndan...
    Dolar patlarsa? Enflasyon Canavarı'ndan...

    Hatta "sorumlu olmayan sorumlumuz" da var...

    Milli takım oynayıp yeniliyor. Suçlusu kim? Takıma alınmayan futbolcu .....

    Domatesleri Ruslara kakalayamıyoruz... Sinekten...Deli dana geliyor. İnekten...
    Millet hormonlu diye tavuk yemiyor. Erman Toroğlu'ndan.

    Evleri su basıyor. Yağmurdan.

    Ormanlar yanıyor. Sigaradan.

    Gemi batıyor. Dalgadan.

    İyi de kardeşim, uçak neden düşüyor? Rahmetli pilottan...

    Peki, bu şartlarda hayatta kalmayı Nasıl başarıyoruz? Allah'tan
  • Allah'ın Sevmediği Amel

    ZULÜM

    Zalim:Haksızlık ve zulüm eden, kötü kıyıcı, merhametsiz, gaddar kimse demektir.

    Zulüm:Haksızlık, eziyet, işkence, baskı, adaletsizlik demektir.

    Zulüm: bir şeyi kendine ait olmayan yere koymak, sınırı aşmak doğru davranmamak, günah işlemektir.

    Mazlum:Zulüm görmüş, zulme, haksızlığa uğramış kimse demektir.

    Bazen arabalarda, eşyalarda “zalim” yazıldığını, yazdırıldığını görüyoruz ki, bu son derece yanlıştır. Zalim, Allah'ın lânetlediği, zulmeden kimse demektir. Düşünülürse bu, kabullenilebilecek bir isim olamaz.

    Zalime, zulme özenilmez. Çünkü zulmün ömrü kısadır. Cenab-ı Allah zalime mehil verir, amam zalimin yaptığını yanına bırakmaz. Şair:

    Allah tokatının sedâsı yoktur

    Vurduğu zaman devâsı yoktur

    diyerek Allah'ın zalime, vakti saati gelince, devası olmayan tokat atacağını ifade etmiştir.

    Allah'ın zalime cezası, yıldırım gibi iniverir. Çünkü mazlumun âhı, insanların kulağına gelmese de Allah’a yükselmesinde bir perde yoktur.

    A) Zalim, lânetli kimsedir:

    Kura’n’da: “Allah'ın lâneti, zalimlerin üzerine olsun“ buyrularak zalime lânet okunmuştur. (A’raf:44)

    Yavuz Sultan Selim, kendisinden borç alınan Yahudi’nin ölümü üzerine, o paranın hazineye aktarılması teklifinde bulunan defterdara: “Ölene rahmet, malına bereket, çocuklarına âfiyet, gambaza da lânet” diyerek karşı çıkmıştır.

    Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurur:

    “Altı kişiye ben lânet ettim ve duası kabul edilen her peygamber de lânet etmiştir”

    1- Allah'ın kitabını tahrif edene,

    2- Allah'ın kaderini yalanlayana,

    3- Allah'ın haram kıldığını helâl sayana,

    4- Allah'ın zelil kıldığını aziz, aziz kıldığını, zelil kılana,

    5- Sünnetimi terk edene,

    6- Gücü ile halka musallat olana (Büyük Hadis Külliyatı:4/277)

    B) Zulmün sonu hüsrandır:

    Geçmişte öyle olaylar olmuştur ki, her birinde günümüze uzanan mesajlar vardır. Kur'an'da bildirildiğine göre, zalimin sonu helâk olmaktır. Bu konuda birkaç ayet meali nakledelim.

    1- “Resulüm! Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak Allah onları cezalandırmayı, korkudan dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim:42)

    2- “Yusuf (AS), kapıyı kapatıp, hükümdarın hanımı çağırdığı zaman, Yusuf (AS), asla deyip Allah'a sığındı. Gerçek şu ki: Zalimler iflah olmaz” dedi. (Yusuf:23)

    3- “De ki: Söyler misiniz; Size Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan başkası mı helâk olur?” (En’am:47)

    4- “Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez.” (Bakara:258)

    - Bir zamanlar Tavas’ta bir çoban oduna giden bir kadının kirletip öldürür, gömer, üzerinde ateş yakar. 10 yıl sonra başka birini öldürürler, katil bulunamaz. Çoban tutuklanır, hapse atılır. Bir çobanda ziyarete gider. Geçmiş olsun der. Dama yemin billah göz yaşları ile ben yapmadım der. Ziyarete gelen der ki:

    - Bende inanıyorum bunu sen yapmadın. Ama sen hani bir ateş yaktıydın ya işe seni kayan o ateş demiş

    Eninde sonunda çıkar, ayağı dolaşır.

    * * *

    Adam karısını zulümle öldürürken, kadın yalvarır… Bak şu rüzgarın sürüklediği otlar söyler der. Adama acımadan öldürür ve tekrar evlenir. Onunla otururken rüzgârlı bir havada onunla otururken otlara bakıp gülmüş kadın:

    - Ne var ne oldu derken adam anlatır:

    Bir zaman gelir ki araları açılır. Kadında şikayet eder. Adam da tutuklanır.

    Yani otlar söylemiştir…

    “Alma mazlumun âhını çıkar aheste aheste” Demişler.

    5- “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir insan kalmazdı. Onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.” (Nahl:6)

    Geçmişteki zalimlerin nasıl helâk olduğunu Kur’an şöyle anlatıyor:

    1- “Onların her birin günahı sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar göndermedik. Kimini korkunç bir ses yakaladı. Kimini yerin dibine geçirdik. Kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor; asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (Ankebut:40)

    2- “İşte haksızlık yüzünden çökmüş evleri, anlayan bir topluluk için elbette bunda bir ibret vardır” (Neml:52)

    3- “Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı ve orada diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç oturmadılar. Biliniz ki, Semud kavmi Allah'ın rahmetinden uzak kılındı.” (Hud:67-68)

    Zalimlerin kıyamet günündeki halleri de şöyle anlatılır:

    1- “Kıyamet günü, yüzünü azabın şiddetinden korumaya çalışan kimse, kendini ondan emin kılan gibi midir? Zalimlere kazandığınızı tadın” denilir. (Zümer:24)

    2- “Bir memleket vardır ki, o memleket halkı zulmetmekte iken biz onları helak ettik. Şimdi o ülkelerde, duvarlar çökmüş, tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice kuyular kullanılmaz hale gelmiş, ıssız kalmış saraylar vardır.” (Hac:45)

    Allah Rasûlü’nün ifadesiyle : “Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm kalblerinizi harâb eder.” Kalb harâb olduysa harâb gelir ki, kula zulmü allar ve Resûlü haram kılmıştır. Peygamberimiz şöyle buyurur:

    1- “Müslüman müslümanın kardeşidir, ona hıyanet etmez, onu yalanlamaz, onu utandırmaz. Her müslümanın diğer müslümana ırzı, malı, kanı haramdır. Takva, işte bunlardır. Bir kimseye şer olarak, Müslüman kardeşini hor görmesi kâfidir.” (Riyâz’üs-Salihîn Trc: C.1, S.276)

    2- “Birbirinize haset etmeyiniz. Alış-verişte birbirinizi aldatmayınız. Birbirinize dargın durmayınız ve birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Birinizin bitmek üzere olan pazarlığını bozmayınız. Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, ona hor bakmaz. Rasûlüllah üç defa göğsüne işaret eder, Takva işte buradadır. Bir kimsenin şerir olması için Müslüman kardeşi hor görmesi kâfidir. Müslümanın müslümana kanı, malı, ırzı haramdır.” (Riyâz’üs-Salihîn Trc: C.1, S.277)

    Allah Rasûlü, hayatı boyunca bir müslümana sıkıntı vermeyi, eziyet etmeyi, zulmetmemeyi ve öldürmemeyi kesin olarak yasaklamıştır.

    Süheyl bin Amr, İslâm düşmanıydı. Hep İslâm aleyhine çalışırdı. Bedir savaşında esir düşünce, geçmişinden dolayı Hz. Ömer:

    - “Ya Rasûlüllah, bana müsade et, Süheylin ön dişlerinden ikisini dökeyim de bir daha senin aleyhinde konuşmasın” dedi.

    Hz. Peygamber, razı olmadı ve şöyle buyurdu:

    - “Hayır, ona eziyet verme konusundaki Allah'tan korkarım.”

    İslâm’da zarar vermemek eziyet etmemek vacibtir.

    İnsanı öldürme konusunda Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

    “Haksız yere bir cana kıyan bütün insanları öldürmüş olur.” (Miada:10)

    Peygamberimiz de: “Zulümden kaçının. Zira zulüm, kıyamet günü karanlıklar olacaktır. Cimrilikten kaçının. Zira cimrilik sizden öncekileri helâk etmiş, onları birbirlerinin kanını dökmeye, haramları helâl addetmeye sevk etmiştir.” (K. Site:16-312) buyurarak zulümden kaçınmamızı istemiştir.

    Yunus 44’de

    - “Allah insanları hiçbir şeyle zulmetmez, lakin insanlar, kendi kendilerine zulmederler.”

    Kehf 57’de

    - “Kendine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi eliyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır?”

    Bakara 114’de

    - “Allah'ın mescidlerinde onun adının anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olması için çalışandan daha zalim kim vardır.”

    C) Halka görevini yapmayan, onlara zulmetmiş olur:

    İnsan insana, görevli halka, aile reisi ev halkına, yönetici, idaresi altındakilerin işlerin görmek ve onlara hizmet etmekle görevlidirler.

    Peygamberimiz şöyle buyurur:”Allah bir kimseyi insanların herhangi bir işini görmeye memur ederde o kimse Müslümanların eksik ve gediklerine karşı kapısını kapatır, kulak asmazsa, Allah da kıyamet gününde onun ihtiyacına bakmaz.” (R. Salihîn:2/77)

    Anladığımız kadarıyla Firavun zalimdi; ama mert zalimlerdendi. Zulmünü gizleme gereği duymaz, bir şeylerin arkasına saklanma ihtiyacı hissetmezdi. Ne yapacaksa açıkça söyle; mertçe icra ederdi.

    - Ben bu zulmü yapmayı istemiyorum; ama kanunlar bunu emrettiği için mecburum.. filan demişti. Böylesine bir saklanma gereği duymamıştı.

    Açıkça ve mertçe emrini vermişti bir gün zulüm destekçilerine:

    - Bugünden itibaren Mısır’ı mahalle mahalle dolaşacaksınız, hamile kadınların listesini yazıp doğum günleriyle birlikte önüme koyacaksınız…

    Zulüm tatbikçileri anlamadılar, niyetini de sorma gereği duydular.

    - Niçin hamile kadınları ve doğum günlerini tespit edip de getireceğiz size efendimiz?

    Mertçe anlattı Firavun mantığını:

    - Ben kahinlerden dinledim. Bugünlerde doğacak bir oğlan çocuğu büyüdükten sonra benim makamımı elimden alacak, yönetimim sona erdirecekmiş.

    Efendimiz sizin makamınızı elinizden alacak olanın hangi çocuk olduğun nasıl bileceğiz?

