• (..) Ne çok dikenin vardı Tanrım.!
    Ne çok isterdim,
    Sana sarılamazdım.
    Ve şöyle derdim o zaman:
    Ah.! (..)
  • 408 syf.
    ·11 günde·8/10
    Uğultulu Tepeler, beni duygudan duyguya sürükleyen eşsiz bir kitap oldu. Kimi yerde sinirlendim, kimi yerde hüzünlendim, kimindeyse sevgi ve umutla doldum. Kasaba yaşamında tıpkı doğa gibi insanlar da birbirlerine karşı acımasız olabiliyorlar. Heathcliff'in Catherine'e olan büyük aşkı, buna engel olduğunu düşündüğü herkesten intikam almasına yönelen bir süreci araladı.

    Kitabın olay örgüsü başından sonuna oldukça başarılıydı ancak ben Heathcliff'in ayrı kalıp çok değişmiş bir şekilde döndüğü süreçte başından geçenleri de okumak isterdim. Anlatımda bir eksiklik doğurmuş kanımca. Yine de genel olarak insanın doğasında olan ve benim varlığını görmezden geldiğim kin ve intikam duygularının ne kadar gerçek, olası ve hayatın içinde olduğunu bana gösterdi.

    Aslında Heathcliff'in Catherine'e olan aşkını ve intikamı ile aslında kendi sonunu hazırlayan sürecin sebebini en iyi yine Cathy açıklıyor:

    "Yeryüzünde her şey yok olsa da yalnız o kalsa, ben var olmakta devam ederim; başka her şey yerinde dursa da yalnız o yok olsa, evren bana tümüyle yabancılaşır. Ben artık bu evrenin bir parçası değilmişim gibi olur."
  • 202 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    İşyerindeydim, nöbette, yalnızdım, öyle umdum en azından. Çayımı koydum, dikkatimi toplamaya çalıştım, yazarla baş başa kalayım diye. Oğuz Atay’ın öykü kitabını bu akşam bitiririm diye düşünmüştüm. Ya da bir ara aklıma öyle gelmiş sonra vazgeçmiş olabilirim. Emin değilim okuyorum sadece...

    Şimdi anladım, aslında bu kitapla başlamak lazımdı Atay’ı tanımaya. Böyle parça parça öykülerle alışmak iyi bir fikir olabilirdi. Öyle birden adı çok duyulmuş diye Tutunamayanlar'dan başlayınca doz aşımı oluyor bir çok okur için. En çok yarım bırakılanlar listesine girmenin bir nedeni olmalı. Beynin çalışmasına ya da çalışmamasına, ya da ara sıra çalışıp çalışmamasına bir ön hazırlık olurdu böylece. Yoksa karışıyor hepsi birbirine. Sorarlarsa okudum diye hava atmak yetmiyor ki! Birkaç kelime söyleyecek kadar anlamak lazım. Tam olarak anlayamayız da zaten, en azından hayata şuradan bakıyor, iddiaları, söylemek istedikleri bunlardır falan diyebilmek yani. Biraz da şöyle metafordan, kullandığı veya kullanmadığı cümle yapıları, eksik bıraktığı şeylerden bahsedebilsek, okumuş gibi görünebiliriz en azından. Hiç kimse başkasından fazla biliyor değil nasılsa, elime yüzüme bulaştırmadan biliyormuş gibi bahsedebilsem, suyun derinliğini görmeden kimse gelmez peşimden zaten, onlar da anlamamış gibi görünmek istemez, haklı derler belki…

