• Nefesimin kesildiğini hissediyorum. Evden kendimi zar zor attım dışarı. Denizin temiz havası iyi gelir sanmıştım içimdeki acıya.
    Mavi daha bir aldı içimi, başım dönüyor.
    Gözlerimi sola çevirir çevirmez, biraz uzaktaki o küçük kızın, elindeki rengarenk uçan balonları gökyüzüne bıraktığını görüyorum. Oysa alındığında ne çok mutlu etmişti onu kimbilir. Ama vazgeçti sevinçlerinden, küçük martılar da oynasın diye gönderdi onları o bembeyaz kanatlarına. Yavru martılar oynar mı yoksa patlatır mı hiç düşünmedi bile.

    Ben senden vazgeçemiyorum!..

    Bir bırakırsam seni sevmeyi, sabah günaydın demez, kahvaltı yaptın mı diye sormaz, sıkı giyin hasta olma diye endişe etmez isem. Sesindeki buruklukta, dizlerimi dövüp neyi var diye yeri yerinden oynatmaz isem hele...
    Kim yanacak sana.. Kim akan zamandan daha çok düşünecek, kim sevecek seni? Kim? Biliyorum, ölsem şimdi 40 gün tutacaksın yasımı en fazla, aylar geçtikçe hatırlamaların da azalacak. Bir gün '' aaa o da vardı demi, kanserdi, melek oldu uçtu gitti. '' diyeceksin bir dost meclisinde belki...
    Belki de, seni en çok seven kadın olduğumu, kendinle gurulanarak söyleyeceksin. Oysa ben sevdim sadece seni, sen sevdirmedin ki!..
    Gözlerin dalacak, o balıkçı lokantasındaki sohbetlerimizden biri gelecek bir kaç dakika aklına, belki sesim ile irkilecek bedenin, sonra geçip gidecek,yüzünü öpen bir meltem gibi. Ya sen, sadece ama sadece benim hayatımdan gider isen... Hayır hayır düşünmek bile istemiyorum ölebileceğini bir gün. Vucudumun her hücresine sıçrayarak yokluğunun kanseri. Hiç bir tedaviyi acımı kirletmesin diye kabul de etmeyeceğim. Nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum içimdeki tarifsiz keder ve bu anlamı olmayan kader ile.

    Yokluğunun kanser, varlığının kangren ettiğini bu yüreği çıkarıp, fırlatıp atmak istiyorum şimdi denize, bir dilek anahtarı niyetine...

    '' Allah'ım kimseyi, sevgisiyle imtihan etme '' duası ve dileği ile...

    Ben, Lâedrî
  • Onu hiçbir sınıf arkadaşı sevmiyordu. Çünkü aptal ve bön bir çocuktu. Özellikle öğretmeni 'beni delirtiyorsun' diye hep kızıyordu Tahir'e. Bir gün Tahir'in annesi okula geldi. Öğretmeni ile görüştü. Öğretmen dürüstçe: - 'Çocuğunuz aptal bir çocuk, notları da düşük, hayatımda bunun kadar aptal bir öğrenci görmedim' dedi.

    Annesi çok şaşırdı, Tahir’i okuldan aldı ve kayseri’ye taşındılar. Aradan 25 yıl geçti. Öğretmen de Kayseri’ye tayin olmuştu. Bir gün öğretmen ağır bir kalp krizi geçirdi. Bütün doktorlar ameliyat olması gerektiğini söylediler. Bu zor bir ameliyattı ve Kayseri’de ameliyatı yapabilecek tek bir cerrah vardı. Öğretmen ameliyat oldu. Gözünü açtığında karşısında yakışıklı cerrah ona gülümsüyordu.
    Öğretmen tam teşekkür edecekti ki suratı morarmaya başladı. Bir şey söylemek için elini kaldırdı ama söyleyemeden küt diye öldü.
    Cerrahın Tahir çıkacağını sandınız demi?
    Yapmayın. Doktor şaşırdı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken bir baktı ki o da ne? Tahir, solunum cihazının fişini çekip elektrik süpürgesini takmış. Çünkü Tahir o hastane de hizmetli olarak çalışıyormuş.  :)))
  • 211 syf.
    ·19 günde·Puan vermedi
    Kitap hakkında konuşmadan önce beni Hesse amcanın etkinliğine davet edip Demian kitabını hediye eden Goca Angaralı, Çocukların beyinlerini yakan dersin öğretmen adayı, Atlara fısıldayan ve Pozitifliği ile insanların içini ısıtan Beyza ‘ya teşekkür ederim. O olmasa bu kitabı büyük olasılıkla en az 1 yıldan önce tanışmazdım. Değişik değişik karakterlerle tanıştırarak öğrencilerinden önce beynimi yaktığı için kınayacağım ama kış ayında olduğumuz için ve ısı boşuna gitmediği için kınamıyorum. :P :D Şimdi gelelim kitap hakkında konuşmaya. Bu kitabı başlamadan önce Bozkırkurdu ile kendimden bol parça bulduğum için gönlüme taht kuran kitabı, Siddhartha ile hayatın anlam arayışını aramak için oradan oraya koşturan siddhartha ile beraber koştuğum doğu mistik yolcuğumun kitabı, Knulp ile hayatımda çok takdir ettiğim kitap karakterlerden biri Knulp’un köksüz yaşamına kısa bir bakış attığım kitabı ile birlikte 3 kitabı ile muhabbetim olduğu yazardır Hermann Hesse amca. Demian ile birlikte okuduğum 4 kitapta benim için öncelikli kitap sıralaması yaparsam yukarıdaki belirttiğim Bozkırkurdu birinciliğini koruyor. İkinciliği Demian kapıyor. Demian gelmesi ile üçüncülüğe düşen Knulp ve dördüncülük ile siddhartha kapatıyor şimdilik. Genel olarak kitapları hakkındaki düşüncem toplum ile uyum sağlayamayan, içsel yalnızlığı ile bunalım içinde olan, duygusal arayıştaki zeki insanların yaşamlarını anlatıyor okuduğum 4 kitabında.

    Kitap hakkında genel konuşacak olursam. Dili genel anlamda büyüleyici bir dili var. Bu kitap diğerlerine göre daha akıcı ama ikili konuşmalarda derin sorgulamalar olduğu için biraz yoruyor, kurgusu genel olarak tatmin edici bulsam da bazı noktaları geçmesi beni rahatsız etti. Örnek verecek olursam aile bağlarının kopması kısmı çok hızlı gelişti. Kardeşi ile bağı tanımlaması ile kopmasında geçen süre mantığıma ters düştü. Demian ile kurulan bağ kuvvetli olmasına rağmen, zamansal kopmalar zihnimi tatmin etmedi gibi. Konu bakımında ise 8 yaşındaki Emil Sinclair’in yaptığı yanlışın iç dünyasında büyüterek çıkılmaz duruma geldiğinde bir arkadaşının yardımı ile hafif düzlüğe çıkması ama arkadaşının toplumsal standart düşüncelerden aykırı düşünceleri ile zihnini yoğrulması ile topluma yabancılaşması, ondan sonra zihinsel araf kalmasıyla sürüklediği inişli çıkışlı hayatını anlatan bir kitap. Bundan sonrası bende kitabın neler hissettirdikleri ve kaç boyutlu olacağını bilmediğim ama bol boyutlu olacağını kesin gözüyle baktığım zevk kaçıranlarla doludur. Ondan yakın zamanda okuyacaklar ve fil hafızalı insan olup zevk kaçıran sevmeyen okurlara son uyarımdır. Kulağımı boşuna çınlatmayın. :D

    Kitabın başındaki girişteki ,her insanın hayatı özeldir, kısmı bende yaşama hakkının kutsallığını getirdi. Hem doğadan hem de insanların yapısından örneklerle belirteceğim yaşama hakkının kutsallığı düşüncesinin yapay olduğunu düşünüyorum. Doğa olarak bakarsak avcının ve avın hedefi daima yavru ya da en zayıf türdür. Bu durum avcının durumu içinde geçerlidir hatta erkek hayvanların gen aktarımı veya diğer avcıların rekabeti azaltmak için sadece öldürülüp orada bırakılır. Bütün hayvanlarda bir başka geçerli olan durum ise beslenmedeki eşitsizlik ve kardeş katli de geçerlidir. Kabil’den önce nice hayvan oyun oynarken ya da yuvada alan darlığından öldürdü. Bu konuda isteyen herkesle örneklerle tartışabilirim. Göbeğim ve siz ikiniz ben tek bile olur. :P :D İnsana gelecek olursak başlı başına kölelik tarihi var. Kölenin işe yarar olduğu sürece yaşadığı, ağır cezalarla ile işkencelerle birçok insan öldü. Sadece bu değil ekonomik yönden güçlü olanların yaptığı sapkınlıklardan dolayı ölenleri veya basit kavgalardan ve kıza kadına tecavüz edip üstüne namusu kirlendi diye öldürmeye töre kılıfına örttüklerini saymıyorum bile. Bu örnekler genel ve spesifik olarak attırılabilir. Birinin vücut eksikliğine veya kötü durumuna kendimde yok diye şükür etmek zihinsel olarak yukarıdakileri ufak benzerlik görüyorum çünkü bana dokunmayan yılan yaşasın mantığı bu durumlara getiriyor. Böyle düşünmeme rağmen av avcı sistemi olmayan bir dünya sisteminde, belli bir düzeye kadar eşit öğrenme ve kişiliğin özelliklerine ve yeteneğine göre yönlendirilmiş bir insanlık tarihi olsa dünyanın ve insanlık tarihinin, insanlığın, bilimin, sanatın ve teknolojinin nereye geleceğini çok merak ediyorum. Bu merakıma dokundu ilk kısım.