    - Bilmenize gerek yoktur. Doğacak çocukların hepsi de potansiyel tehlikedir. Hepsinin de suça iştirak ihtimali söz konusudur. Öyle ise hiçbirini de hayatta bırakmayacak, hepsini de doğar doğmaz öldüreceksiniz. Potansiyel suçlu yaşatmak istemiyorum ülkede…

    Şimdi biraz daha beriye hicretin yetmişinci senelerine doğru geliyoruz. Tarihte zulmüyle şöhret yapmış Haccac-ı Zalim, birçok insanın boynunu vurmuş; mancınıkla Kâbe’yi taşa tutup Beytullah’ı bile yıkmış, kalan az sayıdaki ashabın da hayatlarını zehir etmişti.

    İşte bu adama bir gün şöyle dediler:

    - Sen Hazreti Ömer’in adaletini, halkına karşı takındığını müşfik tavrını biliyorsun. ne olur, biraz da ona benze. Onun gibi ol! O, halkının ayağına bir taş değmesinden bile teessüre kapılıyor; bir sene de olsa, helallik diliyordu.

    Haccac’ın bu isteğe tarihi cevabı şöyle oldu:

    - Doğru söylüyorsunuz! Fakat Ömer’in zamanında Ebu Zerr gibi hak vardı. Siz Ebu Zerr gibi halk olun, ben de Ömer gibi idareci olayım, Siz Ebu Zerr gibi halk olmadıkça benden de Ömer gibi idareci olmamı isteyemezsiniz.

    Ne dersiniz bu tarihi olaya? Tarih tekerrürden mi ibaret yoksa?

    Biz Ebu Zerr gibi olmadıkça başımızdakiler de Ömer gibi olmayacaklar. Haccac gibi mi kalacaklar?

    Biraz da bizim düşünmemiz mi gerek?

    Nasılsanız öyle idare olunursunuz.” hadisini unutmayalım. Layık olmak lazım…

    Hz. Ömer bir hac mevsiminde halkı topladı ve:

    “Ey insanlar! Ben valilerimi size zulmetsinler ve malınızı alsınlar diye göndermedim. Onları, aranızda zulme mani olsunlar, ganimetler adâletli bölüştürsünler diye gönderdim. İçinizden, haksız muâmeleye maruz kalan varsa kalksın”buyurdular. Bunun üzerine sadece bir kişi kalktı ve

    “Ey mü’minlerin emiri! Filan vâli bana yüz kırbaç vurdu” dedi. Hz. Ömer (r.a.) sordu: “Ona niçin vurdun” Sonra da şikâyetçiye: “Kalk ona kısas yap (yani attığı kadar kırbaç vur.)” Bunun üzerine Amr b. Âs söz istedi ve

    “Ey mü’minlerin emiri! Sen böyle hareket edersen, insanların çoğu şikâyetçi olacaktır. Bir zaman sonra âdet olur ve senden sonrakiler de böyle yapar” diyerek itirazda bulundu. Hz. Ömer:

    “Rasûlüllah (s.a.s.) kendisine bile şayet hakkı olan varsa kısas yapılmasına izin verdiği halde, ben kısas yaptırmayayım mı?” diye sordu. Amr:

    “Bırak da onun rızasını alalım” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):

    “Haydi onu razı edin. İki yüz dinar fidye verin, her kırbaç iki dinar” dedi.

    Hz. Ebu Ber (r.a.) da:

    “İçinizde en zayıfınız, benim indimde hakkını alıncaya kadar en kuvvetlidir.” Demiştir.

    Zulümle devlet bile ayakta durmaz.

    Kanuni Sultan Süleyman, devleti zirve noktasına getirdiği bir zamanda büyük alimlerden Yahya Efendi’ye sorar:

    - Bir devlet hangi hallerde çöker:

    - “Sultanım, Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitilenler ne nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlarda sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hale gelir…”

    Derler ki dünya dört şeyle ayakta durur:

    1- Alimlerin ilmi,

    2- Salihlerin ibadeti,

    3- Cömertlerin sahaveti,

    4- Devlet adamının adaleti.

    1509 yılında ki müthiş depremden sonra padişah 2.Bayezid devlet yöneticilerini şöyle hitap eder:

    “Ey vezirlerim, kadılarım, subaşılarım, ağalarım, beylerim!...

    Şu felâketi görüyorsunuz, Ben; bunda, siz kulların zalimlikle zulüm yaptığınız intibaını alıyorum…

    Ayağınızı den atın!.

    Vazifenizi adaletle yapın!..

    Kimseye zulmetmeyin!..

    Bu Cenab-ı Hakk’ın bize bir ikâzıdır.

    Size bildiriyorum ki, zulüm irtikap edeni hâl ederim.”

    Nisâ 168. ayetinde Cenab-ı Allah zalimleri affetmeyeceğini ifade ediyor.

    Hz peygamberde, zulmederek ölen için “Allah ona cennetin kokusunu haram kılar” buyurmuştur. (Tecrid-i Sarih:2177)

    Zulüm, hayatın tadını değiştirir. Zulüm, insanın yapısını bozar. Zulüm, Allah'ın nimetlerinin bile tadını değiştirir.

    İslâm’da, kimseye eziyet yoktur. Bir hadislerinde peygamberimiz: “Komşuya eziyet eden bana eziyet etmiş olur” buyurur. (Ramuz:395/7)

    Bir başka hadislerinde de: “Hiçbir şekilde hayvana eziyet vermeyin.” Buyurur. (K.Sitte:14/125) Kurban edilecek hayvan eziyet edilmeden kesilmelidir. Hayvan, hedef seçilmemeli, aç susuz bırakılmamalı, fazla yük yüklenmemeli, dövülmemeli, dövüştürülmemeli, ateşte yakıp, suda boğulmamalıdır.

    Peygamberimiz: “Merhamet etmeyen merhamet edilmez.” Demiştir. Hayvan ahirette insandan hakkını alacak ve ondan sonra toprak olacaktır.

    İnsana zulüm ise en kötüsüdür. Allah Kur'an'da :

    1- “Adil olunuz, takvaya en yakın olan budur.” (Miada:18)

    2- “İnsanların arasında hakim ve hakem olduğunuz zaman adaletle hüküm veriniz.” (Nisâ:58)

    3- “Allah adaleti emreder.” (Nâhl:90)

    4- “Bir topluluğa olan kininiz sizi adalesizliğe sevk etmesin.”

    İnsanın hak ve hürriyetinin kısıtlanması, elinden alınması zulümdür. Düşünceye, inanca baskı da zulümdür.

    Zulümlerin başında Allah'a isyan geliyor. Bir kutsi hadiste: “Kim geçici nimeti, kısa hayatı ve devamsız bir zevki severse, kendine zulmetmiş, Rabbına isyan etmiş, ahireti unutmuş ve dünyası da onu aldatmıştır.” (40 Kutsi Hadis H.H.Erdem, S.11)

    Kur'an'da şu ayetleri zikredebiliriz:

    - “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir. Bilin ki Allah'ın lâneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd:18)

    - “Allah'ın ayetlerinden yüz çevirenden daha zalim kim olabilir. Muhakkak ki biz, günahkârlarda lâyık oldukları cezayı veririz.” (Secde:22)

    - “yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler.” (En’âm:21)

    Peygambere muhalefette insanın nefsine yaptığı zulümdür. Kur'an'da: “O gün zalim kimse pişmanlıktan ellerini ısırıp şöyle der: Keşke peygamberle birlikte bir yol tutsaydım. Yazık bana! Keşke Batıl yolun yolcusu, falancayı dost edinmeseydim!” diyeceği haber veriliyor. (Furkan:26-27)

    D) Adil olmak emredilmiştir:

    Yüce Allah, menfaatimize zarar verse bile, yakınlarımızın çıkarlarına uygun düşmese bile âdil olmamızı, adaletli iş yapmamızı emrediyor.

    Hz. Peygamber, bizden öncekilerin, âdil davranmadıkları için helâk olduklarını bildirmiştir.

    Biri hırsızlık yapıyor, torpil koyuyorlar. Hz. Peygamber’in cevabı açık ve net: “Kızım Fatıma da çalsa, Vallahi aynı ceza ile cezalandırılacaktım.”

    Allah Rasûlü Müslümanlara, çocukları arasında sevgide bile âdil olmalarını emretmiştir. Ayrıca çocuklardan bir lehine vasiyet de men etmiştir.

    Türk hükümdarları fethettikleri yerin halkına sorarmış: “Askerlerim size zulmetti mi?” diye “Hayır” cevabını alınca da, şükreder ve şükür secdesine kapanırlarmış.

    Hz. Ömer (r.a.) ne demiş: “Adalet mülkün temelidir.”

    E) Zalime yardım Zulümdür:

    Zalime destek olunmaz. Zulme sebep olan, arka çıkan, rıza gösteren,hatta ses çıkarmayan da zalimdir.

    Allah Rasûlü: “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” demiştir. Bir başka hadislerinde de: “Bir kimse bir zulme yardım etse, bundan vazgeçinceye kadar Allah'ın gazabındadır.” buyurmuştur. (Ramuz:406/4)

    Kur'an'da da: “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (Cehennemde yanarsınız)” uyarısında bulunulmuştur.

    Peygamberimizin bildirdiğine göre bir insan bir şeye sebep olursa, onu bizzat işlemiş gibi olur. Kötüyse ceza görür, o iş iyi ise mükafata nâil olur.

    Dünyada zalimlere çok yardımcı olabilir, ama ahirette zalimin asla yardımcısı olmayacaktır.

    Nasıl yardım:

    Hz. Peygamber: “Kardeşine zalimde olsa mazlumda olsa yardım et.” Biri:

    - “Mazluma yardım edelim, ama zalime nasıl yardım edelim?” der.

    - “Onu zulmünden alıkoyarak” (K.Sitte:9/380) buyurur.

    F) Kul hakkına tecavüzde zulümdür:

    Cenab-ı Allah iki hakkı helâl etmeyeceğini bildirmiştir: Kul ve Hayvan hakkı, insanın haccı kabul aslada, şehid olsa da üzerinde bu iki hak varsa affa uğramıyor.

    Peygamberimiz: “Kıyamet gününde boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hak alacaktır.” buyurur. (Ramuz:345/10)

    Hak sahibi hakkını almadan, kıyamet günü kimse yerinden kımıldamayacak. Hak yiyenin zulmedenin iyilikleri mazlum olanlara verilecektir. İyilikleri kalmazsa, yani yetmezse, hak sahiplerinin kötülükleri alınıp hak yiyen zalime verilecektir.

    Musalla taşında helâlaşma olmaz. Rasgele hakkını helâl et, helâl olsun demek de insanı kurtaramaz. İnsan ne zaman kurtulur? Hak iade edilip de, helâllaşılırsa kurtulur.

    Hiç unutmam bir hak sahibi, musalla taşındaki tabuta eğildi ve: “Benim hakkımı ne yapacaksın?” dedi.

    Hz. Peygamber vefatından önce: “Kimin bende hakkı varsa gelsin alsın” demiştir. (Ruhul-Beyan:2/132)

    Zulmün küçüğü büyüğü olmaz; Zulüm zulümdür. Zulmedenden, hep zalim diye bahsedilmiştir. Tarihi bir örnek verelim:

    Emevi Halifesi, bahçesine bir köşk yaptırmak ister, arsa yetmez, komşuda satmaz. Halife köşkü yapar. Biraz komşunun arsasına taşmıştır. Mâdur, Kadı Beşire şikayet eder. Beşir bir heybe getirir o arsadan toprak doldurur, penceredeki seyreden halifeye çağırır:

    - “Bana yardım et de, şu heybeyi eşeğe yükleyeyim” der.