    Kitabın adı “Korkuyu Beklerken”. İç dünyasını okurlarına gösterirken alışılmadık bir cesaret gösteren, noktalama işaretleri ve cümle yapılarındaki kalıpları elinin tersiyle iterken anlaşılmamayı bile göze alan bir yazarın korkularını okuyoruz. O halde sakin kafayla okuyarak anlamaya çalışayım istedim, en azından yazacak kadar. Arkadaşım gelip yanıma oturana, Oğuz Atay’ın kitabını görene kadar. Çok ilgiliydi yazara karşı, anlamış görünmek istiyordu, suyun ortalarına kadar onu getirip bırakabilirdim. Sevdiğim bir kişi olmasa yapabilirdim de. Ama Oğuz Atay kızar belki dedim. Canım insanlara yapmayın bunları, bize yaptılar, neler yazdırdılar demesin istedim. Biraz konuşmak iyi geliyor bazen, biraz ama, çok değil. Madem çayımızı içtik, okumaya devam etmek istiyorum. Bu da direk söylenmez ki, ara sıra telefona bakar gibi, bazen tavana kafamızı dikip bir noktayı inceler gibi yapsam veya koltuktaki oturuşumu değiştirsem ara sıra, çok fazla değil ama, fazla olursa saygısızlık olur çünkü. Sen de biraz anlayış göstersen iyi olmaz mı, kitabı anlamaya çalışacağım daha, anlamış gibi yapıp bir şeyler yazacağım. Bir çay daha içmek ister misin? Sonra mı, yine gel, beklerim mutlaka. Şimdilik yalnız bırak beni, çok fazla değil ama. Kendimle yalnız kaldığım zaman anlaşamıyorum. Daha zor oluyor hatta başkalarıyla anlaşmaktan, korkularım var benim başkalarınınkine fazla benzemeyen. Söylemiştim sanırım daha önce, tekrara düşmek istemem. Hatta düşmenin hiçbir türlüsü kimsenin başına gelsin istemem. Hiçbir şey yapmadan durarak saklanarak, konuşmayarak hallolmuyor hiçbir şey. Konuşarak da…

    Yalnızım şimdi, çok zaman olduğu gibi. Oğuz Atay’ın resmine bakarak okumaya başlıyorum. Bir kedi geldi camıma, bizim kedimiz diyemem. Bizim sık gördüğümüz kedi, veya bize en sık gelen kedi diyebiliriz. Her neyse, camın karşısından bana dik dik bakıyordu. Cam gibi gözleri vardı, bana bakarken kaçırmadı hiç onları, dik dik baktı hem de. İçeri giremezdi, korkmadım bu yüzden. Kulağının birini net bir hareketle oynattı, diğeri yerinden kıpırdamadı bile. Bunu nasıl yaptığını anlamadım, ama anlamadığım çok fazla belli olmasın diye okumaya devam ettim.

    İlk hikâyeyi bitirmiştim bu arada. Gogol’un paltosu gibi bir şeydi sanırım. “Beyaz mantolu adam”. Böyle hikâye adı mı olur Allah aşkına. Hem de kadın mantosu alıp giyer mi insan, kıyafet değil önemli olan, hikâyenin sonuna gelmiş adam. Bu son hayra alamet değil, konuşmuyor kimseyle, herkese dert olmuş onun susması. Susuyorsa bir bit yeniği olmalı bu işte. Anladım ne demek istediğini. Oğuz Atay okuruyuz biz çünkü. Sorarlarsa cevabımı bile hazırladım. “Çok beğeniyorum Oğuz Atay’ı, varoluş sancısını iç monologlarla o kadar güzel yansıtıyor ki,” evet evet böyle derim zor durumda kalırsam. Zor durum, hep durduğum durum aslında, bir şey söylemek zorunda kalırsam yani, anlatırım elbette. O kadar kitabını okuduk sonuçta…

    Bir başka hikâyemiz “Unutulan,” tavan arasında. Hikâye ama masal değil, fark var arada. Gönderilmemiş, yazılmış oysa. Albümlerin içinde kalan, çekilmeyen resimlerin, yarım kalanlar arasında unutulan, unutulmayan belki de. Bizimle beraber orada kalan. Beş Katlı Evin Altıncı Katı gibi bizimle gelen peşimizden. Bir replik vardır bu kitabın oyununda hiç aklımdan çıkmayan:
    - Neden sürekli beni takip ediyorsun?
    - Hayır, ben takip etmiyorum, sen beni her yere yanında götürüyorsun.
    İşte bunu da sıkıştırdık araya, söylemesem olmazdı, laf olsun diye değil anlattıklarımız…
    Unutan unuttuğunu sanıyor, unutulanın haberi olmadan unutulmuyor işte. Yanınızda götürüyorsunuz her yere, haberiniz bile yok. Madem ki yok, çıkmayın tavan arasına, benden söylemesi…

    Bir sonraki öykü, kitabın adıydı, tekrar bahsetmeyelim şimdi ondan, kedi geldi tekrar cama, kulağını tek oynatma söylemiştim, çay içmem lazımdı zaten, yarım kaldı bardağım, hep aynı bardakla içiyorum, bu kadar istikrarlıyım yani, hep aynı yerde oturuyorum, zaten hep oturuyorum. Hava soğuk, hasta olmasak bari.