    Gelelim devamında karakterimize karşı düşüncelerime kendisi tabiri ile ilk dünyadaki hali ruhu saf, temiz ve ailesi tarafından korunaklı bir hayatında yaşayan, hayal gücü yüksek ve zekası ortalama ama gelişebilecek birisi, bu kısımdaki kardeşleri ile ilişkisi tanımı ve bağı beni kıskançlığa itti. Bu dünyada merak ettiğim ve asla deneyimleyemeyeceğim kadınların kadınsal sistemlerinden dolayı fizyolojik çektiği acılarının psikolojik etkisini ve kendi karnında yaşam üreten doğal döngüyü yani hamileliği(Doğum sancı acısını ve yapay erkeklerin doğum yapmaları asıl durumu öğretmeyeceğini düşündüğüm için niyetim yok ama çatlaklıkta ve merakta sınır tanımadığım için büyük olasılıkla doğum sanıcısı acısını deneyimlerim. :D Diğeri için çocuğu umursamazsam yapabilirim ama yapay annelik içgüdüm engel oluyor. :P :D) ile doğal kardeş kavramını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ama erkek ve kız kardeş, abi, abla, tek yumurta ikizi, kız ve erkek çift yumurta ikizi kardeşliklerin bir, iki, üç ve dört kardeş tüm varyasyonlarını(Beş ve üzeri kardeşte mirasta kayıp olduğu için istemem. :D On bir futbola yetenekli erkek kardeşe(Kadınların futbolda pek para yok. Tek derdim ilerideki çocuğum amca ben bir şirket kuracağım bir milyon dolar ateşlese diyebilecek bir amcası olması. On bir ise evet olasılığının artması için. :P :D) hayır demezdim. :P :D) da merak edeceğim(Bu varyasyonların matematiksel formülünü çıkaracaktım ama üşendim. :D) için gene tatmin olmazdım kardeşim olsa hatta o zaman en çok tek çocuğu bile merak ederdim. :D Eyy paralel evrendeki benler bir durum mektubu gönderseniz de merakımı gidersenize bea. :P

    Neyse karakterimizin durumu böyle devam ederken birden arkadaşları ile kaynaşma arzusu veya bir gruba ait olma içgüdüsüyle yaşamın dayanılmaz çekiciliği ile sosyal sistemlerin açığı(Bug’u) olan serseriliğin toplumdaki gizli saygınlığa sığınarak gruba kabul edilme çabasıyla ortaya bir vandallık hikayesi atmasıyla hayatının birinci dünyasının kapanmasına neden olay zincirine neden olur. Burada kilit nokta insanlarından biri olan Franz Kromer ile tanışır. Kromer hakkında söz etmek gerekirse serseri, zeki ve kötü niyetli birisi. Kromer hakkında daha fazla konuşmak isterdim ama iyilik ve kötülük hakkında düşüncelerim tam net olmadığı için boşa ahkam kesmek olacağından es geçiyorum. Kromer hakkında detayları öbür taraf varsa ve Hesse amca ile eş keza karşılaşırsak başının etini yiyeceğim öğrenmek için. :D Sinclair gerçekçi olsun diye kurduğu hikayedeki yerde gerçekten öyle bir olay olup öyle bir ödül olduğunu merak ediyorum. Zeki kötü insanın anlık kurduğu plan olasılığı bana ağır basıyor ama bu dönem için bile hırsızlık yaygın iken o zamanda daha rahat olduğu için gerçekte olabilir bilemedim. Bence Kromer anlattığı hikayeye inanmaz ve iyice kabullenmesi için sürekli onaylaması ve yemin etmesi için sıkıştırır. En son iyice benimsedikten sonra ince bir zeka 10 Frank itirafından dolayı zaten kazandım ama sen verirsen polis veya annen öğrenmez kendi yalanına hapseder Sinclair’i. Burada koruma altında yaşayışının verdiği hata yapınca cezanın ne kadar olacağını bilememe ve ailesinin gözünden düşüp sevilmeyeceği düşünceleriyle aklında olayı çıkılmaz noktaya sokar ve hayatında ilk büyük fiili hatayı yapar kendi kumbarasını soyup Kromer’in sesini kısa süreli kesmek için. Bu noktadan sonra ikinci hayatı başlamış olur. Bir yandan kendi yalanının hapsinde kumbarası ile hizmetçinin gereksinimlerini alması için verilen paranın para üstünü çalmaya başlayarak ve Kromer’in kendi üstündeki iktidarı ile istemediği şeyleri yaparak kendi iç eziyetini katlar. Kar topu gibi büyüyen olaylar aile bağını koparmaya yüz tutar. Burada kardeşlerinin ilgisizliği çok ilgincime gitti. Kardeşlerinin ruhsal eziyetini hiç umursamamaları ilk başta belirttiği bağın tek taraflı olduğunu düşündürdü. İlk bir iki gün içerisinde neyin var kardeşim diye sorsalar Sinclair’in döküleceğini düşünüyorum. Hesse amca keşke kardeşleri hakkında daha geniş bir bilgi verseydi de yorumlama olasılığımız olsaydı. Hesse amcanın bir tane daha başının etini yiyeceğim nokta buldum. :D Bu suçluluk duygusu okul hayatında zaten yüzeysel ve kabul edilmek isteği ile dolu arkadaşlıklarını kopardı ve iletişim kurma isteğini ortadan kaldırdı.

    Sinclair’in hayatı eziyetlerle geçerken hayatının kilit noktalarından biri olan Demian şehirlerine taşınır annesiyle. Demian hakkında kısaca konuşursak dünyaya bakış açısı farklı, çok zeki, duruşu ve kişiliği ile insanların yanaşmaya çekindiği biri(Bende bozkırkurdu kitabındaki ana karakteri çağrıştırdı. İç dünyası ile daha barışık bir hali gibi geldi.). Demian’nın okula gelmesi varlıklı olmasından büyük bir ilgiye neden olur ama duruşu ve kişiliğinden dolayı okuldaki öğrenciler dalga geçmeye ve öğretmenleri ondan uzak durmasına neden olur. Bunun sebebi insanların genelinin anlayamadığı veya tanımlayamadığı şeylerden içgüdüsel olarak korkmasıdır. Sinclair de yukarıdaki nedenden dolayı çekinir ama Demian gözlemlerinden kurtulamaz. Demian bir gün ,ilerde de nedenini belirteceği, Sinclair ile birlikte eve doğru yürümeyi teklif eder. Bu teklif Sinclair’in zihin dünyasının unutulmaz bir iz bırakan Habil ile Kabil olayının Demian yorumudur. Demian’nın yorumu şöyle; aslında Kabil’in anındaki nişan hep var olduğu ve onun için herkesin ondan korktuğu veya çekindiği için uzak durduğu hatta öyle fiziksel bir nişanın bile olmadığı, Habil’in kardeşi olup olmamasının bir önemi olmadığı zayıf bir insanı öldürdüğü için insanlar tamamen korkuya kapıldığı gibi özetlenebilir. Bu bakış açısı bana ilginç geldi. Öykülerde gerçeklik payını hesaba katarsak Hesse amca’nın yorumu daha mantıklı geldi. Habil ile Kabil olayını hakkında düşüncelerim olayın eksik tarafları olduğu ve mantıksal olarak kabul etmediğim kısımlar var. Demian’ı 2-3 yıl sonra tekrar döndüğümde ilk başta Habil ile Kabil olayını okumaya düşünüyorum ve tavsiye ederim. Bu ilk muhabbet Demian’nın zihinsel sorgulama sürecini ve zekasının gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Babasının sığ ve dar açıklamasının da katkısı su götürmez. Bu kadar etkilemesinin bir nedeniyse kafasında dönüp duran kendine ettiği eziyetten farklı bir düşünceye sarılması bana kalırsa. Bir günlük Kromer kafasından çıksa da hala gerçek bir sorun halinde duruyor. En son çağırdığında eziyetini kardeşini asılmak için beraber getirmesini söyleyerek eziyeti en üst noktaya getiriyor. Çünkü Kromer’in kötü niyetini anlıyor ve kardeş bağlarının kopma derecesinde olduğunu bildiği için kardeşinin durumu sorgulayacağını sırrının açığa çıkacağından korkuyor(Son kısım benim yorumumdur.). Kromer’i ikna edemeyip kara kara düşünerek eve giderken Demian ile karşılaşıyor ve sırrının ortaya çıkacağını korktuğu için kaçmaya kalkıyor. Burada tesadüfen karşılaştıklarını düşünmüyorum. Demian arkadaşının bir derdi olduğunu bildiğini düşünüyorum. Bunu çözmek içinde takip edip konuşma bitince derdine derman olmak için konuşmak istiyor. Demian Sinclair’in hal ve tavırlarından Kromer ile sorunu olduğunu çözüyor ve sorunu yüzleşerek çözmesini istiyor. Sonradan Sinclair’in kendi başına çıkamayacağını düşündüğü için kendi çözeceğini söyleyip ayrılıyorlar. Bu olayda dikkatimi çeken Demian tamamen duygusuz mantıkla Kromer’i öldürme teklifi ve teklifinin nedenini düz mantıkla acıkması. Burada arkadaşını şoklayarak durumu dikkati düşünmesi için yorumlanabilir ama belirli bir zekanın üstünde insanın problemi kökten çözmek için böyle duygusuz teklif yapacağını düşünüyorum. Demian’nın Kabil yanının azımsanmayacak kadar olduğunu düşünüyorum. Diğer dikkatimi çeken ise Demian Sinclair’in hatasını hakkında kendisini yargılamayacağını ve yorum yapmayacağını belirtse de Sinclair bir türlü açıklamaya yanaşmaması. Demian’nın yargılamayacağı içten bilse de gene de yargılayıp ondan uzaklaşacağı korkusunu yenemiyor. Sinclair’in çok ciddi bir özgüven sorunu var. Bunun nedeninin ailesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sinclair’in bu durumun arkadaşı ile arasında açıklığa neden olacağını bildiği halde yapması da garip gelmişti.