    - “Ya Halife! Bu bir parça topraktır. Sen bunu burada kaldıramıyorsun. Yarın şu gasbettiğin toprağı yedi kat boynuna geçirecekler, o zaman ne yapacaksın?” Bunun üzerine halife bahçe sahibini çağırır helâlaşır, Hakkını verir, razı eder.

    Adaletiyle meşhur Nuşirevan ziyafet veriyordu. Bir hayvan kesilmiş, ateşte kebap ediliyordu. Ancak yanlarında tuz yoktu. Getirsin diye köye birini gönderdiler.

    Nuşirevan:

    - Tuzu para ile al ki, gasben bedava alma âdeti çıkmasın, memleket zulüm ile harap olmasın, dedi.

    - Bir tuzdan en zarar gelir? Diye soran adamlarına Nuşirevan şu cevabı verdi:

    - Cihanda zulmün temeli ufacık bir şeydi. Ama her gelen onu büyüttü. Nihayet şimdiki duruma ulaştı.

    Ufak bir şeyde olsa hak haktır. Haksızlık az bir şeyde olsa zulümdür.

    - Balkonda et kızartıp kokusunu ona buna koklatmak, göz hakkına riayet etmemek zulümdür.

    - Hak hukuk karışmış, servet, pis kokular yayar.

    Peygamberimiz: “Özürsün borcu geciktirmek zulümdür” demiştir. Ayrıca: “Bir kimse bir şeyin ayıbını açıklamadan satarsa daima Allah'ın gazabına ve meleklerin lânetine mâruz kalır” buyurur. (K.Sitte:17/263)

    Kur'an'da: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar, O düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl:90) buyurarak, ölçülü ve dikkatli yaşamamız istenmiştir.

    Peygamber (A.S.): “Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür.” Buyurur. (R.Salihîn:1611) Çalışanlarına ücretini zamanında ödemezse, zulmetmiş olur.

    Bir gün Allah Rasûlü şöyle anlatır ve öyle bir mesaj verir ki:

    - Sizi helâke götüren şeylerden sakının, gücünüzün yettiği kadar zulümden sakının. Zira insan, kıyamet gününde dalar gibi ibadetlerle mahşer yerine gelir. Ve bu amellerin kendisini kurtaracağını sanır. O sırada birisi çıkar:

    - “Ya Rabbi bu adam bana zulmetti” der.

    Cenab-ı Allah Meleklere der ki:

    - Onun defterinden ibadetleri, sevapları silin, bu adamınkine yazın” der.

    Böyle böyle bütün hak sahipleri gelir, haklarını alırlar. Adamın elinde sevap diye bir şey kalmaz.

    Bu şuna benzer:

    Yola çıkan kimseler ateşe ihtiyaçları olunca sağa sola koşuşup odun toplarlar, ateş yakarlar ve ondan istifade edemeden oradan ayrılıp giderler.

    İşte zulmedenlerde, ibadet ve güzel amellerinin sevaplarından istifade edemezler. (İhya:4-937)

    Böyleleri için peygamberimiz (A.S.) “müflis” ifadesini kullanmıştır.

    Yıldırım Bâyezid Han, Konya önlerine gelmişti. Halk şehre çekilip, kapıları kapattı, hasad zaman ı olduğundan, bütün arpa buğday tarlalardadır.

    Yıldırım, Konya halkına der ki:

    - “Bize arpa, buğday satın, atlarımıza yedirelim.”

    Bu arada askerlerine:

    - “Sakın halka zulmetmeyin, kul hakkına riayet edin. Kendi istekleri ile satsınlar.

    Fiatı, Konyalılar belirler ve mahsüllerini satarlar ve Yıldırım Bâyezide Konyalılar şöyle bir istekte bulunur.

    - “Bizi siz yönetin” derler.

    - Geçmişte Türk atlarının çeşmelerinden su içmesini isteyenler…

    - Kardinal Külahı değil, Türk sarığı görmek isteyenler…

    - Hülasa Müslüman Tür idaresin tercih edenler, adalet istemişlerdir.

    Hz. Peygamber bizi şu sözleri ile uyarmıştır:

    - “İnsanlara dünyada haksız yere eziyet edenlere Allah, ahirette azab edecektir.” (R.Salihîn:3/177)

    - “Mü’mine zara veren veya hile yapan mel’undur.” (K.Sitte:16/314)

    - “Kim mü’mine zarar verirse, Allah da onu zarara uğratır. Kimde mü’mine eziyet verirse, Allah ona da eziyet verir.” (K.Sitte:16/314)

    G) Zulme mani olmak:

    Zulme karşı olmak ve zulmü önlemek için gayret göstermek, Yüce dinimizin emridir. Bakara Sûresinin 190. ve 193. ayetlerinde zulümle, zalimle bütün gücümüzle ve en etkili biçimde mücadeleye çağrılıyoruz.

    İslâm’da savaş hoş görülmediği halde zalime, zulme karşı müsaade vardır. Zulüm ortadan kalkınca da, haddi aşmamak konusunda uyarı vardır. İslâm tarihinde savaşların sebebi hep “Hakkı hakim kılmak” maksadıyla olmuştur.

    Allah Rasûlü, en kritik anda bir Hıristiyanın hakkını gasbeden Ebu Cehilin kapısın yumruklamış, mazlumun hakkını almadan kapıdan ayrılmamıştır.

    Peygamberimiz şöyle buyurur:

    “Zalime de, mazluma da yardım edin!” Ashab:

    - “Mazluma anladık, ama zalime nasıl yardım edelim Ya Rasûlallah?” deyince Allah Rasûlü şu cevabı vermiştir:

    - “Onu zulümden vazgeçirerek”

    Bir hadislerinde de: “Haksızlık karşısında susa dilsiz şeytandır.” Buyurarak zulme ve zalime karşı suskun kalınmamasını emretmiştir.

    İnancımızda bana ne yok, nemelâzım yoktur.

    Peygamber efendimiz, daha genç yaşta iken haksızlıklara karşı koyacak, haklıların hakkını alacak ve zulmü önleyecek olan Hılfü’l-Füdul cemiyetine katılmıştır.

    Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurur:

    “İnsanlar zalimi görünürlerde, Onların zulmetmesine mâni olmazlarsa, Allah'ın bütün insanları azaba uğratması pek yakındır.” (R.Salihîn:1/238)

    Allah adına zulme ve zalime karşı mücadeleye etmeye yemin eden cemiyet üyelerinin icraatlarından örnekler:

    “Bir Yemenli, ticaret için kızı ile birlikte Mekke’ye gelmişti. Mekke’nin güçlü kişilerinden Nübeyh b, el-Haccac, zor kullanarak bu kızı alıkoymuştu. Kızın babasına, Hılfü’l-Füdul direniş komitesine başvurması tavsiye edildi. Baba söylenileni yaptı. Komite üyeleri ise zorbanın evini kuşatarak kızı elinden alıp babasına teslim ettiler.”

    “Bir yabancı Mekke’nin ileri gelenlerinden Ubeyy b. Halef’e bir miktar mal satmıştı. Ama parasını bir türlü alamıyordu. Yabancı komite üyelerine başvurdu. Füdul üyeleri de adama, dediler. Adama gidip bunları Ubeyy’e aktarınca Ubeyy, parayı ödemek zorunda kaldı.”

    “Bir tüccar, Mekke’ye üç deve yükü ticaret malı getirmişti. Ebu Cehil, diğer müşterilerin bu kişinin malına alıcı olmamalarını ayarladı. Böylece tek alıcı konumunda adamın malının çok düşük fiyata kapatmak isterdi. Adam da Füdul üyelerinde Hz. Muhammed’e başvurdu. Efendimiz de adamın malının değeri fiyatından alarak memnun etti. Bu nedenle de Fendimiz ile Ebu Cehil arasında bir tartışma olduğu söylenir.”

    “Hılfül-Füdul, Hz. Peygamber ‘in ölümünden sora bile tesirini devam ettirmiştir. Muaviye döneminde Medine valisini haksız davranışına karşı adına yardım isteneceği iletilmişti.”

    Esaslı bir uyarıda Rabbimizden:

    “Ben izzetim ve Celalim hakkı için zulmedenden er geç intikamımı alacağım. Mazlumu görüp de ona yardıma gücü yettiği halde yardım etmeyenden de intikamımı alacağım.”

    H) Zulme rıza da zulümdür:

    Zulme destek olunamadığı gibi, rıza da gösterilemez. Müslüman, zulümden nefret etmek ve zulme karşı durmakla mükelleftir. Rıza göstermek, sessiz kalmak, Müslüman için büyük hata olur.

    Zulme sessiz kalmanın bir sakıncası da, zalimi cesaret vermek, zulme fırsat vermektir. Engelle karşılaşmayan zalim, zulme devam eder, kimseden çekinmez. Bunun da vebâli susanlara ait olur. Demek ki, susan zulme ortak olur.

    İ) Allah Zulmetmez, zalimi de asla sevmez:

    Kur'an'da şöyle buyrulur:

    - “Allah kimseye haksızlık etmez.” (Al-i İmran:108)

    - “Allah insanları hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus:44)

    - “Kim iyi bir iş yaparsa, kendi lehinedir. Kimde kötü iş yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir.” (Fussılat:46)

    - “Bu dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.” (Ali İmran:182)

    - “Allah zerre kadar haksızlık etmez. İyilik olursa onu katlar. Kendinden de büyük mükafat verir.” (Nisa:40)

    Bir kutsi hadiste de: “Ey kullarım! İyi bilin ki ben, zulmetmeyi kendime haram ettim. Onu sizin aranızda da haram kıldım. Sakın birbirinize zulmetmeyiniz.”(İlâhi Hadisler:86)

    Zembilli Ali Efendi, padişahla her karşılaşmasında: “Allah Zalimleri sevmez” diye söze başladığı bilinen bir husustur. Evet Allah zalimleri sevmez.

    J) Zulümden kaçınmak:

    Büyüklerin küçüklere yaptığı nasihat ve vasiyetlerde “Zulümden kaçın!” “Lakin zalim olma” sözlerine sıkça rastlarız.

    Zalimler içinde şair:

    “Ne kendisi eyledi rahat, ne halka verdi huzur

    göçtü gitti bu cihandan dayansız ehl-i kubur” demiş.

    Kötü insan ölür giderde gene kötülüğü devam eder. Bir köy ağasının halka yapmadığı kötülük kalmamış. Ölüm döşeğinde öleceğini anlayınca köylüleri çağırıp hakkınızı helâl edin demiş. Hep bir ağızdan: “Helâl olsun demişler. Ağa, olmaz siz içten demediniz. Ben ölünce beni köy girişindeki armudun dalına ayaklarımdan asacaksınız, gelen yüzüme tükürecek giden tükürecek diyerek bir tekme vuracak ve hakkım helâl olsun” diyecek. “Ben böyle istiyorum” der. Olmaz öyle şey derler.

    Adam ölür. Öldüğünden emin olunca dediğin aynen yaparlar. Fakat köye gelen jandarmalar durumu görür ve köylüleri karakola götürürler. Sorgu, sorgu… Dertlerini anlatamazlar. İçlerinden biri ayağa kalkar. “Sağken yapmadığını kötülük kalmadı. Öldün gitti hâlâ yakamızı bırakmadın.” Der. lânet okur.