    Nerede kalmıştık, kedi gelmişti, yok burayı geçmiştik. “Mektup” hikâyesindeydik. Yazıldığına göre bir yere varmak istiyor demek ki. O kadar uzun bir mektuptu ki, bir ara hiç bitmeyecek sandım. Daha uzun yazmak isterdim diyor hem de, yazmamış yine de, bu kadar uzun ne anlatılabilir mektupla? Bir hayat hikayesi mektuba sığar mı, sığmış işte! Aslında ne anlatmak istediğinden çok emin değil gibi geldi bana. Yani hepimizin, her zaman yaşadığımız gibi. Belki onu anlatmak istemiş olabilir. Tamam, ben de öyle derim o zaman: “Hiçbir şey anlatmamak suretiyle ne kadar çok şey anlatıyor,” derim. Evet iyi oldu bu, karışık olunca daha iyi oluyor, anlaşılmasa bile belli olmuyor çünkü…

    Geçtik mi bir sonraki hikâyeye, "Ne evet ne hayır," biraz geçtik, biraz geçmedik. Ciddi ciddi okuyoruz şurada, yani ne kadar ciddi olunabilirse o kadar! Yazarımız bu defada bir gazetede gönül doktoru oluyor. Doktor dediysek, sık karşılaşılan sorulara sıradan cevap verilmesi istenir ya hani, öyle yani. Yok yine değil, Oğuz Atay'ca bir bakış göreceğiz bu kimsenin önemsemediği doktorluğa. Yazar insanı nasıl önemsiyorsa öyle anlatıyor bu hikayeyi de. Yazanın ne kadar çelişkileri varsa gözümüze sokar gibi seriyor orta yere. En azından mektuba yaptığı müdahalelerle kendine benzetiyor, çelişkileriyle, eksik bıraktığı veya abarttığı yönleriyle kendi kendine yazdığı mektup haline getiriyor onu. Artık bu Oğuz Atay mektubu olmuş diyoruz.

    Sonra bir "Tahta at" bekler bizi Truva'dan kalan. Bir geri çekilme taktiğinin tarihe mal olmuş örneği gibi durur yurdumda. Onun için kurulan bir dernek de yurdumun özelliklerini taşır, Atay ironisiyle tanışmak için güzel bir örnektir bu hikaye. Tutunamayanlara götürebilecek kadar iddialıdır hatta. Gülmek, ağlamak veya hiç bir şey yapmamak arasında bırakır sizi. Gerisi ruh halinize kalmış. Hayata anlam katmak için bir dilekçe verilmesi gerekiyorsa, o da verilmiş ve zarf kapatılmıştır çünkü.
    #60789763

    Kitapta bu kadar mektuptan bahsedilmişken sonuncusunun babaya gönderilmesi, hem de ölümünden iki yol sonra olunca, ciddileşecek demek ki, şimdi inişe geçebiliriz. Lütfen kemerlerinizi kontrol ediniz. Ciddiyet demişken, konunun hassasiyetinden ötürü söylüyoruz bunu elbette, yoksa ölüm ve mezarlıktan bahsederken bile ironi hakim hikâyeye, en azından kimin yazdığını anlamış oluyoruz. Oğuz Atay kafası veya Oğuz Atay gibi bakmaktan bahsediyoruz. "Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz," derken neyi kastetmişse, bu hikayede görebiliriz, boş ve süslü bir ifade olmadığını…

    Demiryolu hikayecileriyle bitiriyoruz kitabı. Buradaki karakterlerin hikaye yazma serüvenleri de bu sürecin ne kadar zor olduğunu yansıtır bize. Okuruyla dertleşir gibidir. İstasyonda satamadığı hikayelerine okurların sahip çıkmasını ister. Anlaşılmasının zor olacağını ve çıktığı yolun güç olduğunu bilir. Şöyle seslenir okurlarına:
    "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"