    Demian sözleri ile rahatlayan kahramanımız ailesine açıklıyor ve fazla bir tepki almıyor ama aralarındaki Sinclair tarafındaki bağ bir türlü düzelmeyecek kadar hasar alıyor. Burada aileyi eleştirme aklımdan geçiyor ama o zamanın şartları ve aile bilinci orta seviye aile için yüksek olduğunu düşünmek yanlış geliyor. Annem İstanbul’daki bir Fransız okulunda hemşirelik okumasına rağmen bende ciddi hatalar yapmasını göz önene alırsak garipsememek gerekir. Kromer ile ondan sonraki gün karşılaştığındaki tepkisi dolayı Demian nasıl bir yöntemle ikna ettiği çok merak ettim ama Hesse amca bu konuya değinmemiş. Öbür tarafta sorgun artıyor eyy Hesse amca kork benden. :P :D Bundan sonra Sinclair’in rahatlama ve Demian ile arasındaki sırdan dolayı aralarının açılması beni rahatsız etti. Sinclair’in karakter yönünden çok zayıf olduğunu böylece iyice ikna oldum. Sinclair yavrucuğum annen sana hiç yürek yedirmedi mi. Karakter dağıtılırken vefa konusu gelince ayak yolunda mı gizlendin gibi sorular oluştu kafamda. :D Gerçi vefa kısmı çok zayıf değil. Aklından çıksa da bilinçaltından hiçbir zaman kaybolmuyor. Buradan gelelim dini görüşü yüzünden baskıdan dolayı zorunlu olarak bir cemaate girme hissetmeye. Bu yüzden dinlerin bilinçsizce veya bilinçli bir şekilde baskı altına alma özelliğini sevmiyorum. Ölüm korkusu yaşatarak, farklı bir din görüşü olduğu için küçümsemek, farklı bir dinde olduğu için eşitsiz bir uygulama uygulamak gibi durumlar dinlerin zayıf taraflarının olduğu düşüncesi oluşturuyor. Keşke dinler söylediğim yöntemlerle yayılmasa da fikir ve akılın düzeyli bir şekilde tartışılıp saygılı bir şekilde anlaşıp anlaşamama ile gelişse. Gerçekten tanrı varsa ve onun gönderdiği din varsa beni mantık yönünden etkilemesi lazım bütün insanlara gönderildiğini ikna ediyorsa. Mustafa hariç herkese yolladım derse onu bile kabul ederim sıkıntı yok. :D Konfirmasyon törenini baskılardan dolayı iki yıl geç göndermesi Sinclair’in laneti mi yoksa bir nimet mi ciddi merak ediyorum. Eğer göndermeseydi eninde sonunda normal bir arkadaş edinebilir miydi ve iç burhanlarını giderebilir miydi? Bu paralel evren sorgulamak gereksiz çünkü o zaman Sinclair tanıdığımız Sinclair olmazdı. Kahrolsun bağzı meraklar der romana dönerim. :D

    Bu Konfirmasyon töreninde Demian’nın Sinclair’i ürkütmeden akıl dolu yaklaşmasını çok taktir ettim. Kişiliğiyle resmen kendini davet ettirdi. Buradan sonra Sinclair’in beynini Deima’nın kendi düşünceleri ile inşa etmesi ve farklı bir seviyeye çekmesi ile geçer. Bu törenden sonra artık Sinclair karakterini büyük bir çoğunlukla bozkırkurdu kitabındaki ana karakter Harry amcaya benzetiyorum. Bu kısımda etkilendiğim Sherlock Holmes tarzı düşünme ile insanların ne yapacağını kestirmesi ve az çok manipüle edebilmesi. Farklı düşünmelerin önemli olduğu düşündüğüm için böyle şeyleri pek merak etmiyorum ama Holmes gibi dikkatle inceleyip elde edilen verilerden doğru sonuçlar çıkarmaya isterdim. Gerçi o zaman Holmes’in kibri benim yanımda önemsiz bir durum olurdu. :P :D Burada birde Sinclair’in evinin önündeki posta kutusunun üstündeki kuş heykeli tasvirleri ilgimi çekti. Burada Demian’nın o heykel ile ilgilenmesi bana Eski Roma’nın görkemli zamanındaki sembolün öneminden dolayı olduğunu düşündürdü. Bir ara kartal’a benzettiği söylediğini hatırlıyorum ondan böyle düşünmüş olabilirim. Bundan sonra Sinclair ile Demian arasına ayrılık girdi. Bu ayrılık öncekinden farklı olacak çünkü artık Sinclair zihinsel olarak bağlandı ki ayrı olsalar bile zihinsel olarak kopamaz. Bu ayrılık Sinclair’e pek yaramaz. Burada Sinclair’in mektuplarına cevap vermemesi Demian’nın bende biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar etkisi altına aldıktan sonra sebebini bildirmeden kendinden uzak tutması Sinclair yanından büyük bir haksızlık.

    Sinclair başka şehirdeki liseye gitmesiyle yalnızlık burhanları içinde geçirirken bir başka kritik noktaya adım atar. Kendi şehrindeki bir lisede olsa nelere bulaşırdı diye bir düşünce geldi aklıma. Gene kahrolsun bağzı meraklar kısmı oluştu. :D Bu adımı Heinrich Heine adlı pansiyondaki en büyük çocuğun meyhaneye davet edip şarap içelim demesiyle başlıyor. Heine hakkında konuşmaya gerek görmüyorum çünkü ara ve pek önemli karakter olmadığını Sinclair’in hayatına çok kısa sürede girip çıkmasından anlaşılıyor. Buradaki kilit nokta alkolün verdiği yetki ile düşüncelerinde Deiman’dan başka konuşmadığı konuları Heine’e boşaltıyor. Bu kısımda Heine tepkilerinden pek anlamadığı düşündüm. Sonra kendi anladığı konulara çektiğini gördüğüm için böyle düşünüyorum. Oradan her yaştan erkeğin içgüdüsel olarak yöneldiği konuya kadın ve cinsellik konusuna geçiliyor. Şu ana kadar bu konuda baya deneyimli ve deneyimsiz birçok erkek arkadaşımla konuşmaların bir şekilde buraya gitmesinin nedenini merak ederim. Bu kadar baskın bir içgüdü olması garip geliyor. Birkaç kız arkadaşım bu konulardan açık açık konuşması ve kızların da bu konular hakkında çok konuştuğunu duymakta garip gelmişti. Gerçi kızların konuşmaları daha duygusal erkeklerin konuşması daha hayvansal olduğunu göz ardı edemem. Burada Sinclair’in en büyük hatası cinselliğin kutsallaştırması nedeni ise kendimden biliyorum. Hangi konuda olursa olsun her şeyin fazlası zarar olduğu genellemesinin tek doğru genelleme olduğunu düşündürüyor. Burada diğer dikkatimi çeken Kırtasiyeci kadın Jaggelt hakkında söylentinin direk gerçek olarak alması ve bir ara karşılaştıklarında aklına gelip utanması. İnsanların anlatılan şeylerin direk doğru kabul edip benimsemesi garip geliyor. Özellikle cinsellik konusunda yaftalamalar konusunda. İnsanların doğasında karşı tarafı direk referans olarak alma doğru kabul etme var sanırım. Akşamları kabaca gün değerlendirmesi yaptığımda es keza fark ettiklerimden biliyorum. Ne kadar farkında olursan ol etkilenmek kaçınılmaz geliyor. Bu insanın inanma içgüdüsü olarak yorumluyorum ve gerçekten ateist olanları bu konuda içten kutluyorum.