    Zalimin birisi bir Allah dostuna sorar:

    - İşlerin en hayırlısı nedir? Allah dostu cevap verir:

    - Senin için öğleye kadar uyumandır. Tekrar sorar:

    - Neden? Cevap:

    - “Sen uyurken insanlar senden emin olur da ondan” der.

    Zalimlerden biri de Ulu kişiye:

    - “Benim için hayır dua et.” Deyince o:

    - “Ya Rabbi! Bu adamın canını bir an önce al” der.

    - “Bu ne biçim dua” diye kızar. Ulu kişi:

    - “Uzun ömür, zulmü arttırır, zulmün çokluğu, günahları arttırır. Sonra hesap vermen güç olur” cevabını verir.

    Kur'an'da : “Kim tevbe etmez zulümden kaçınmazsa, işte onlar zalimlerdir.”

    - “Onlar kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde, Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe ve istiğfar ederler…” (Ali İmran:135) buyrulur.

    Peygamberimiz de: “Gücünüzün yettiği kadar zulümden sakının.” (Ramuz:13/13) buyurur.

    Bir hadiste de şöyle buyurur:

    - “Zulümden kaçının! Çünkü zulüm, kıyamet günü karanlıklara sebeptir.” (R. Salihın:565)

    Kur'an'da:

    - “Takva sahipleri bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki, bir de onlar işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” (Ali İmran:135) buyrularak iman sahiplerinin kötülük yapmayacağı ve yaptığı hatadan da hemen döneceği, kötülükte ısrar etmeyeceği bildirilmiştir.

    K) Mazlumun duası red olmaz:

    Hz. Peygamber (S.A.V.): Allah şu kimselerin duasını red etmez:

    1- Misafirin ev sahibine yaptığı duayı,

    2- Anne babanın evladına yaptığı duayı,

    3- Mazlumun zalime yaptığı duayı, (Ebu Davud, Salat:1536)

    Zalimden, zulümden, bilhassa zalimin akıbetinden ders almak ve zulümden kaçmak lazımdır.

    Bazen zulmün, vereceği ders ve adaleti sağlaması yönüyle faydası da vardır. Bir de bir zalim, başka bir zalim vasıtasıyla cezalandırılmaktadır. Onun için herşey de bir hayır vardır. Hayra vesile olan yönü vardır.

    Kimse, zalimden öç alma peşinde koşmamalıdır. Allah'a havale etmelidir. Allah zalimin hakkından gelir. Ayrıca zalime bedduada etmemelidir. Yoksa ahirette alacak bir şeyi kalmaz.

    Hz Peygamber şöyle buyurur:

    “Mazlum, zalime sövmekte onda hakkı kalmaz.” (Kitabü’z- Zühal Ve’r-Rekaik:169)

    Eşyasını çalan hırsıza biri beddua etmeye başlar. Peygamberimiz: “Beddua ederek onun ahiretteki cezasını hafifletme” buyuru.

    Atalarımız: “Sövmekle şeytanın sayısı artar” demiştir. Onunu için beddua ve sövmek zalimin lehinedir, onun daha ucuz kurtulmasını sağlar.

    L) Mazlumun Ahı yerde kalmaz:

    Cenab-ı Allah züntikamdır, zalimin hasmıdır. Zalimi asla sevmez ve mazlumun intikamını eninde sonunda zalimden fazlasıyla alır.

    Şair : “Zalimin zulmü varsa,

    Mazlumun Allah'ı var” demiş.

    Bir başka şair de:

    “Zalim bir zulme girifkar olur âhir,

    Elbette olur ev yıkanın hanesi virân” der.

    Bir şairimiz de şöyle haykırır:

    “Alma mazlumun âhını,

    Çıkar âheste âheste.”

    Evet mazlumun âhı yerde kalmaz. Allah zalime mühlet verir, ama ihmâl etmez. Eden bulur . bu dünya, etme bulma dünyasıdır. Yapılan kötülüğün mutlaka karşılığı görülecektir.

    Büyüklerimiz: “Küfür devam eder, ama zulüm devam etmez.” demişler. Küfrün cezası ahirettedir. Ama zulmün cezası hem dünyada hem de ahirettedir. Zulüm bundan devam etmez. Bir de zulüm haddi aşar, mazlum Allah sığınırsa, zulüm devam etmez.

    Bir Kutsi hadiste: “İşçiyi çalıştırıp hakkını ödemeyenlerin Kıyamet gün hasmıyım” diyor Allah. (Buhari, Büyu:6/1020)

    Kur'an'da : “İşledikleri günahlardan dolayı zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.” (Enam:130) buyruluyor.

    Hz. Peygamber de: “Zulümden dolayı gelen ceza günahlara kefaret değildir,” buyurur. (K.Sitte:16/315) Yani zulmün dünyada da ahirette de cezası çekilecektir.

    Buradan şunu anlıyoruz:

    1- Allah zalimi cezalandırmakta acele etmez.

    2- Zulmü cezasız bırakmaz.

    Bir zamanlar kamçısı boynuna dolanmış olan mazlum:

    “Seni Allah'a havale ediyorum. O bana yeter, demekle iktifa etmiş.”

    Biraz ileriye varınca, zalimin atının, bir kuştan ürkerek üzerindekini yere çarpıp kaburga kemiklerini kırdığını, hayretle görmüş.

    Yerde inleyerek yatan zalim:

    “Baba! Sana ettiğim zulmün cezası olarak, Allah beni yere çarptı, görüyor musun”, demiş.

    Fakat Allah adamı itiraz etmiş:

    “Hayır, hayır, senin kaburga kemiklerinin kırılış bana ettiğin zulümden dolayı değildir. Çünkü Allah bir zulmün cezasını, böyle acele vermez. Olsa olsa, senin bu cezan, çok evvel âhını aldığın bir başka mazlumun intizarıdır, bana çarptığın kamçının cezası, ileride verilecektir.” demiş.

    Bir zamanlar köyünden medreseye giden delikanlının önüne geçen zalim:

    - “Nereye?” demiş,

    - “Medreseye” deyince

    Atından inmiş cebinden tekke tesbih çıkınca bir güzel dövmüş.

    Çocuk medreseye gelince hocası:

    - “Bu halin ne?”

    - “Bir atlı beni dövdü” demiş.

    - “Ne dedin?”

    - “Hiçbir şey demedim.“

    - “Keşke deseydin. Allah intikamını alacaktır.”

    Bu sıralarda Karayük pazarında atı ürker. Öküzlerin asıldığı çengele boğazından takılır orada bağıra bağıra can verir.

    Erzurum’un büyük velisi İbrahim Hakkı Hazretleri’ni çocukken İsmail Fakirullah Hazretleri’ne teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakirullah’ın yanında geçiren İbrahim Hakkı, bir gün eline aldığı bir testiyi çeşmeye götürür, doldururken oraya gelen bir atlı:

    “Çekil bakayım önümden be çocuk!” diye İbrahim Hakkı’yı azarlayarak altını çeşmeye sürer.

    Çocuk İbrahim, testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, İbrahim Hakkı’yı bir köşeye sıkıştırır. Kendini kurtarmak zorunda kalan çocuk da testisin bırakıp, canını kurtarmak isterken at basıp testiyi kırar.

    Ağlayarak hocasının huzuruna gelen İbrahim Hakkı;

    “Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü, can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı” der.

    Hocası sorar:

    “Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?”

    “Hayır, hiçbir şey söylemedim!”

    “Çabuk git ve o adama bir fena lâf söyle” der.

    İbrahim Hakkı gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da;

    “Benim testimi niye kırdın zalim adam” diyemez.

    Dönüp geldiğinde Hocası Fakirullah sorar:

    “Ona fena bir lâf söyledin mi?”

    “Söyleyemedim efendim, niyetlendim; fakat bir türlü dilimi çevirip de edep dışı bir söz sarf edemedim!”

    Hocası bağırır:

    “Sana diyorum, çabuk git ve o adama çirkin söz söyleyerek mukabele et! Yoksa felaket!..”

    İbrahim Hakkı bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran atamı, atı attığı çiftelerle çeşmenin gölüne yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır!

    Koşarak gelip, hocası İsmail Fakirullah’a durumu anlatır. Hocası bu hale üzülür:

    “Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu!” der.

    Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söylerler. Büyük velî şöyle izah eder:

    “O atlı adam, İbrahim Hakkı’ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zalimi Allah'a havale etti. Allah'ın ise gayretine dokunup zalimi cezalandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona hakaret etseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim büsbütün mazlum oldu. Ben ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!”

    Vaktiyle bir grup Müslüman tertip ettikleri bir kervanla hacca giderler. Çölleri aşıp vahaları geçerek yol alırlarken, iki dağın arasında eşkıyalar birden etraflarını çevirir. Hacılarda ne var ne yok hepsini alırlar. Ancak kafilede bulunan kadınlara dokunmazlar. Hacı namzetlerinden yaşlı bir zat:

    - “Eyvah, bu eşkiyalar paramızı alıp gidecekler. Hacca gitmek şöyle dursun, evimize dönecek paramız bile kalmayacak” diye sızlanır.

    Tam o esnada eşkiyalardan biri arkadaşlarına seslenir:

    - Hey, biz kadınların üstlerin aramayı unuttuk. Asıl altın onlardadır.

    Bu söz üzerine hep birlikte dönerek, kadınların üzerindeki elbiseleri yırtıp örtülerini atmaya başlarlar. Bu defa yaşlı zat fikrini değiştirir.

    - “Paramızı götüremezler artık, korkmayın” der.

    Nitekim onlar kadınlara hücum ettikleri anda müthiş bir gök gürültüsüyle birlikte şimşekler çakar, eşkıya reisinin başına ansızın korkunç denecek çapta bir yıldırım düşer. Paniğe kapılan soyguncular ne yapacaklarını bilemez hale gelirler. Nihayet yakalanırlar, paraları da iade etmeye mecbur olurlar.

    Ortalık sükûnete erdikten sonra o yaşlı zata sorarlar:

    - “Önce paramızı götüreceklerin söylediniz; sonra da sanki olacakları biliyormuşçasına, ‘Artık götüremezler.’ diye kestirip attınız. Gerçekten de dediğiniz gibi oldu. Paramızı götüremediler. Bunu nasıl bildiniz?”

    Yaşlı zat şöyle cevap verir:

    - “onlara paramızı almakla bize zulmettiler. Ama zulüm vasat derecedeydi; gayretullaha dokunacak seviyeye ulaşmamıştı. Ne zaman ki kadınlar dönüp eziyet ettiler. İşte o zaman zulüm gayretullaha dokunacak dereceye vardı. Zulüm bu dereceye ulaşınca devam etmez. İlahî bir silleyle son bulur. Nitekim öyle de oldu, cezalarını buldular. Elebaşıları öldü, ötekiler yakalandı. Biz de kurtulmuş olduk.”

    Zulüm ebedî değildir. Şair şöyle der:

    Azın cömert cevherinde

    Çoklar tersine döner.

    Varın soylu mayasıyla

    Yoklar tersine döner.

    Yokuşa akmaktan usanır sular

    Arklar tersine döner.

    Dişlilerin dişi kırıldığında

    Çarklar tersine döner.