    Okuyucu nerede? Kimi kitabın ortalarında bitirmeyle yarım bırakma arasında, bir çoğunun da gönlünde artık. Çünkü bir sonraki kitabını yarım bırakmazsanız iflah olmaz bir Atay okuru oldunuz demektir. Belki, "Oğuzcuğum, Ataycığım," bile dersiniz. Derneğimize hoşgeldiniz…
  • "Hastayım, çok hastayım.Şimdiye dek ne kadar hasta olduğumu fark etmemiştim. İçimdeki bir şeyleri yitirdim.Yaşamdan hiç korkmadım ama yaşama doyup yaşamaktan bıkacağımı hiç düşünmemiştim.Hayat beni o kadar tatmin edip doyurdu ki hiçbir şey arzulamıyorum Eğer içimde sevgine yer kalsaydı seni hemen şimdi isterdim.Ne kadar hasta olduğumu anlıyorsun sanırım."
  • Çok sevgili, pek sevgili üstadım;
    Doğrusunu söylemem gerekirse günün birinde size bir mektup yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Lakin her şeyin müthiş bir sürat içinde değişim gördüğü bu evrende, bir zamanlar düşünmediğimiz tasarıların bugün aklımızın bir köşesine gelip sinmesini yalnızca bir bilinçaltı reaksiyonu olarak görebiliriz. Gerçi bunun bir önemi yok, mühim mesele, iki bin yirmi senesinin şu saatlerinde size hayranlık bağları ile bağlı olan bir okurunuzun hislerini ve düşüncelerini bir yazıya dökmesidir.
    Biliyorum, siz evrenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığı çoğunluk düşüncesine bel bağlamayıp; öteki dünya inancının, tarihin binlerce yıllık mitos anlatımlarından çıktığına kanaat gerenlerdensiniz. Zihinsel tasavvurunuza göre; bu denli bir vaaz anlayışı, günümüz yoksul insanlarının öteki tarafta ödüllendireceği mukadderatına umut bağlayıp, yoksulluğu ve çaresizliği sineye çekmelerine zemin hazırlayan gelenekselci bir anlayıştır. Şayet düşüncelerinizin bilimsel yönü ağır basacak olursa, ruhun ölümsüzlüğü de ortadan kalkıyor ve sizin, size anlattığım bu dizeleri yine mitsel bir anlayış gereği okuyacağınız yönündeki beklentim zayıflamış oluyor.
    Yalnızca bu defalık ben de sizin gibi düşünmüyorum. Çünkü ruhunuzun üzerimde dolaşmasını ve size olan derin hayranlığımın mütevazı sözcüklerimde yeşeren haykırışını duymanızı istiyorum.
    Ortalama ömrünüzün en güzel yıllarını zulüm, sürgün, fişlenme ve davalar dörtgeninde geçirdiniz. En acı ve zor günlerin en güzel ve etkileyici şiirlerini yazdınız. Sözcükleriniz, size ülke içinde ve zamanla dışında imrenilecek bir tanınmışlık sağladığı gibi bitmek bilmez takipler ve ölümcül tehditler de getirdi. Hayatınızın bu güç dönemlerinde hiç karamsarlığa kapıldınız mı diye sormadan kedimi alamıyorum ve fakat sorumun absürt oluşu gerçeği hemen kendisini belli ettiriyor. Umuda, kavgaya ve herhal geleceğin en güzel günlerinin yarında saklı olduğuna inanan sizin gibi evrensel bir şaire böylesi bir soru sormak, sanırım lafazanlığı fazlasıyla size tebelleş etmeye benzer olacaktır. Bağışlayın beni…
    Bir şiirinizde şöyle diyorsunuz;
    ‘‘umut umut umut...
    umut insanda.’’