    Romana geri dönersek meyhaneden sonra sonra alkolün Sinclair’in üstündeki yıkıcı etkisine rağmen benimsemesi ve bu etkisini görmezden gelmesi, zayıf karakterdeki ve iradesiz insanların alkolden uzak tutmak ve ruhsal kargaşada alkolün çözüm olarak görülmesinin mantıksız bir hareket olarak olan düşüncemi destekliyor. Atatürk’ün durmak bilmeyen zihnini rahatlatması ve uyumasını sağladığı gibi arada freni patlayan beynimi rahatlattığı için alkolü seviyorum. Her gün içilmesi ve sarhoş olmak için içilmesi son derece mantıksız zaten belli bir zamandan sonra etkisi kaybediyor ve kolonya içmeye kadar giden mantıksız olay zincirine neden oluyor. Yani ağzı ile içmeyeni eşek sudan gelesiye kadar dövülmesini insanlık görevi olarak görüyorum. :D Burada dikkatimi çeken bir diğer nokta farklı bakış açısının çok çabuk milleti sıktığı ve serseri hikayelerinin ve tavırların milletin genelinin saygı duyulması. Sinclair burada bir tık ileri gidip gerçekten serseri oluyor.

    Bir diğer dikkatimi çeken hocaların nedenini niçin konusunda düşünmektense ceza ve dışlamalarla serseriliğe itmesi ve okuldan atmak tehdidi ve niyeti ile çözüm konusunda saçma bir çözüm ve problemi topluma ötele niyeti. Empatisiz nasihatlerle ve geçmişte denenmiş ama çözüm olmamış çözümlere başvurmalar gibi bu çözümsüzlüğün devam etmesi garip geliyor. Kendi hayatımda örnek verecek olursam. İlkokuldan beri hiçbir zaman dersler ilgimi çekmedi ve karnemde ilkokulda bile 3-4 notları doluydu. Beden dersini bile sevmezdim şişman olduğum için o bile 3 olurdu. :D Hiçbir hoca, ailem ve bol bir şekilde öğretmen olan ve en az %90’ı üniversite mevzunu akrabalarım neden böyle oluyor, sorun nerede demedi. Bu arada boş çocukta değildim. Tübitak yayınlarını çok severdim. Tübitak çocuk dergisini 1-2 yıl aksatmadan aldığımızı hatırlıyorum. Depremler, Vücudumuz Tanıyalım, Makinalar ve Uçaklar kitaplarım olduğunu ve ismini şuan hatırlamadığım bir iki böyle kitabımın olduğunu hatırlıyorum. Hiçbir şeyi benimsememe özelliğim ve eşyalara karşı ilgisizliğimden olayı kayboldu hepsi. Sanırım üretim hatası olduğumda kabul edebilirim. :D Dinazorlar hakkında aşırı bir merakım vardı. Satrancı bilgisayardan öğrendim ve bir yıla varmadan babamı sürekli yenmeye başladım. Burada hevesim kırılması için arada yenilmeler değildi. Tam hatırlamasam da ortaokula gelmeden satrançta turnuvalara gitmemle oluşan ukd(ulusal katsayı derecesi) oluştu ve ukd puanım ortalamanın üstünde idi. Ailemin en büyük hatalarından biride profesyonel bir takıma kayıt ettirmemesi. Oysaki Gençlik ve Spor Müdürü ile arası iyiydi ve Gençlik ve Spor Müdürü satranç turnuvalarına özel bir ilgi gösteriyordu. Ortaokulda satranç seçmelerinde birinci gelip lisanlı bir oyuncu bile olmuştum(Bu kısım pek bir önemi yok aslında. Okulda pekiyi oyuncu yoktu. Bir tek çok iyiyim diye böbürdenen çocukla bir maç yaptığımı ve yendiğimi. Hırsla bir maç daha istediğini ve o maçta da yendiğimi hatırlıyorum. O zamanlar pek insafsızdım. :D) .Bütün eğitim hayatım boyunca matematik, geometri ve fizik(onlar 5 oluyordu. Oda hocaya sevmezsem 3 veya 4’de düşüyordu. Lise ikide iki dönemde 5 tane sözlü notu 100 almama ve tam adını hatırlamadığım bir konuda farklı yönden çözmediğim için 100’ümü vermeyen fizik dersinde iki dönem ortalamam 4 düşmüştü. kendi cevap kağıdına 70 veren fizik öğretmenimdi. Kendi yazısını tanıyamamıştı. Biri adını yazmamış diye çemkirirken sınıfın yazılı kağıdı tam olduğunu gördü ve gayri ihtiyari cevap anahtarımmış dedi.) dışında genelde notlarım 2-3-4 arasında gezindi. Çok nadir arada 5’e yükseliyordu. :D Lisede geometricim işlem yapmadan çözüyorum diye 3 düşürmüştü(Benim çözdüğümü adı gibi biliyordu.) ve kopyaya aşırı hassas olduğu için g’ye kadar grup yapmıştı. Tek hatası en arkaya beni koymasıydı. Etrafımdaki 5 kişiyi dersten geçmesini neden olmuştum. :D Onlarda işlemi yapıp kendimde yapmayarak garip bir salaklığım vardı. :D Birde hayatımda liseye kadar 3 okul 4 sınıf öğretmeni orta okuldan lise son ve sistemin değişik mat2 ve Fen2 birden başıma getirmesi ve pek parlak öğrenci olmayışımdan dolayı +2 dershane ve hatırladığım kadarıyla 7 farklı dershane, 3-4 farklı İngilizce kursu, 2-3 yıl etüt merkezi ve 2 yıl bol bol özel ders öğretmeni ile normal bir öğrencinin 3-4 katı öğretmenle tanıştım. Birçok öğretmenim hayatımda etkisiz elemandı. Birkaçı ciddi olarak hakkımı yedi. Okul puanım 68’dı ve o öğretmenlerim hakkımı yemese idi en kötü olasılıkla 69 olurdu(Kabul ediyorum berbat bir öğrenci idim ama yukarıdaki olay gibi birkaç olayım daha var.). 0.7 puanla gazi üniversite makine mühendisliğine giremedim. Biliyorum çok fazla detaya boğdum ama hayatımda bir öğretmenimi çok büyük olumlu katkısı var onu belirtmeden geçemeyeceğim. Orta okul öğretmenim Zerrin Etyemez Türkçe öğretmenime teşekkür ederim. İlkokul 2 sınıfta bilgisayarım oldu ve önceden kuzenimin bilgisayarı olduğu 4-5 yaşı arasında bilgisayar oyunu ile tanışmışlığım vardı. Oyunlar yüzünden zamanla kitaptan kopmuştum. Tekrar kitaplara ilgi duymama vesile oldu. Son ilginç bir anekdot ekleyeceğim. Lafı fazla uzattığım için dövmek isteyenlere kapım açık sadece görünen yerlere vurmayın. :D Ders aralarında öğrenciler hakkında konuşurken konu bana gelmiş. Zerrin öğretmenim benim hakkımda vasat bir öğrenci olduğumu söylemiş. Bunun üzerine Arzu(Hayatımda sevdiğim öğretmenlerimden biri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.) öğretmenim maalesef adını hatırlayamadığım fen bilgisi öğretmenim ciddi bir şekilde itiraz etmişler. Ondan sonra bende ilgilenmeye başladığını söylemişti öğretmenim sonradan. Bu olay sadece benim için değil tanıdığım akrabalar çocukları içinde geçerli. İkisi de öğretmen olan tanıdıklarda durum farklı değildi. Sanırım Türkiye’nin eğitim sisteminin kötü olmasının en büyük nedeni olumsuz bir olayın nedenini düşünmektense kaderi böyleymiş deyip geçmek. Kalabalık sınıflar olduğu içinde çok yüklenmek de doğru değil öğretmenlere kabul ediyorum.