    Zalimin elinde birgün

    Utancından gerilir yaylar

    Oklar tersine döner…

    M) İnanca baskı zulümdür:

    Kur'an'da Cenab-ı Allah şöyle bildirir:

    “Allah'ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” (Bakara:114)

    N) Zalim dost edinilmez:

    Zalimin zulmünü bilerek onunla oturmak, onunla olmak, onunla iş yapmak, büyüklerimizin ifadesiyle onunla biraz yürümek insanın imanına zarar verir, gönlünün kararmasına neden olur. Kalbimizi zalimin kalbine benzer, işimiz, onun işine benzer.

    Yapılacak iş, mazlumun yanında olmak ve ona yardım etmektir.

    Kur'an'da şöyle buyrulur:

    - “Mü’min, müminlerin bırakıp da zalimleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, Allah yanında hiçbir değeri yoktur.”

    - “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin.”

    - “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da zalimleri dost edinmeyin. Bunu yaparak Allah'a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa:144)

    O) Müslümanın Müslümana sıkıntı vermesi zulümdür:

    Allah Rasûlü der ki:

    - “Müslümana sövmek fasıklıktır, Onunla çarpışmak küfürdür.”

    - “Benden sonra birbirinizin boynunu vurarak küfre dönmeyiniz.”

    - “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet etmez, yalan söylemez. Onu sahipsiz bırakmaz. Müslümanın ırzı,malı, kanı müslümana haramdır. Bir müslümanın kardeşine hakaret etmesi, kötülük olarak ona yeter.” (Buhari Mezalim:3)

    - “Allah'ın kullarına eziyet etmeyin, onları ayıplamayın ve gizli hallerin araştırmayın. Kim Müslüman kardeşinin ayıbını araştırırsa, Allah da onun ayıbını arar. Hatta öyle ki evinden çıkmasa da, onu rezil eder.” (Ramuz el-Ehadis:465/4)

    - “Bir kimse, bir mü’mini dünyada korkutursa Allah kıyamet gününde o kimsenin korkusun arttırır.” (Age:421/6)

    Kur'an'da: “Kim bir insanı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kemde bir insanın yaşamasına sebep olursa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (Miada:32)

    P) Zulmedeni Allah kıyamet günü rezil eder:

    Kur'an'da şöyle bildirir:

    “Zalimlerin ne müşvik bir yakını ne de şefaaticisi vardır.” (Gafir:18)

    “Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.” (Hac:71)

    Allah dostlarından Fudayl bin Iyâd’ın şu hâli mü’min gönlüne ne güzel bir misâldir:

    Kendisini ağlarken gördüler.

    “Niçin ağlıyorsun?” dediler o da:

    “Bana zulmeden bir zavallı müslümana üzüldüğümden ağlıyorum! Bütün kederim, onun kıyâmette rezîl olmasındandır…” buyurdu.

    Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurur:

    1- “Bir kimse bir mü’mini dünyada korkutursa, Allah da o kimseyi kıyamet gününde korkutur.” (Ramuz el-Ehadis:421/6)

    2- “Her kim Müslüman bir kimsenin hakkını yemin ederek ele geçirirse, Allah ona cehennemi vacip cenneti haram kılar.”

    - “Ya Rasûllah az bir şey olsa da mı?” denince:

    - “Misvak ağacından bir çubuk dahi olsa” buyurur.

    3- “Kıyamet günü gasbettiğiniz hakları sahiplerine mutlaka ödeyiniz. Öyle ki, boynuzsuz koyun için boynuzlu koyun kısas edilecek.” (R.Salihın:204)

    4- “Kim bir karış miktarı yeri haksızlıkla zabtederse, o yer kıyamet gününde yedi kat olarak boynuna geçirilecektir.” (R.Salihın:206)

    5- “Kimin üzerinde zulüm varsa hiçbir şeyin para etmeyeceği gün gelmeden, helâllik alıp kurtuluşsun. Aksi halde, zulüm oranında Salih ameli varsa ondan alınır. Şayet iyilikleri yoksa hak sahibinin kötülüklerinden alınıp üzerine yüklenir.” (R.Salihın:210)

    Kur'an'da: “O gün zalimlere, özür dilemeli hiçbir fayda sağlamaz, artık lânet de onlarındır. Kötü yurt da onlarındır.” (Mü’min:52)

    “Zalimler asla iflah olmaz.” (Kasas:37) buyrulmuştur.

    SONUÇ

    Cenab-ı Allah hiçbir kuluna zulmetmez. İnsanları kendi kendilerine zulmederler. Kendisi zulmetmediği gibi kullarına zulmü yasaklamıştır. Cenab-ı Allah:

    Hud:117 de “Rabbin. Halkı birbirlerini düzeltmeye çalışan beldeleri, haksız yere asla helâk etmez.” Buyurarak insanları fesada değil, ıslaha çalışanları cezalandırmayacağını bildirmiştir.

    Yapılan zulmün karşılıksız kalmayacağı da hem dünyada cezalandırılabileceği hem de ahirette cezalandırılacağı gerçeği de bize haber verilenler arasındadır. Hani ne derler:

    “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur”

    Allah Rasûlü : “Allah'ın kullarına eza etmeyin” buyurur. (Ramuz el-Ehadis:465/4)
  • Gece saat on ikiyi on geçiyor.
    Taksim’de saatin altında tramvayı bekliyorum.
    Öyle olmasa, bu kadar ince eleyip sık dokumaya lüzum görmez;
    vakit gece yarısını geçmişti, derdim.

    Epey oluyor. Baharın bu soğuk günlerinde, şu devam eden kıştan
    bir buz gibi gece, hatırıma geliyor. O zamanlar daha Camlı Köşk’ün camları ve hanende ilânlarının mavi ışığını üşüterek geçen buz gibi bir rüzgâr esiyordu.
    Benimle beraber belki ona yakın insan, gördükleri herhangi bir filmin
    rüyasını ayakta görüyor ve yataklarının ümit, hayat, güzel günler veyahut
    uykusuz, muharebeli geceler, sığınaklar düşündüren ılıklığına bir an evvel
    kavuşmak için bir türlü gözükmeyen tramvaya sabırsızlanıyorlardı.
    Ağzımdan su buharı fışkırıyor. Birbiriyle konuşanların arasına bir
    sis tabakası seriliyordu.

    Yatak şimdi bütün insanlar için, ekmek kadar azizdir.
    Yatak bir sevgili, yatak hatıra, yatak çocukluk, güzel rüya,
    yatak bir bahar, bir deniz kenarı, bir egzotik memleket;
    bu saniyede insana, dostlarım, yatak ne değildir ki…

    Burnum yastıkta yorganım ağzım hizasında kirpi gibi büzülmüşüm;
    dalmak üzereyim: Bir şeyler, birtakım kuşlar tüylerini döküyor,
    bir ılık su damlıyor, içimi yıkayan bir çeşme var…

    Tramvay hâlâ yok. Biraz daha yerimde yatağımı, uykuyu düşünsem belki
    de uyuyuvereceğim. Donmak üzere olan insanların tatlılığını içimde
    duymaya başladım. “Bari gideyim şu açık pastanede bir ıhlamur içeyim de
    sonra yatarım” dedim. Bir iki adım atmamıştım ki önüme bir adam dikildi.
    Rüzgârdan yalnız bir karartı gördüm. Sonra yüzüne doğru bir hortumdan
    çıkar gibi bir duman yayıldı: Adam konuşuyordu.
    Tatlı, munis bir Anadolu şivesiyle,
    – Ağabey, dedi, buradan bana benzer birtakım insanlar geçti mi?

    Paltomun yakası içinde yarı yarıya kaybolmuş kafamı çıkardım.
    Kafamı bir iki defa salladım. Soğuğa alışmamış, mukavemete
    hazırlanmış gibiydim. Kulaklarımı keskin bir rüzgâr ısırdı. Adama baktım:

    Bana benzer adamlar… Bütün insanlar birbirine aşağı yukarı benzemez mi?
    “Bana benzer adamlar” ne demekti?

    Evet, adamın hakkı vardı. Ona benzer adamlar, ötekilerden kolaylıkla ayrılabilirdi.
    Kış günü bir şehirde insanlar palto, şapka giyer, ayaklarında fotinler vardır.
    Belki paltolarının renkleri, şapkalarının kurdeleleri ve alamerikan,
    yahut alaturka şapkalarıyla birbirlerinden ayrılabilirler; icap ederse.

    Bu adamın ne paltosu, ne şapkası, ne de ayakkapları vardı.
    Buna mukabil sırtında mor pamukları yer yer, parça parça dökülen bir hırkası,
    belinde ipi, ayağında yazlık tüy gibi bir pantolonu ve ayaklarında da
    yine iplerle bağlanmış çuvalı…

    Yüzü tatlı esmer renkli idi. Sakalı uzamıştı. Yirmi beş, otuz yaşlarında
    gözüküyordu. Yalnız gözlerinde büyük, korkak, acele bir şeyler vardı.
    “Acaba,” dedim, “bir esrarkeş midir?”

    O devam etti:
    -Benim gibi ağabey, dedi, üstünü başını gösterdi:
    işte bu biçim adamlar görmedin mi? Bazıları şu yoldan geleceklerdi.
    Birtakımları da… Taksim sinemasının aşağısındaki yolu göstererek:
    şu yokuştan çıkacaklardı.
    İşi kısa kesmek istedim. Meçhul, karanlık, dalgada bir kafada her türlü
    hayaller dolaşabilir, neme lâzım…

    – Görmedim vallahi, dedim.

    – Allah Allah! dedi. İmkân yok. Muhakkak geçmişlerdir. Ben yolda biraz eğlendim. Onları kaybettim. Yoksa gelmemelerine imkân yok.

    – Nedir bu adamlar canım? diye sabırsızlık ve merakla sordum.

    Kafamın içinde esrarengiz, büyülü, garip hikâyeler canlandı.
    Hatta daha ileriye giderek başka ve daha tuhaf şeyler düşündüm.
    Adamın afyonlu kafasına girmiş gibi oluyordum.

    – Ağabey, biz, dedi, Tophane’deki sabahçı kahvelerinde yatarız.
    Hepimiz hamal, uşak gibi herifleriz. Ama namusumuzla yaşıyoruz.
    Ne yapalım? Beş on para kazanırız. Geceleri de kahveciye beş kuruş verir,
    bir köşede uyuruz. Ne yapalım? Otellere para mı dayanır?
    En aşağı otuz kuruş. Otuz kuruşla iki gün geçimimiz var…
    Ha! Bu akşam polisler geldiler. Sabahçı kahvelerinde yatmak yasakmış.
    Hepimizi çıkardılar. Biz de hep birlik olduk. Gidelim valiye çıkalım; uyandıralım,
    derdimizi anlatalım, dedik. İşte birtakımı şu yokuştan, birtakımı da
    arkadan geldiler. Demek görmedin ağabey?

    – Görmedim, dedim. Nerelisin sen? Gözleri çakmak çakmaktı.

    – Zonguldaklı beyağabey.

    Gece yarısı, bu soğukta valiye gideceklerine başka bir koğuş bulmak,
    daha olmazsa polisler gittikten sonra kahveciye zorla, kapıyı açtırmak mümkündü. “Valiye kadar çıkmayı akıl edemezler. Bu muhakkak bir esrarkeştir,” dedim.

    – Ne ise, ben yukarıya doğru bir hızlanayım, belki geçmişlerdir de
    sen görmemişsindir, dedi ve hafif hafif serpen karın içine karıştı gitti.