    Biliyor musunuz, günümüzde artık sizin kadar güzel şiirler yazan ve umut etme sanatını böylesine etkileyici kılan yazarlar ve şairler çok az. Günümüz dönemi zorba, acımasız ve adaletsiz. Şaşırmadınız elbette, çünkü biraz evvel tanımını yaptığım bu döneme yabancı değilsiniz. Zaman değişiyor belki, çok şeyler gördük ve yeni olan birçok keşfe tanık olduk. Artık akıllı telefonlarımız ve kullanışlı bilgisayarlarımız sayesinde bilgi ve haber daha hızlı ulaşıyor insanlara… Kısacası, insanlığın rahatını sağlayan şeyler hızla yaşam pratiğine dâhil ediliyor. Evet, gözlerimiz bu hızlı sürat ve değişim karşısında şaşıp kalıyor. Gelgelelim, yüzlerce yıl önce insana atfedilmiş sözler bugün de akıbetini koruyor. Bu mektubumda size en az sizin umut dolu sözcükleriniz gibi iyi şeyler anlatmak isterdim, ama maalesef günümüz yüzyılında bile insanlar güç, şöhret ve iktidar uğruna amansız bir canavarlıkla cinayetler işleyebiliyor, yaşamın tüm renklerini karatabiliyor ve dünyamızı yaşanmayacak raddede azılı bir cehenneme dönüştürebiliyor. Tıpkı sizin döneminizde olduğu gibi bugün de karanlığın bu iğreti suretlerine karşı direnen, haykıran ve kalemini onurluca kullanan insanlar var, iyi ki varlar. Ve onlar ki sizin uğradığınız akıbete uğrayarak, ömürlerinin en güzel ve verimli yıllarını dört duvar arasında tıpkı bir suçlu gibi geçirmeye mahkûm ediliyorlar. İstedikleri şey mi, çok ama çok basit. ‘Barış’
    Ah üstadım;
    ‘Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim’ diyordunuz sevgili Piraye’nize yazdığınız bir mektubunuzda ve ekliyordunuz. ‘ akar suyun/ meyve çağında ağacın/ serpilip gelişen hayatın düşmanı’ Öyle haklıydınız ki, şimdi bile bu sözleriniz geçerliliğini fazlasıyla koruyor. Bir kedinin başını hiç okşamamış gibi kötüler. Bir şiir yazmamış, bir kadının elini tutmamış, sevgili dolu bir sözcük fısıldamamış kadar kötüler. Ama gelin görün ki onlarla aynı atmosferde yaşıyoruz ve biz ne kadar barıştan, özgürlükten, adaletten bahsetsek, payımıza bir o kadar mahpusluk, hainlik ve kötülük düşüyor. Değişen hiç bir şey yok, umut etmek dışında. Evet, en güzellerimizi, en yiğitlerimizi ve en cesurlarımızı birer birer toprağa versek de coşku ile çağıldayan bir ırmak gibi umudumuz da kabına sığmazcasına çağıldıyor. Tıpkı sizin güzel ve onurlu yüreğiniz gibi biz de biliyor ve inanıyoruz ki, ‘ dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya / dolaşacaktır en şanlı
    elbisesiyle, işçi tulumuyla / bu güzelim memlekette hürriyet…’
    Şiirleriniz ve yaşamınız, bize rehber olmaya, yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor…
  • Bir şarkının nakaratında aklına gelmeyi ne çok isterdim.
    🥀🥀🥀
  • 264 syf.
    ·11 günde·Beğendi·8/10
    Bir yakinimin tavsiyesiyle okudugum kitaptir. Hatta duyunca yazar olduguna cok sasirdim, kendisini Yaprak Dokumu dizisinden taniyordum yalnizca.
    Oncelikle kitap beni ikna etti, yakin zamanda meditasyona basliyorum kitabin baslari, hatta neredeyse yarisi acikli bir hikaye tadinda. Ajitasyon cok yuksek. Bu tip kitaplari sevmem, keske bu kismi biraz daha kisa anlatilsaydi. Ama ortasindan sonra adeta bilim kitabina donusuyor. Ve merakla okudum, sevdim, ikna oldum. Yazara tesekkur ederim.
    Olumsuz elestirimde var ne yazik ki. Yazarimiz reklamini yapmak icin midir bilmem ama inanilmaz sekilde daha once piyasaya surdugu kitaplardan bahsediyor. Inanilmaz boyutta. Yani bu bahsettiklerini kitaptan cikarsaniz, belkide sayfa sayisi yariya duser. Diger kitaplarinida okumak isterdim ama gercekten cok rahatsiz oldum. Okursam sadece ilk kitabini okurum herhalde, sanirim orada "falanca kitabimda bahsettigim gibi" seklinde bir ifade yoktur.