    Bu arada nerede kalmıştım. Daha karpuz kesecektik demi. :D Sinclair’in bu serseri yaşam ucuz olmadığı için giderek borç batağına batması ile devam ediyor roman. İnsanların borç vermesi bir yandan kötü bir olay olduğunu fark ettim. Tabii kritik bir hastalıkta tedavi ücretine yardım gibi önemli konularda dışındakini diyorum. Ülkelerin veya insanların yaptığı borç para almalarının tek farkı resmi durum olmaması. Borç alıp ödemeye gelince çirkefleşmek veya yüzsüzleşmek gibi insanların dışında geleceğinden çalmaktır böyle gereksiz harcamalar. Hatta Ülke veya insan fark etmez çok fazla ileri gittiğinden borçlanma torununun torunu bile olumsuz etkileniyor. Bu da hak yemenin en iğrenci bana göre çünkü borcunu ödemeyerek o ülkenin veya insanların hakkının yemenin devamında vatandaşlarının veya ailesinin hakkını yiyorsun hem de kendi çocuğunun hakkını yiyorsun. Tabii ülke olayından birçok farklı parametreler var ve zengin ülkelerin kazançlarında çok büyük haksızlıklar var ama neticeyi değiştirmiyor. O yönden Sinclair’a karşı bir soğuma hissettim. Hayatın getirdikleri ile böyle bir noktaya gelmesi bu konuda düşüncemi çok yumuşatmıyor. Babası durumu öğrenip oğlu ile konuşmaya gelmesi ve diyalogları da ilginç gelmişti. İlk başta yumuşak konuşarak ikna etmesi sonradan tehdit ederek durumu düzeltmeye çalışması da son derece saçma gelmişti(Yumuşak konuşma kısmı tam çağrıştırmadı. Uydurma olasılığım var. :D). Öncelikle duygusal olarak davrandığını her zamanki gibi neden veya niçin sorusunu düşünmeden bodoslama daldığını çağrıştırdı. Yumuşak konuşma ile sert konuşma gibi iki uç nokta için saygınlığını kaybetmiş biri yapıyorsa etkisi olmaz. Bunun öz baban olması sonucu etkilemez. Orta yolu bulmak empati yaparak konuşmak gerekir. Tabii baba olmadığın için bol keseden atıyorsun diyebilirsiniz. İncelemeyi boş vermişler sallıyorum işte. :P :D Kronolojik sıra ile gitmeye çalışıyorum ama şuan bakmayı üşendiğim için sapmış olabilirim. Tembellik başa bela. :D

    Merakımı uyandıran bir diğer olay ise tatilde ailesi ile geçirişindeki ilişkileri ve Demian ile karşılaşmasındaki ilişkileri. Ailesi ile geçirdiği tatillerde birbirleri ile kopuşlarındaki çaresiz kabullenme olayı beni etkiledi. Kardeşleri hakkında ağır eleştiri yapmayı düşündüm ama kardeşimin olmama ile elimde kendim deneyimlediğim verinin olmayışı ve çevremdeki insanların kardeşleri hakkında olumlu veya olumsuz eleştiri yapacak kadar bilgim olmadığı için birde kardeşlik konusunda mangalardan edindiğim gözlemlerin, arkadaşlıktan edindiğim veriler gibi ütopik ve gerçekten uzaktan yakından alakası olmayacak bir veri gibi olacağı için vazgeçtim. Yalnız Hesse amcayı yakalarsam kardeşleri hakkında neden bu kadar az işlediği hakkında bir güzel çemkireceğim. Eyy Hesse amca elimden çekeceğin var duy beni. :P :D Burada anne için gerçekten üzüldüm. Aşamayacağı bir bariyer oluştu ve çaresizce kabullendi gibi geldi. Bu bana çocuğunu yaşarken kaybetmek gibi geliyor. Bunu yoksa ölüncedeki acı daha ağır merak ediyorum ama iki durumu da annelerin yaşamamasını dilerim.

    Demian ile yaşadığı karşılaşmaya gelince. Sinclair haklı bulduğun bir kini var. Kendini reşit olarak kabul edeceği düşündüğü meyhaneye davet etmesi çocukça geldi yalnız. Tabii Demian tepkisi ile belirtmese daha iyi olurdu. Demian önceki davranışından dolayı burada haksız konumda şuan. Sinclair ile Demian arasındaki konuşma ise sensizde efsaneyim tarzı hareketleri Sinclair’in kuyruk acısının fazla olduğunu gösterdi. Hafif uyarıları ile Demian burada da sınıfta kaldı. Arkadaşını bence biraz sert sarsacak konuşma yapması gerekiyordu. Gerçi sonradan itiraf ediyor kendi yolunu bulacağı ile ilgili ama bana samimi gelmedi. Üzgünüm Demian şuan bizimle değilsin. :P

    Buradan sonra en enteresan kilit noktası ise sadece duruşu ve güzelliği ile Sinclair’in hayatını değiştiren bir karakter geliyor. Bu hatunun gerçek ismi bilinmiyor çünkü kendisinden çok çağrışıma önem veriyor. Bu kısım için bana çağrışım önemli ayakları yapıyor ama bence içgüven eksikliğinden dolayı yanaşamıyor. Bizde yedik. :P :D Merak ettiğim bir konu o kişi ile tanışsa zihninde oluşturduğu kişi olsa veya olmasadaki paralel hayatları merak ediyorum. Sinclair bu hatuna Beatrice adı takıyor. Burada hatırladığım kadarıyla Dante’nin karakterinin çağrışım yaptığı tablodan esinlenerek takması çok ince bir dokunuş gibi geldi. Burada tasvirlerini hatırlamıyorum. Bende iz bırakmamış bu kısım. Bu simgesel olayın serseriliği bitirmesi ve belirli bir hedefe yönlendirmesi ilginç buldum. Burada bir şeye bağlanma isteğini gösteriyor. Kendi yolunu kendi bulamayanlardan biri Sinclair. Bu kısımda beni rahatsız eden bir nokta vardı ama hatırlayamadım. Beynim büyük birader ile birleşti komplo kuruyor. Eyy beyin biliyorum göbeğim aklını çelmeyi çalışıyor kanma bu oyunlara. :P :D Burada dikkatimi çeken Beatrice’nin tasvirleri bir zaman sonra Demian yapısı ile harman etmesi ve gelecekte öğreneceğimiz gibi Demian’nın annesine çok benzemesi. Burada Demian ile tanıştığından beri bir merak içerisinde olduğunu düşündüm ve sonradan aklıma evlerine hiç gitmediğini söylediği aklıma geldi. Orada sitem olduğunu fark etmemiştim. Buna ailesinden koptuktan sonra yeni bir anne figürü olarak içgüdüsel olarak benimsediğini düşünüyorum. Sonradan cinsellik arzusu oluşması ile sevgili düşüncesine girmeye başlaması farklı geldi. Bunu babası ölünce annesine sahip çıkma psikolojisi ile babası figürüne geçmesi gibi geldi(Bu gerçek bir olay bir dergide okumuştum. Hatta annesi ile evlenmek isteyenler olduğunu da okumuştum.).

    Bir diğer konu ise evinin önündeki kutunun resmini yapıp göndermesi ve Demian’dan geri dönüş için ilginç bir not bırakması kitabına. Burada notu kendisi mi bıraktı yoksa bir arkadaşına mı bıraktırdı merak etmiştim ve her iki olayda neden temas kurmadığını anlam veremedim çünkü Sinclair’in büyük bir bunalım içinde olduğunu biliyor. Üstünde güçlü bir etkisi olduğu için yolunu kendi bulmasını tercih ettiğinden dolayı yorumlanabilir ama not ile zaten belli bir yöne çekiyor. Eyy Demian beyin kıvrımları ile ne derdin var da böyle gizemli davranıyorsun. Sayende hunimin boyutları uzaydan gözükecek. :P :D Bu notun doğu mistiğinin din öğretilerin biri olan Abraxas yönlendiğini kısaca söyleceğim. Bu kısım bir araştırmam gerekiyor ve yoğun bir zamanımda denk geldiği için bir dahaki okuma araştıracağım. Birde hayatında kilit noktalarından biri olan Pistorius’un konuşmaları referansını kullanabilirim ama aklımda başka düşünceler döndüğü tam benimseyemedim.

    Sinclair gezinirken şans eseri Pistorius’un kilisede çaldığı org’un müziğini duyar. İlk başta pek önemsemez ama sonradan Bach’in aynı parçasını çaldığını fark edince dinlemek ister. İlk başta kiliseye girmek ister ama kilitli olduğu için dışarıda dinlemeye başlar. Burada fark etmeye başlar Pistorius’un nişanı olduğuna bence. Kiliseden çıktıktan sonra takip etmeye başlar. Pistorius meyhanede oturduğunda hiçbir tereddüt etmeden karşısına oturur. Bizim pısırık birden aslan yürek kesilir. Burada Sinclair evrim geçirir. Bu zamana kadar hep başkaları yanaşması ile arkadaş edinirken ilk kez kendi birine yanaşır. Kitapta şaşırdığım kısımdan biri oldu bu tavrı. Burada Pistorius olumsuz tepki verir ama bu olumsuz durum Abraxas kelimesi geçmesi ile hava birden değişir. O ortamda konuşmak istemez ve sonra konuşmayı önerir ve birşeyler yemesini ister. O zaman farklı bir kişilik olduğunu kesin kanıt getirmiş gibi geldi Pistorius’un. Bu kısımda garip gelen her şey iyi giderken birden Sinclair’in garip bir şekilde Pistorius’un en zayıf yerinden vurması Sinclair’in. Belirli bir düzene girince içgüdüsel olarak rahatsız oluyor gibi geldi. Kaos durumunu bilinçaltında sevdiğini ve özlem çektiğini düşünüyorum. Bu bölümü bir daha okuduktan sonra detaylı bir şekilde ele alınmasını hak ettiği için yarım yamalak bahsetmeyi düşünmüyorum. Bundan sonra merak ettiğim yüklü borcu ne yapıldığı. Düzeldikten sonra ailesi tarafından kapatıldı mı yoksa hasır altı yaptı mı? Burada açıklık beni rahatsız etti. Hiçbir vicdan azabı çekmemesi Sinclair karşı hoşnutsuzluğu mu arttırdı. Eğer ailesi borcunu ödedikten sonra tatil gezisini çıkartıyorsa orta halden daha zengin bir olduğunu düşünmeme neden oldu. Başka ki orta halli bir aile olduğunu düşündürmüştü. Bu belirsizlikte çok hoşuma gitmedi. Gerçi kendi hüsnü kuruntum olabilir emin değilim.