    Tramvay gelmişti. Atladım. Tam yedek subay mektebinin önünde
    birtakım adamlar gidiyordu. Fakat camlar o kadar buz tutmuştu ki
    göremeyince tramvaydan atladım.

    Belki seksene yakın insandı. Aralarında çok gençleri bile vardı.
    Büyük adımlarla gayet ciddi yüzlerle yürüyorlardı. Önde gidenlerin hâlinde
    daha büyük bir vaziyet vardı. Daha ciddi idiler. Tek tük geçenler durup
    onlara bakıyorlardı. Fakat onlar hiç kimseye bakmıyorlardı.
    Yalnız en önde gidenler bağıra bağıra konuşuyorlar. Vali ile nasıl
    konuşacaklarını talim ediyorlardı. Kıyafetlerine baktım.
    Evet, benim, mor pamuk hırkalı ve keten pantolonlu adamın hakkı vardı;
    onun gibi birtakım adamlar gidiyorlardı. Kulaklarımda genç Zonguldaklının:

    -Canım, benim gibi adamlar beyağabey, dediği zamanki hâli geliyordu.

    Yatağım, tramvay beklediğim dakikalardaki o munis hâlini kaybetmişti artık.
    Ne şu, ne buydu. Bir yataktı, içinde yatabildiğim için mesut değildim.

    Sabahçı kahvelerini kapamadan evvel birkaç tane gece barınma evine şiddetle
    ihtiyacı olan İstanbul şehrinin kışı, bazen ne kadar uzun, ne kadar uzun ve
    bitmez tükenmez bir âfettir; bilen bilir.
  • Hikmet Kıvılcımlı'nın tarihi Eyüp Sultan konuşması
    06.01.2013 16:59
    Hikmet Kıvılcımlı'nın tarihi Eyüp Sultan konuşması

    Türkiye'de Sosyalizm'in en büyük savunucularından Hikmet Kıvılcımlı'nın Eyüp Sultan'da yaptığı tarihi konuşma.

    TIMETURK / Haber Merkezi

    Muhterem Vatandaşlarım! Sevgili İşçi kardeşlerim!Bugün, Müslüman İstanbul'umuzun, İstanbul'dan önce Müslüman olan Eyüpbölgesinde Vatan Partisi'nin sesini duyurmaya geldik.Sevgili vatandaşlarım!... Vatan Partisi İŞ ve İŞÇİ partisidir...Bunu söylerken,elimde olmayarak, Müslümanlığın büyük bir hizmetini hatırladım. O büyük söz derki: "Kıyamete kadar yaşıyacakmış gibi çalış, yarın ölecekmiş gibi ibadet et" der.Vatandaşlar!... İbadet: HAK önünde konuşmak, halk önünde hakkı teslim etmek manasına gelir...

    Bugün, Vatan Partisi'nin kendini HAK ve ÇALIŞMAK gibi iki prensipüzerine kurduğunu açıkça ortaya koymak lüzumunu duyuyorum.İslamın büyük prensibi, hepimizin bildiği gibi: "Leyse lil insane illâ mâ seâ" der.(Yani: İnsan için, çalışmaktan , emekten başka her şey yalandır) der. İşte, o büyükhakikat: Aradan binlerce yıl geçtikten sonra bugün, dünyanın en ilerimemleketlerinde dahi, tek büyük İÇTİMAİ HAKİKAT, insanlığın bulabildiği en büyükhakikat olarak tanınmıştır. Bugün insanlığın yarattığı değer: EMEK üzerine kurulur.Avrupa'nın en büyük iktisat alimleri, İngiltere'nin klasik iktisatçısı denilen AdamSmith'ler, Ricardo'lar: binlerce senelik insan ilminin neticelerini toplarken, o hakikatibulabilmişlerdir: "Leyse lil insane illâ mâ seâ!" hakikatini: "Değer, insanınemeğinden doğar" şeklinde ifade etmişlerdir... İşte Vatan Partisi'nin prensibi de, herşeyin temelinin, memleket siyasetinin de üzerinde kurulması icabeden temelin EMEKolması lazım geldiğini ifade eder.

    Türkiye'de emeği, insanın çalışmasını kim temsil ediyor? Şehirlerde işçikardeşlerimiz, esnaf kardeşlerimiz.. Köylerde alınteriyle çalışan küçük, fakirköylülerimiz! Vatan Partisi Türkiye'de -bütün öteki partilerden farklı olarak,- buçalışkan zümrelerin hakkını arıyan, hakkını aramak için kurulmuş tek teşkilattır.Şimdiye kadar maalesef, büyük hakikatler daima küçük insanlardan uzakkalmıştır: Uzak bırakılmıştır. Yine vatandaşlarım iyi bilir ki, Muhammed: "Benhâtemel enbiyâyım" demiş. (Yani: "Ben peygamberlerin sonuncusuyum") demiştir. Obüyük sözün manası üzerinde vatandaşlarımı bir an düşünmeye davet ederim...

    Vatandaşlarım!... O zamana kadar insanlar arasında bütün düzeni kurankanunlar ve kaideler "gökten iner" di. Hazreti Muhammed: "Ben sonuncupeygamberim!" demekle, bizlere şu büyük hakikati anlatmış oluyordu: ARTIKKANUNLARINIZI KENDİNİZ YAPACAKSINIZ! demek istemiştir... Ve onun içininsanların büyük toplantı yerleri: Camiler meydana gelmişti. Bütün İslamların camii:Adı üstünde CAMİ!..Cami: Hepinizin bildiği gibi, TOPLAYICI demektir, vatandaşlarım. VeMüslümanların tatil günü de vaktiyle "CUMA" günü idi, vatandaşlarım.Bu ne demektir? Bir an düşünelim: CUMA, toplanma günü demektir.

    Neredetoplanıyoruz? Toplayıcı olan Cami'de... niçin toplanıyoruz, vatandaşlarım? Hak için,değil mi?.. İşte o büyük ve necip dava, bugün dünyada insanlığın arıya arıya henüzbulabildiği, henüz güçlükle çalışabildiği Demokrasi dediğimiz gavurca lakırdının takendisidir.Mübarek Ezanı Muhammedi dolayısıyle buradaki HAK davamızın konuşulmasıbir an için durdurulmuştu. Sözümüze, -müsaadenizle- yeniden başlıyoruz.

    Sevgili vatandaşlarım!..Ne zaman mübarek bir camiin, mübarek bir mescidin önünde bulunsam,daima, Hülefâyi Raşidiyn zamanındaki vatandaşların siyas hayatları gözüm önünegeliverir. Bilirsiniz, o zamanlar, camiler Müslümanların siyasi toplantı yerleri idi. Yaniher Cuma, Halife bizzat camiin içerisine gelir, karşısındaki vatandaşlara bütünmemleketin Umur ve Hususu hakkında hesap verirdi. Gene çok iyi bilirsiniz ki, devlet başkanı olan Halife, bizzat halk tarafından biat suretiyle reis olur, yani seçimleiktidara gelirdi. Bizzat Halifeler seçilmiş devlet başkanı idiler. Bu seçilmiş başkanlar,her hafta, bütün Müslümanları önüne toplıyarak, camide onlara memleket işlerihakkında hesap verirlerdi.O ibret verici hadiselerin bugün bize ne kadar büyük dersler vermesi lazımgeldiğini düşünerek, bir hadiseyi hatırlatmaktan kendimi alamıyacağım...

    Ordular,hudutlarda zafer zafer üstüne kazandılar; fakat ele geçen ganimetleri Müslümanlararasında kardeşçe paylaşılmak üzere gönderdiler, idi. O zaman başkente, baş şehregönderilen kumaşlar, gene vatandaşlar arasında herkese aynı büyüklükte parçalarverilmek suretiyle paylaşılırdı, taksim edilirdi:... Vatandaşlar, o parça kumaşlardankendilerine elbise dikerek camiye Cumhurbaşkanları olan Halifeyi, Ömer'i dinlemeyegittikleri zaman... Halife söze başlar başlamaz, Müslümanın biri ayağa kalktı.

    "YaÖmer"
    dedi,

    "Sen bir hırsızsın, senin söyliyeceğini Müslümanlar dinliyemez"

    dedi.Düşünün vatandaşlarım: Demokrasinin o zamanki manzarasını düşünün.Lalettayn, adsız bir vatandaş, lütfen kalkıyor, devlet başkanına, hiç bir izahyapmaksızın:

    "Sen bir hırsızsın!"

    diyor. Bunun üzerine devlet başkanı Ömer neyapıyor? Ne yapsa beğenirsiniz? Yani, ondan sonra çeker kılıcını, uçururdu söyliyeninkellesini, değil mi?.. Hayır. Hazreti Ömer:

    "Bu sözün sebebi var mı? Ben nedenhırsızım? Bilmiyorıım. İzah et. Eğer hırsızsam hakikaten, sözümü keseyim."
    dedi: Soğukkanılılığa, tahammüle, tenkit karşısındaki insanca tepkiye bakalım.Bundan, bugün için bugünkü devletle vatandaş arasındaki münasebetler için büyükneticeler çıkarmaya çalışalım.O zaman, bu adsız vatandaş; cemaat ortasında kalkıp kendi üstünü gösterdi:

    "İşte bak"

    dedi,

    "Hepimize dağıtılan kumaştan ben de üzerime elbiseyaptım. Ancak küçük bir sağ kol, küçük bir ceket çıktı bana... Halbuki sen,Ey Ömer! boyunca kocaman bir cübbe giymişsin. Bu cübbeyi yapmakla, sen,o kumaştan bütün vatandaşlara düşen paydan iki hisse aldın. Demek,çaldın.. Demek hırsızsın! öyle ise, ben senin hilafetini tanımıyorum, sensus!"
    dedi. Bunun üzerine Hazreti Ömer ne yaptı? Hiç kızmadan, tehdit etmeden,sükunetle oğluna:

    "Ya Abdullah! Kalk cevap ver"
    dedi. Oğlu kalktı. Dedi ki:
    "Vatandaşlar, görüyorsunuz.:"
    dedi,
    "Benim üzerimde sizinki gibi kısa birceket te yok. Ben hissemi babama verdim. Babam da bir cübbe yaptı."
    bunun üzerine Ömer:
    "- Ne dersin?"Diye sordu o vatandaşa. Ve vatandaş cevabında:
    "- Peki. "
    dedi.
    "Anladım, hırsız değilmişsin, Ömer. Otur şimdi, söyle,dinliyeceğim."
    dedi.

    Vatandaşlar!...

    İnsanlık tarihinde, bizim yakından tanıdığımız halkçı idare üçdört günde icat edilmiş bir şey değildir. Bizim, en müstebit sultanların zulüm yaptığıŞark memleketlerimizde dahi, öyle büyük geleneği olan bir demokrasi 1400 yıl evvelkurulmuştur. Biz hala bugün, o kadar kuvvetli demokrasinin vücudunu hayranlıkla:"- Acaba var mıymış? Nasılmış? Ah! Ben de öğrenebilsem.." diye arıyoruz.Hepimizin, şu mübarek tanrı evinde, beş vakitte dualarla andığımız hayat,özlediğimiz şey: O büyük insan demokrasisi değil mi?Lakin ondan sonra ne oldu, vatandaşlarım? Daha Muaviye denilen zat Suriyevalisi iken, o büyük demokrat Hülefâyi Raşidiyn'in memleketteki izlerini silmeyeçalıştı. Muaviye kimdi, bilir misiniz? Muaviye, Kureyş'in para ile Müslüman olmuşbüyük bezirganlarından Ebü Süfyan'ın oğlu idi... İşte, bizim Şark memleketlerimizdevatandaşla devlet arasında ilk zehiri koyanlar.. Bu, 1400 sene evvel para ileMüslüman olmuş bulunanlara
    "Müellifetül-kulub" mü diyeceksiniz?.. O Müellifetül-kulub, hatta, Kur'an i Kerim'in bile içinde, tahsisat alma haklarınıkazanmışlardı... İşte bu adamlar, memlekette kendi bezirgan kârlarını, kendibezirgan ruhlu çocuklarını ilerletmek için, vatandaşlara karşı suikast hazırlarken.. ilk işleri, o demokrat devlet başkanlarını, Hülafayi Raşidiyn'i ortadan kaldırmakolmuştu. Ve derebeğilik ondan sonra başladı.1400 sene, mütemadiyen derebeğilerin ardarda gelişi ile, insanlar adeta hakaramaktan korkar hale geldiler, ve siyaset demekten korkar hale geldiler.

    Bugün vatanımızdaki fakir fukaranın "siyaset"in sözünden korkmalarının baş sebebi, obüyük geleneği silmiş olan Şark derebeyliğidir. (Osmanlıca'da siyaset sözünün lugatkarşılığı bile "adam asmak" anlamına geliyordu!). Bugün, Osmanlıİmparatorluğundan, maalesef bize hala o kötü terbiye: Siyasetten kaçmak, hakkınıaramamak gerektiği gibi kötü adetler.. hâla intikal etmiş bulunuyor. Ve biz hâlamemleketin idaresini yalnız birkaç büyük bezirganın yapabileceğini zannediyoruz.Halbuki, büyük bezirganların yaptıkları nedir? İşte bugünkü PAHALILIK'tır,vatandaşlarım.Bir parti çıkarırlar: "Demokrat Parti" derler. Bu Demokrat Parti:" - Halk idaresini; halk hürriyetini ortaya koyacağım" der.Fakat en büyük vaadettiği şey malüm. Halka:" - Sana ucuzluk getireceğim."der, vatandaşlarım. Bir de bakarsınız, 7 yıl sonra ne olmuştur? İşler, tepesitaklak gelmiştir..O zamana kadar görülmedik bir pahalılık başlamıştır. Ondan sonrada Sayın Menderes.. Bakın, geçen gün gazeteye verdiği beyanatta, bakın ne diyor:" - Göstersinler bir çare... Çare yoktur, pahalılığın çaresi yoktur!" buyuruyor:

    Vatandaşlarım, ben. size, herhangi bir hastalık karşısında kaldık mı, nasılhareket ettiğimizi hatırlatacağım. Evvela hastılığın mikrobu nedir. Hastalığın sebebinedir? Onu buluruz... Değil mi, vatandaşlarım? Sonra, o sebebe karşı ilaç ararız, ilaçbuluruz. .. Bizim memleketimizdeki pahalılığın sebebi nedir acaba?Eğer bugünkü iktidara bakarsak, memlekette her yer güllük gülistanlık..Pahalılık denilen şey de yoktur.... Öyle mi, vatandaşlarım?Evet, pahalılık bazı kimseler için yoktur. Günde 2 bin lira kazanan bir insaniçin, fasulye 1 lira da olsa, 4 lira da olsa, hiç farketmez. O kimse belki de sadecepirzola yiyecektir... Onun için pahalılığın manası mı olur?.. Ama günde 4 lira ücretalan bir işçi vatandaş için fasulyenin 1 liradan 4 liraya çıkması, çoluk çocuğunun ogün ekmeksiz kalması demektir.

    Rakamlara istinad ediliyor. Geçen gün Sayın Celal Bayar hazretleri diyor ki:"Milli gelirimiz, biz (yani Demokratlar) iktidara gelmezden önce 400 lira idi (Senede480 veya 380 imiş. Ben size rakamları basitleştirerek 400 veriyorum). Biz iktidarageldik, bugün, ilmi şekilde her vatandaş başına düşen para 800 lirayı geçmiştir"diyor. Ve bununla, bu rakamla ispat etmek istiyor ki, vatandaşların kazancıDemokrat Parti sayesinde iki misli olmuş, artmıştır. Doğru mu acaba,vatandaşlarım?Rakamlar doğru. Ama bu rakamların arkasındaki hakikat nedir? Vatandaşınkazancı hakikatte fazla artmış mıdır?Artmıştır, ama artan şey sadece kağıt paradır.Hepimiz pek iyi biliyoruz: Kağıt paranın kendine has bir kıymeti yoktur.

    Kağıtpara bir kıymetin ifadesidïr. Ve mecburi olduğu... onu elden ele geçirmeğe mecburolduğumuz için, tedavülü mecburi olan bir nesne olduğu için kıymetli gibi görünürbize. Hakikatte o kağıt para: Mecburi elden ele geçecek diye bir devlet zoruolmasa... onu sokağa atsanız kimse dönüp bakmaz bile, pis bir kağıttır. Üzerinemikrop bulaşmıştır. Hatta ele alınır kağıt değildir. Kullanılmış kağıt parçasını kimeğilir de yerden alır? Ne çare ki, mecburiyet hepimizi bu kağıdı almaya sevkeder:Sahici paranın kıymeti onun üzerine harcanmış emekle ölçülür. İnsan emeği nekadarsa paranın üstünde, o kadar değeri yüksek olur. Nitekim altın böyle, üzerinefazla insan emeği harcanmış büyük değerde bir nesnedir. Ve kıymetli para altındır,vatandaşlarım.Halbuki, Celal Bayar'ın.. İşte söylediği para, kağıt paradır: zati kıymetibulunmıyan, ancak Merkez Bankası'ndaki kasalara karşılığı altın olarak konulmuş senesinde bu memlekette 350 bin memur vardı. Bugün sayısını Allah bilir. Layuudvela yuhsa, dedikleri eskilerin.Pekiy, vatandaşlarım, bu memurlar çoğalmakla acaba kendileri bahtiyaroluyorlar mı? Hayır. Memurlar çoğalmakla bu memleket refah görüyor mu?Tamamen tersine. Bakın izah edeyim.Hepiniz de biliyorsunuz. Herhangi bir daireye gittiğiniz zaman, uğradığınızmüşkülatı bilmiyor musunuz? Sebebi nedir? Düşün.

    Ben size iki kelime ile izahedeyim: Memur çokluğu!.. emin olun, baş sebep buradan çıkıyor. Evet, iktidar da:Gelen vatandaşı, git bugün, yarın gel, örselemeye başlıyor.Ötede kaşaneler kurulur, sırça saraylarda sefa sürülürken; memur bir kaç yüzlira maaşla akşama kadar o karanlık odada otursun.. o da insan ya, dayanamıyor:Masa başında: Hırsından vatandaşı tersliyor. İş oraya kadar iniyor. Fakat asıl milleteolan oluyor. Bir kere muameleler uzuyor, zorlaşıyor. Ondan sonra da.Maaşlara bakalım. Rakamlar meydanda. Sayın Menderes mütemadiyen rakamveriyoruz, diyor. Biz de sana rakam verelim, Sayın Menderes. İşte rakam: Başvekalet Umum Müdürlüğünün neşrettiği rakamlar.. Kimse uydurmuyor. MilliMücadele zamanında Türkiye'de devlet memurlarının maaşı bütçemizin % 4 ü idi.Yani bizden toplanan yüz liralık verginın memurlara maaş diye verilen kısmı 4 liraidi. 926 senesinde memurların bütçeden aldığı maaş % 8 e çıktı: İki misli oldu. Yineçok artmamış: İkinci Cihan Harbi başlarken, memurlara verilen maaş % 16 ya çıktı:Bir iki misli daha.. yine azmış, vatandaşlarım: Bir bakıyoruz ki, 1948 senesindemaaşlar bütçenin % 40 ına çıkmış. Milletten toplanan 100 liralık verginin 40 lirasımemur beslemeğe tahsis edilmiştir.Arada Demokrat Parti geldi. Bundan 6 ay evvel Bütçe münakaşaları oldu,Vatandaşlarım. O münakaşaları takib ettiyseniz, hatırlarsınız. Bir "Personel masrafi"diye laf geçti. Frenkçe bir laf ediyorlar. Personel masrafi dediği: Memurların aldığımaaş! Türkçesini söylesene be Müslüman! Memurların aldığı maaş.. Hayır, PersonelMasrafi diye sokuşturuyor.Bu Personel Masrafı: İktidara bakarsanız... Dahiliye vekilli çıktı: % 49 ile 45arası diyor. Yani; 100 lira alınan verginin 45-49 (50 ye yakın lirası: Resmen,iktidarın da kabul ettiği gibi personel masrafı.. Fakat muhalefet başka bir hesapyapmış: % 60 dır diyor. Yani, memlekette 100 lira toplanan verginin 60 lirasınımemurlara veriyorsun, diyorlar.Hayır mı görüyor bu memurlar? Onlara da yazık oluyor. Fakat millete de yazıkolmuyor mu? Bu pahalı devlet nedir, vatanadaşlarım? Bu fukara millete, bu lüksdevlet yaraşır mı, vatandaşlarım?Hepiniz görüyorsunuz: sokaklarımızda canavarlar gibi gezen İskaniavabisotobüslerini. Hepiniz biliyorsunuz, değil mi? Dağ gibi nesneler. Bunları bize satanİsveç'tir. Yani biz daha araba yapamıyoruz: O, İskaniavabisi yapıyor. O memlekette,bizim şu hür basından birisi gitmişti de, nasıl olmuştu da, nasılsa yanlışlıkla şöyle birfikra anlatmıştı.

    Okuyan vatandaşlarım da belki okumuşlardır. Ben size hatırlatayım.Diyor ki: İsveç in başvekili tramvayda ölmüş! İbret alın, vatandaşlarım. Bizden onkere zengin olan bir memleketin Başvekili, makamına tramvayla gidiyormuş ta, hemölecek hale gelen Başvekil yine tramvayla gidiyormuş ta, tramvayda ölmüş,vatandaşlarım. Aynı adam, o İsveç'in Harbiye Nazırının, muazzam ordularını güdenadamın, her sabah evinden bisiklete binerek Harbiye Nezaretine gittiğini yazıyor.Karısı da çalışıyor. Evde tek hizmetçisi de yok. Dikkat buyurun, vatandaşlarım.Bizden on kerre zengin Harbiye Nazırının evinde tek hizmetçisi yok. Karısıöğretmenlik yapıyor; akşam gelip yemeğini de pişiriyor; haftada çamaşırını dayıkıyor; ev hizmetini de görüyor.Bize böyle devlet lazım, böyle hükümet lazım, vatandaşlarım! Biz hepimiz kankusan bir milletiz, on para kazanmak için. Ne oluyor? Nerede ise mahalle bekçisininaltına kadillak verecekler. (alkışlar). Bu para bizim kesemizden çıkıyor ve bu parabizim çoluk çocuğumuzun rızkından çıkıyor.