    Tatile çıkmadan Sinclair’in Demian takıntısı devam ettiğini büyüdüğü şehirde Demian ve annesinin yaşadığı eve giderek görüyoruz. Burada artık evin sahibi yaşlı kadın kalıyor. Burada merak ettiğim yaşlı ev sahibinde Demian ve annesine karşı insanları adeta büyüleyen dayanılmaz çekiciliğinden dolayı mı yoksa geri dönerlerse veririm dolayı mı albümlerini sakladığı. Hesse amca Sinclair’in takıntısını arttırmak içinde ara bir karakter yaratmış olabilir. Burada ufak bir sır perdesi var. Albümden Demian’nın annesini görünce adeta beyninden vurulmuşa döner çünkü Beatrice ve Demian’nın harmanlamış zihnindeki kişiyi görür. Buraları sonradan fark ettiğim Hesse amca’nın doğu mistiğinin hayranlığının üst sınırı olabilir. Bunu sonradan açıklayacağım. Demian’nın annesinin resmini gördükten sonra tatili zehir olacaktır Sinclair’in çünkü gezeceği şehirlerin bir önemi kalmamıştır. Sadece Demian’nın annesine rastlamak umuduyla şehirden şehre atlamaya başlar. Her kadını Demian’nın annesini aramak için çok dikkatli bakarken Sinclair’in tabiri ile bir yosma dikkatini çeker ama Sinclair dünyadaki diğer kadınlar önemli değildir. Burada Sinclair’in artık tamamen simgeler ve zihinsel dünyaya hapis olduğunu söylebiliriz. Burada bence ilk girişi Demian’a değil Kromer’a borçludur. Kromer Sinclair’in açığını yakalamayıp ailesinden koparmasaydı Sinclair nişanı hiç oluşmayabilirdi veya Demian’nın dikkatini çekecek kadar parlak olmayabilirdi. Burada Sinclair’in rüyasında Demian’nın annesini görüp beyhude bir uğraş olduğunu anlamasıyla yaptığının delilik olduğunu anlar ve geziyi bitirir. Burada da gelecek bölüme selam çaktı gibi geldi Hesse amca.

    Bundan sonra H. Üniversitesine yazılır ve gittiğinde hayal kırıklığına uğrar. Derslerin ve öğrencilerin boşluğu ve monotonluğunu direk dikkatini çeker. Burada benzer bir durumu bende yaşadım. Girdiğim senede sınıf arkadaşların bilgisayar dersinde ikilik sayı sistemini ve uygulamadaki excel’i fizikte vektörleri bölüm sonu canavarı gibi zorlu göründü için birde hocaların bunları detaylı anlattığı için lisedeki gibi yatarak okulu bitireceğim gafletine bulundum. Meğer isem devamı bölümlerde önemli derslerde varmış ve zihinden yaptığında veya işlem hatası yaptığında sorunun 0’dan fazla etmediğini beşinci yılımda öğrendim. :D Birde okuldan soğumama katkısı olan 2. veya 3. haftada ayrı ayrı 5 ile 10 dakika arası bölüm başkanın odasında iki fırça yediğimden öğrendim. :D Olay söyle gelişti. Fizik dersinde baktım liseden pek bir farkı yok. Hocanın yanına gittim ve hocam neden laboratuvar dersimiz yok dedim. Bunun üzerine bölüm başkanı ile konuş bunu bizim bölümde laboratuvar var dedi(Bize istisnasız hep fen edebiyattan geldi ortak derslerde ve paü’de okuyan bilir o damlama yöntemi ile mezun olunur. Birde nedense bizim fakülteye fazladan bir takıntıları vardı. Hatırladığım 10 kişiden fazlası genelde geçemezdi.). Bende bu lafın gazıyla bölüm başkanının yanına gittim. Kapıyı çalıp müsait misiniz dedikten sonra kafa işareti ile girdim. Sonradan düşününce fark ettim pek benle konuşmak istemediğini yüzü aklıma gelince. :D Dik dik bakarken önündeki koltuğa oturmuş bulundum. İlk fırçamın nedeni buydu. 5 ile 10 dakika arası fırça kaydı. Üniversitede oturmanın zararlı bir şey olduğunu orada öğrendim. :D Ondan sonra sabaha kadar ayakta dikecek olsa da otur demedikten sonra hoca dikilmesini öğrendim. :D Neyse sonra aklına geldi neden geldiğimi sormak. Neden fizikte laboratuvar yok dediğimde başladı ikinci fırçaya ve yaklaşık aynı süre sürdü birinci fırça ile. Orada sudan çıkmış balık gibi dinlerken “Size pratik uygulama ne gerek var. Teorik uygulama yeter” dediği garip geldiği için unutamadım. Sonradan öğrendiğim para yüzünden arada top gibi oynanmışım. Laboratuvar olursa bizim Fen-Edebiyat Bölümü öğrencisi gibi kayıt gözekecekmişiz fizik hocalarının kesesine ödenek verilecekmiş. Tabii böyle olunca bizim bölümden kesinti olacakmış. Bunu öğrendikten sonra ikisinde de nefret ettim ve ikisinin verdiği derslerden hiç geçemedim. :D Yani dağ dağa küsmüş dağ çokta tın demiş olayı oldu. Bu olayın tek zararı bana olduğunu ise 7. yılımda öğrendim. Bazı şeyleri kavrama da biraz gerizekalıyım. :D

    Sinclair gelecek olursak okuldan özgür takılmaya başlar ve Nietzsche’nin kitapları takılır. Keşke kitapların isimlerini ekleseydi de Hesse amcanın Nietzsche amcadan hangi kitaplarından etkilendiğini kitabından öğrenseydik. Bu kısımdan da elimden kurtulamazsın Hesse amca duy sesimi. :D Özgürce şehri gezinirken birden tanıdık ses duyar. Demian tekrar sahneye çıkacağının işaretidir ama ara karakter olan Japon öğrenciyi eklemek ve gene doğu mistiğine selam çakmak için Sinclair pısırık moda geçer sadece takip eder. Japon elemandan ayrıldıktan sonra Sinclair mod değişikliği yapar ama Demian zaten senin takip ettiğini hissettim deyip artistik yapar. Burada aklımda böyle kalmış ama gördüğünü söyledi gibi bir şey çaktı zihnimde velakin benimkisi daha artistik olduğu için burnu havada Demian’a yakıştığı için böyle bırakıyorum. :P Orada muhabbetlerini tam hatırlamıyorum ama annem seni merak ediyor bize gelsene diyerek az daha eşekler cennetine gönderecekti Demian Sinclair’i. :D İnsan yavaş yavaş verir haberi veya birkaç gün Sinclair’i çağırmayarak kudurtur ama bu kadar işkence yeter diye düşünür herhalde Demian. :D