    İşte görüyoruz, çocuklarımız meydanda: Hepsinin boynu çöp gibi kalmış;hepsinin ayağında ayakkabı yok; kimisi yalınayak, kimi nalınla, kimisi yırtık lastiklegeziyor. Böyle memlekette kadillak ne demektir? Vali kız gibi kadillaka biniptorniston ediyor. İsveç başvekili gibi, bu da resmen İsveç başvekili gibi tramvayabinsin. İstanbullu yağma mı var? Ondan sonra Taşlıtarla'ya giden vatandaşlarüstüste hınca hınç gaz tenekesinden arabaya binsinler. Üstüste gidebilene aşkolsun.Yahu, ne oluyor? O kadillaklara verilen para ile bu milletin seyrü seferine yarar iki üçtane daha geniş otomobil, kamyon ve ilh. Otobüs, alınamaz mı? Doğru mu buvatandaşlar?Diğer partili arkadaşlarım. Bize ağır sanayi lazım, dediler, vatandaşlarım. Ağırsanayi, yani memleketimiz, demin de arzettiğim: 77.5 milletin panayırı halindedir.Gidin Beyoğlu'na: yerli malı yok. Bütün ne varsa, donumuzun yamasını dikmek içiniğne bile Avrupa'dan geliyor. Bu ne faciadır, kardeşlerim? Bu millet bundan beş yüzsene evvel dünyada görülmemiş topları kullanmış. Bütün surları yıkmış. Şu dünyanınpayitahtını zaptetmiş.. Teknik kuvvetle, o zamanın hiçbir memleketinde görülmeyentopu yapmakla zaptetmiştir. Ne olduk ta, bugün kara arabamızı da yapamıyoruz?Neden bizim otomobillerimiz kendi fabrikalarımızdan çıkmasın? Bir otomobilimemlekete yüz bin liraya sokup ta ateş pahası yapalım? Vatandaşın rızkınımahvedelim? Zorlamak iyi midir?Birtakım yağlı, yavan kendine iktisatçı süsü veren dolandırıcılar: Türkiye'deağır sanayi olmaz, Türkiye'nin pazarı küçüktür, diyorlar. Utanmıyorlar,arlanmıyorlar.25 milyon nüfus ne kadar küçük? Şu İsrail, o çölün içinde şu Yahudimemleketi.. Şu da, Osmanlı Devletinin dün küçücük bir çöl vilayeti idi. Bugün bizekamyon yapıp ta satıyor. Biz 25 milyon nüfus daha bir kamyon yapamıyoruz. Birmilyon nüfuslu İsrail: Penisilin bile yapıyor, en lüzumlu ilacını da yapıyor, radyosunuda yapıyor, her şeyini de yapıyor, otomobilini de yapıyor. Biz 77,5 mïllete verelimparamızı, canımızı, ırzımızı, ruhumuzu.. Gelsin bozuk düzen arabalar, 77,5 çeşitmakinalar.. kırılsın. Ondan sonra paramparça. Bu yedek parça ki, tamir edilsin de,ondan bir rızık çıkarasın.Bizim de bir motor fabrikamız; onun yanında bir traktör, bir otomobil fabrikasıolmaz mıydı? Milyonlarca altınımız gitti. Bunların 30 milyon, 40 milyona birisiçıkabilir. 30-40 milyon nedir ki, bugünkü para ile?.. Yüzlerce milyonumuz havayagidiyor da, şu memleketin cancağızına faide edecek işler yapılmıyor.Yaptın şeker fabrikası: Yapmaz olaydın, diyeceğim geliyor. Evet; yapılsın şekerfabrikası amma, bu memleketin köylüsü asırlarca tatlısını kendi pekmezindenyemedi mi, vatandaşlar? Bu memlekette ilk şeker fabrikası kurulduğu zaman,reklam olsun diye, Halk partisi köylülere şeker getirmişti. Yani şeker satılsın diye!Şeker lazım diyelim, her zaman, amma birinci ihtiyacımız değildir. Biz pekmezimizlede idare ederdik. Ne oldu üzümlerimiz? Bağlarımızı verelim inhisar'a: Çıksınalabildiğine tonlarca rakı, yığsın milletin başına ispirto.. zehirlesin halkımızı. Sonraşeker fabrikası kursun. Alkışlıyalım!... Bu mu? Bu memlekete şeker fabrikasındanevvel, makina yapan fabrika lazım, vatandaşlarım. Ondan sonra, bir makinayapmağa başladık mı, iki sene içinde: Şeker fabrikasını da kurarız, çimentofabrikasını da kurarız, yollarımızı da kurarız, her şeyimizi yapana. Hem harice onparamız gitmez. Ve o kurulan fabrikalarda benim vatandaşım, benim milletim,benim işçim ekmek bulur.Bugün ne oluyor? Yabancı memleketin işçileri şunları yapıp geçiniyorlar. Bizbuna harç vererek, oradan mal getıriyoruz. O da ne demektir? Onu ödemek içinecnebi bizim kağıt paramıza metelik vermiyor. Ecnebi altın istiyor, vatandaşlarım.Zaten bütün mesele bundan çıkıyor: Senin kağıt para yalnız sana geçer. Yeter altınıödedi mi; bugünkü hale gelir paramız işte. Ondan sonra da düşer de düşer.Bunun çaresi yok mu? Gayet açık var. Amma memlekette iktisat dediğimizgeçim işlerinin bütün zemberekleri, maalesef, Vatan Partisi'nin her zaman söylediği gibi, bezirganların elindedir. Bezirgan nedir? Buna tüccar diyorlar. Tüccar değil,vatandaşlarım. Tüccar, kendi memleketinin fabrikasından çıkan malı ecnebiyesatmak için uğraşan adamdır. (Alkışlar).

    Bizim tüccar dediklerimiz, ecnebi mallarınınbinbir çeşidini Türkiye'ye sokup, Türk'ün kanını kurutan insandır. Demin arzettiğımgibi, oturduğu yerde bir işçinin bin senede kazanamıyacağı milyonları, bir haftada,bir kalemde, oradan oraya aktarmakla cebine atan insanlardır.Buna karşı nasıl tedbir bulunmaz? Kaç kişidir bunlar? Bu memlekette gene Başvekalet istatikleri gayet açık sayıyor. Yalnız İşçi sigortalarına yazılı olan işçilerimiz500 küsur bini geçmiştir. İşçi Sigortalarına yazılı işçilerimiz, diyorum. Yayazılmayanlar? Ya işçiden sayılmayan fakir fukara? Buna mukabil işveren kaç kişidir,biliyor musunuz, vatandaşlarım? Resmen 16 bin kişidir. Bunun da 4-5 bini devlettir.Devlet işveren gibi görünüyor. O halde, 10-11 bin kişi, bu memleketin bütünkazancını, milyonların hayatı pahasına kendi kasasına indirirse, fukaralık kalkar mı?Fakat iş yalnız fukarılıkla bitse, gene bir derece razıyım. Daha feci tarafı: Bubezirganlar bu memlekette yerli sanayiin kurulmasına da düşmandırlar. Nedendüşman? Çünkü bütün bezirganlar (gidip Ticaret odası'na: okuyun, listelere bakın,dosyalara bakın.. ) hepsi falan filan kefere memleketin buradaki acentesidir. Bütünecnebi malların Türkiye'deki mümessilleri bezirganlar, o ecnebi malının kârınıyapmak için, Türkiye'de ona benzer malın yapılmamasını isterler. Menfaatleri budur.Bu böyle bir lanet zümredir ki, memleketimize de, maalesef sanayiimize dahikasteder.İşte bu zarurete karşı biz... Bunlar da, mamafih, insan olarak böyle görmüşler,böyle gidiyorlar. Belki onlara bizler, siyasetiyle, dürüstlüğü ile: Bu kaabil işleribırakın; sermayenizi bu memlekete, vatandaşlara iş, ekmek temin edecekfabrikalara yatırın.. diye söylersek, o zaman onlar da daha hayırlı iş görürler belki.Fakat bugünkü şartlar içinde, iş onların elinde kaldıkça, şu meşhur davulu dövülenbezirgan Partiler memleketin kaderine hakim oldukça, bu işin sonu gelmez. Bubezirganlar bu memlekette sanayiye de yer vermezler. Sadece iki üç fabrikakurarlar. Bu kurdukları da, yalnız, gene bir keferenin, bir Amerikalı Tornburg ismindeakıl hocalarının onlara tavsiye ettiği sanayi olur. Yani, o adam: Siz Türkler hafif sanayi kurun, der.. Şeker fabrikası, çimento fabrikası, tamirhane.. Ben size makinayollıyacağım, siz bunları tamir edecek yer açın... Bunu söylüyor, ve biz de onuyapıyoruz.Bu felakettir, vatandaşlarım. Bu memleket kendi makinasını kendi yapmazsa,demin bir kardeşimizin söylediği gibi, daima ecnebiye haraçgüzar oluruz, daimaişsizlik bu memleketten en büyük afet olur.Neden yüzlerimiz daima solgun? İşsizlikten. Neden herşey ateş pahası? Geneişsizlikten, vatandaşlarım. Bu meseleler o kadar at ve deve, müşkül meseleler değil.Eğer bizim fakir fukara halkımız, şu önümde gördüğüm, beni dinlemek zahmetinekatılan sevgili vatandaşlarım oylarını kendi menfaatleri için hakkı ile kullanabilseler,oraya kendi içlerinden kasketli çarıklıları gönderebilseler, emin olun ki çarçabukdüzelir. Bu kadar basit.. Karışık iş değil.Söylediğim gibi: 4 milyar bütçe!... O 4 milyar bütçenin % 60 ını verinmemurlar yesin. Peki, bu memurlar yiyor da rahat mı ediyorlar? Onlar da etmiyor,çünkü hayat boyuna pahalılaşıyor. O halde memurumuza da iş çıkacak fabrikakurarsak iyi olur. O memur masa başında otura otura... Gidin kendisine sorun:Kimisinin midesi bozuktur, kimisi romatizma olmuştur.. kimisi baş ağrısındankurtulamaz. Böyledir vatandaşlarım. Masa başında oturmak zannettiğimiz kadarsıhhat verici bir şey değildir. Ínsanı kahreder. Yani, memur vatandaşımız da hayatlatemasa geçmiş olursa, sanayimiz kurulursa, o da yaratıcı insan olur. Hemmemleketin geçimi yükselir, hem o vatandaşları o sahada iş bulunur. Daha dolgunpara bulurlar. Hem de memleketimiz bu açlıktan ve yoksuzluktan kurtulur.İşte Vatan Partisi bütün bunlara kendi programında gayet açık, vazıh, birçoban kardeşimizin dahi anlıyacağı kadar besbelli hal çerelerini teklif etmiştir.


    Vatandaşlarım!.. Dertlerimiz o kadar çok ki, bunları, sabaha kadar devametmekle bitiremeyiz. Fakat, vakit bitmiş. Onun için daha fazla başınızıağrıtmıyacağım.Tekrar rica edeceğim: Oylarınızı verirken, Allah rızası için kendiniz gibiinsanlara verin. Vermeyin kapıkullarına.Sözümü bitirirken: Her kahrına seve seve katlandığımız güzel vatanımız vebüyük milletimiz yaşasın! Her kahra katlanan işçi, köylü, fakir fukaravatandaşlarımız yaşasın! Ve fakir fukara partisi olan Vatan Partimiz yaşasın! (Hercümleden sonra: Alkışlar)
    Hikmet Kıvılcımlı
    Sayfa 1 - derleniş yayınları