    Sinclair dünyası gene değişeceği ondan sonraki tepkilerinde belli olur çünkü önceki takıntılı zamanında uykusuz içinde geçen günlerde bulma umudu düşükken. Yarın gidip görmenin heyecanına rağmen derin bir uyku geçirir ve hayatındaki en önemli gün gibi betimlemeler yapar. Neyse akşam olup gittiğinde ilk girişte kendi resmiyle karşılaşır ve resmini huşu içinde bakarken Demian’nın annesi gelir ve kırk yıllık ahbapları imiş gibi Sinclair ile muhabbet eder ve kendisine sayısı az olan dostlarının seslendiği Bayan Eva demesini ister. Burada bu kadın gibi güçlü karakterin çevirmenin bayan kelimesi kullanılması hoşuma gitmedi. Orijinal halini koruyup Mrs. Eva deseydi veya Google amcanın çevirisinde ikinci anlamı hanım kelimesini kullansa daha şık olurdu diye düşünüyorum. Ben hanım kelimesini kullanacağım. Buradaki hızlı samimiyet bence Sinclair için iyi olmaz çünkü zaten çevresi ile olan kopukluğun bitme şansı bile kalmaz. Hanım Eva çok kunduz bir karakter olduğunu şimdi fark ettim. İleride göreceğiniz gibi Sinclair uydusu olmasını daha başında garantileyen hamleyi hemen yapmış. Eyy Sinclair Hanım Eva ile aramızı girdiğin için seni düelloya davet ediyorum. :P Şaka şaka sanal karaktere bağlanacak kadar delirmedim. :D Hanım Eva Demian’nı görmesi için bahçeye yollamasıyla burada japon karakterin Demian’nın vücut yapısının nedenini açıklamak için yaratıldığını görüyoruz çünkü Demian boks antrenman yaparken görüyoruz. Dünyanın en zor sporlarından birini 3-4 ay deneyimleyen ve bu işkenceyi yakında tekrar başlayacağımdan biliyorum. :D Uzun süreli yapan insanların boks torbalarından çıkardıkları sesler kulağımda olduğu için gücünün de kaynağını öğrenmiş oluyoruz. Siz siz olun hafif salınma hareketi eden ve düzgün bir şekilde gardını alan bir rakip gördüğünüzde gözünüzü hastanede açmamak için çark etmenin yolunu bulun. :D Demian ile buluşunca annesinin adını öğrenmesini şaşıran ve ilk tanışan insanların ender olarak adını öğrendiğini söyler. Sinclair hadi çok şanslısın gerçi bu romanda ben olsam Hanım Eva benden başkasına gözü görmeyeceği ve seni sallamayacağı için orada olmamamdan dolayı daha şanslısın kerata. :P :D Bu kısımdan sonrasında bir iki olay dışında pek sevmedim çünkü doğu mistiğine boğmuş gibi geldi ve telapatiyi az daha buluyordu Sinclair. :D Burada düşünce olarak çelişkili bir düşünce yapısına sahibim. Her insanın zihinsel yapıda farklı frekans ve güçte elektrik alan yaydığını ve yakın frekans veya güç yayan kişilerin farkında olmadan çektiğini. Birde düşünmeyi kelime olarak yapıldığında her harf karakterin farklı bir frekans yaydığı için düzgün bir çevirici ile bir insanın düşüncelerini okunabileceğini düşünüyorum. Hatta bu konu üzerinde çalışmaların belirli bir aşama kaydettiği hatırlıyor gibiyim ama bilim kurgu diziler ve filmler çok izlediğim için oradan da aklımda kalmış olabilir emin değilim(Çalışmalar yapıldığını eminim ama belirli bir aşama kaydettiği konusunda emin değilim.). Bunu insanın zihninde doğru bir çevirici olacağı konusunda emin değilim. Çok isteyip de olan şeylerin rastlantısal olduğunu düşünüyorum ama zihinsel yayılan enerjinin kozmik enerji ile iş birliği yapabileceği veya karşı tarafın elektrik alanını etkileyip yönlendirebileceği olasılığını da ihmal edemem. İnsanın evriminin devam ettiğini ve ileride makinelerin yardımı ile sayborg yapısına gelince gerçekleşme olasılığını yüksek görüyorum ama emin değilim.

    Burada kıskandığım olay zihinsel olarak uçuk insanların geçmiş dönemlerde yaşayan insanların dilinden yazılan kitapların Hanım Eva, Demian ve Sinclair’a çevirmesi ve nezih bir şekilde tartışmaları. Bu durumu hazırlayan Hanım Eva’nın annem veya aile dostumuz veya eşim olmasını çok isterdim. İnanın herhangi biri olması yeterli benim için Sinclair gibi sapık değilim. :P :D Demian’nın böyle zihinsel yapıya sahip olmasının nedeni bu olduğunu düşünüyorum. Zaten annesine duyduğu derin saygıdan bunu anlayabiliyoruz. Garip bulduğum bir olay ise Hanım Eva ile Sinclair arasındaki ilişkinin karmaşıklığı. Sinclair son evriminden sonra zeki ve uçuk insan olduğunu kabul ediyorum ama Hanım Eva gibi sürekli böyle insanları yanına çeken birisinin Sinclair gibi yeni yetmeden etkileneceğini düşünmek mantıksız geliyor. Tamam burada yükte hafif pahada ağır olan kıskançlığım var olduğunu kabul ediyorum ama bu kıskançlığını integral ile toplarsak ihmal edilebilir seviye de olduğunu düşünüyorum. :P :D Birde böyle tavırlarını tek Sinclair üzerinde olduğunu düşünmüyorum. Burada Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabındaki Tomas karakterine benzettim biraz. Hayatı oyun gibi gördüğünü düşünüyorum Hanım Eva’nın ama saf bir temiz duygularla görüyor. Sinclair zehirleyebilirsiniz Demian asabilirsiniz ama Hanım Eva’ya yedirtmem. :P :D Birde Demian’nın savaşı gördüğüne dair düşüncesi pek aklım ermedi ama meditasyon ile kozmik enerji ile frekans tutma olasılığı düşündüğüm için eleştirmiyorum. Meditasyon kısmı da yukardaki düşünceme benzer. Kitabın son kısımdaki Sinclair ile Demian sahnesi ise kitabın gerçekçi yapısını çok yumuşattığını ve Siddhartha kitabına benzerliğini ciddi bir şekilde arttırdığını. Gerçi bu yapısı Bozkırkurdu kurdu için söyleyebilirim ama ot çektiği için çok rahatsız etmedi. Bu kitapta çok fazla mistik bir yapıya sahip olduğunu için efsanevi kitap kategorisine girmiyor benim için ama çok değerli bir kitap ileride efsanevi kitaplığımın hemen altında olan önemli kitap olarak duracaktır. Bu kitabı bana hediye eden ve beynimi düşüncelere boğan geleceğin beyin yakan çılgın öğretmeni olacak Beyza tekrar teşekkür ederim. Böyle giderse beni Budist yapacak kendisi. :P :D
    Kendime Not = İleride tekrar kitabı okuyup yorumuma bakarsam düşen cümlelerimi kaldırmamı uçan cümleleri sakin ol iyi çocuk diye sakinleştirerek alçaltıp çatlaklık kapasitemi çok belli etmememi salık veririm. :P :D Birde yoruma hak eden cümleleri de incelemeye katıp okuyanı eziyetimi tabana çıkarıp sonuna da Darth Vader amca temalı kötü adam gülüş ses kaydını koymayı unutma. :D
  • 272 syf.
    ·58 günde·9/10
    "okuyucularım arasında yazdıklarımın kolay anlaşılmadığını öne sürenlerin sayısı az değil. bazıları bunu şikâyet konusu yapıyor ve bunların arasında bazıları da benim zor anlaşılır yazılar yazmayı özellikle isteyip istemediğimi soruyor. bir insan hem gazetede yazılar yayınlayacak, hem de 'aman, ne dediğim hemencecik anlaşılmasın!' diye çabalayacak...
    bir insan madem dile getirdiklerinin anlaşılmasını istemiyor, o halde neden bir yazar olarak ortaya çıkmış?"
    özel'i okumayı uzun uzun zamanlar düşündüm, evet sadece düşündüm, okumadım. :) sanıyorum ki birçoklarınız gibi ben de onu şiirleriyle tanıdım. şiir seslendirmelerime özel'i de eklemeyi ne kadarr çok istesem de, yapamadım. bendeki haklı, tatlı bi başkaldırıya ağır geldi haklı, acı ve saygın bi öfke ile demlenen hisler.

    "yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
    halkın doğurgan dünyasına dalmakla
    onların güneşe çarpan sesini anlamayan
    dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
    seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
    yılgı yanımıza yanaşamazken
    bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
    yıkılmak elinde mi? ile girizgâh yapmak isteriim: https://www.youtube.com/watch?v=bvYwdJGo-9I

    ve'l asr'a düşen yolum; bakın bi etrafınıza siz de göreceksiniz ismet özelleşen insanları :) -ha görün de, hoş insanlar^^- kitap okurken, okuyacakken pek tavsiye almadım şimdiye değin. özel'i okumaya başlamadan önce ikircikliydim açıkçası. "desem öldürürler demesem öldüm"e gitti elim, alamadım. sordum etrafımdaki ismet özelleşen insanlara :)
    "
    sonraa bakın ne ile afalladım bi güzel:
    "ne okumamı tavsiye edersiniz?" bu tatsız soru da karşıma çıkıyor. tatsız diyorum, zira okumayı ciddiye alan kimse böyle bir soru sormaya gerek duymaz. okumayı ciddiye almamış birinin bu türden bir soruyla kendini ve başkalarını meşgul etmesi hem bezginlik verici, hem de abestir. ona doktorların hayatından ümit kestikleri hastaya uyguladıkları diyeti vermek gerek. okumayı ciddiye alan kişiler neden "ne okumamı tavsiye edersiniz?" sorusunu sormazlar? çünkü kitaplar insanı kitaplara götürür. kitapların kendileri zenginliklerini ve yetersizliklerini ele verirler. okumanın rehberi okumaktır."

    eveett ilk tavsiyeyi özel için almak isteyip özel tarafından zürtlenmiş olabilirim:) ama ne haklı ya, "okumanın rehberi okumaktır." derken. itiraf etmeliyim ki tavsiyeler: "taşları yemek yasak" "waldo sen neden burada değilsin?" "üç mesele" olmasına karşın "ve'l asr" ile başlayarak tavsiye konusunda özel'in tarafında olduğumu söyleyebiliir miyiiim? :) inanırsınız mıı, inanmazsınız mı bilemem lâkin ismet özelleşen insanların tavsiyeleri de aynı olunca dedim: "kalu bela dışında nerede karşılaşmış olabilir bu insanlar yahu?" :)

    ve'l asr. asra andolsun. kitaba girizgâhı yaptığı deneme kitabın da adı oluyor. insanlık tarihinin her insanda teker teker mündemiçliğine, muâllakta oluşumuzun ortaklığına, eşzamanlılığımıza vurgu yaparak ele alıyor. albert camus alıntısıyla: "dünyanın herhangi bir yerinde bir tek insan mahpus ise kendimi asla özgür hissedemem." ziyanda olan insana eşzamanlılıkla yine yeniden hatırlatıyor.

    otuz iki. "bizim eve gel, sana şeker vereyim" nasıl da tanıdık değil mi? bu sözlerin 40'lı 50'li yıllarda abd'de çalınıp söylenen popüler bi şarkıdan alıntılıyor: "c'mon my house, i'll give you candy."
    işte bahsi geçen şarkı: https://www.youtube.com/watch?v=-PJzG5cQwBM
    daha önce dinlemediğime ne kadar eminsem, "gel benimle sana çikolata, şeker vs vereceğim" cümlesinin yakınlığından ve tanıdıklığından da o kadar eminim. özel'in bağladığı yer, çok dikkate değer. "bizim kafese gir, sana insan hakları vereyim." açıklarken batı kendi kafesinde kendi için ürettikleriyle çevre ülkeleri düşünmez, diyor. batı'dan aldığımız kanunları, insan haklarını, ab'ye girme telaşımızı nereye koyalım şimdi?

    yüz on altı. "her şey olamazsak hiçbir şey olamayız" kendi yerimize kendimiz karar veremedik diyor, özel. sahi, bi yerimiz var mı? var mı bi yerimiz bizim seçtiğimiz? biri sandalye çekmedikçe oturamayacak mıyız, ayakta mı bekleyeceğiz? neyi, neden bekliyoruz?
    özel, meseleye sarahaten şöyle diyor: "dünya milletleri arasında kendimizin karar sahibi olduğu bir yerimiz olsun. müslüman bir toplum oluşumuzun ve böyle bir toplumun gereklerini yerine getirişimizin sorumlusu biz olalım." burası dikkate değer, müslümanlığımızın gereğini yerine getirişimizin sorumlusu kim?! biz değilsek, kim, bu korkunç.

    yüz yirmi altı. "neyin kaybolduysa kendin ara" ekleyeyim ben de: -kendinde ara. zıtlıkların bir arada anlamlandığına inanıyorum, ne kadar varsam o kadar yokumdur. varlığımın anlamına vardığım an yok olmak isterim hatta. özel de ekliyor: "size varoluşun anlamının kaybolanı aramada saklı olduğunu söyleyebilirim."

    yüz otuz üç. "soğuk nevale ve sinameki" burada ismet özel, dildeki kayıplarımıza haklıca değiniyor. özel'i bu noktada da ayrı bir yere koymam gerekiyor açıkçası. başladığım ilk kitabı ve "ismet özel kelime defteri"m oluyor, ben onu demleyeyim derken o beni demliyor :) iyi de ediyor. "dil konusunda ne dese yeridir" demeden edemiyorum ve saygıyla imreniyorum. ha ne diyordu: "dilde neler saklı olduğunu merak edenler, kültürün neyin taşıyıcılığını yaptığını keşfetme bahtiyarlığına erebilir. kimileri, eksik olsun bu bahtiyarlık diyebilir. eksik oldu zaten."

    yüz otuz dokuz. "insanların insanlarla gönül bağı kurduklarına dair ciddi şüphelerim, derin endişelerim var." "bu insan ne kadar ben, ben ne kadar bu insanım?" " insanlar arasında çıkar bağı değil de gönül bağı varsa, her biri muhatabını korumayı gözeterek davranacaktır." ve ekler: "gönül bağı çözülmez çünkü gönlün nereden bağlı olduğu bulunamaz." nefis değil mi?

    kitabı zamana yaydıım bi güzell, şiirlerle demleye demleye okumaya gayret ettim. kelime defteri oluşturdum, kelimeleri attım zihin heybeme çoğu kalpte yer etti bile. :)
    okurken küçük küçük notlar aldım. onlarla son vereceğim bu yaşayageldiklerime.

    **
    özel, önce ortaya çok da zorlanmadan olsa gerek bi sorun atıyor.(sorundan çok ne var, demeyeceğim çözüm severim:) soru soruyor, cevap aramıyor, kendince hoop cevaplıyor. soru sorarken sizi olaya, konuya, probleme dahil ediyor ki öncesinden dahil olup geçiştirdiğiniz meselelerden olsa gerek. sonraa sorunu açıklıyor. buraya nasıl geldiğini izah ediyor, buna ihtiyaç duyuyor belki de. çözüm sunuyor, ye's'e düşmüyor. düşmediği kadar da oldukça gerçekçi. doğruyu yanlışa katmıyor. doğruyla yanlışı örtüp gizlemiyor. ikisini de sarahaten vurguluyor.
    bi fikir sunuyor, zannımca sunduğu fikri etraflıca düşünüp, sonuçlarını irdeleyip sunuyor ki hemen aklımıza ilk geleni tespit edebiliyor, uyarıyor. şöyle gibi: "bu geldi demi? ama bu değil ki, o. hayır işte o da değil, şu." idrâk hat safhada. durum, insan, ben/biz tahlillerine doyamayacaksınız.

    -"mesuliyetini müdrik" bu ifadeyi kullanarak diyor ki özel: "anladığın insana, düşünceye, kavrama; meylin, mesuliyetin vardır." aklıma "anlamak, acı verir." geldi. acıya olan meylimiz de aşikâr değil mi?

    velhasıl meyyalmişim efenim. bismillâh! :)
  • Ne zor demi gitmek ?
    Gitmeye cesaret edebilmek..
    Arkanda bırakarak her şeyi susup gitmek.
    Candan ayrılan ruh gibi sıyrılmak
    Geceden ayrılan gündüz gibi yorulmak
    Sadece susmak sadece susmak..
  • Ne kadar hazin bir çağda yaşıyoruz, bir önyargıyı ortadan kaldırmak atomu parçalamaktan daha güç.
  • 112 syf.
    Gün olur asra bedelin ardına o dönemde yazılamayıp, sonradan iliştirilebilmiş uzun bir öykü, Abutalibimizin öyküsü.

    Öncelikle çok etkilendiğimi söylüyorum arkadaşlar, beni saran yoğun duygular ile birlikte otobüs yolculuğunda dağlara tepelere bakarken elimden düşüremedim ve kitabı o arada bitirivermişim..

    Çok güçlü bir kaleme sahip Aytmatov..Duygusal anlamda bir romanın, bir kitabın beni zor etkileyeceğini düşünürüm ama bu kitap beni içine aldı, derinden sarstı.

    Gün olur asra bedelden akıbetini merak ettiğimiz sevgili Abutalipin macerasını, tutuklanma sürecinde yaşadıklarını, hissettiklerini ve sonlarını anlatıyor kitap.

    Bizi, abutalibin ölümünü, gün olur asra bedelde ne kadar da güzel geçiştirmişlerdi bir miyokard enfarktüsü ile. Ah kahrolasılar demek istiyorum çok üzüldüm cidden..Ailesi, oğulları sarı özek bozkırında dört gözle babalarının yollarını gözlerken bir anda ölüm haberi gelmişti Boranlı’ya..Kalp demişlerdi..Ama inanmadık tabi ki, ardında ne vardı hep merak ettik, sevgili eşi Zaripa oğullarına bu acıyı söyleyemedi bile nasıl söylesin, oralardan kaçıp kendine, daha doğrusu biricik oğullarına yeni bir hayat verebilmek için çabaladı..kaçtı eskiden, acıdan kaçmakta buldu çareyi, en azından çocukları için yapmalıydı bunu..

    Tansıkbayev ne çektirdin bize, başka işin yok muydu da geldin ıssız Sarı Özek bozkırına, Boranlı’ya. Güzelim aileyi mahvettin,, hiç düşünmedin değil mi onlar ne yapacak, bu küçük çocuklar ne yapacak ilerde, varsa yoksa terfi almaktı senin o zavallı düşüncen, başkalarına terfinle ziyafetler verdirip adından bahsettirmekti değil mi..Ama sana sorsak sen de suçlu değilsin demi? Sen sadece sosyalist enternasyonelin, ‘komünizmin, yüce tanrı Stalin’in yeryüzünde ilerlemesini durdurmak isteyenlere yönelik kendini sürekli bileyen acımasız bir çarkın vidasıydın’ değil mi, emir kuluydun sen de değil mi..

    Ah o insanlara neler yaptınız, su an diyorlar değil mi ; eşitliğe adalete komünizm demişlerse komünist oluvereyim, yahu ideoloji de ideoloji bırakın bu maskeleri, fanatikliği, kavramların altını arayın, geçmişten gelen çevrenizle hareket etmeyi, bu ideolojileri okuyup anlamış numarası yapmayı bırakın, kendinize Aydın süsü vermeyi de bırakın, birkaç bir şey okudunuz diye megalomaniye de gerek yok, siz sadece o insanlar neler çekmiş bunları görün..

    Ne yaptı bu adam, bir mankurt efsanesi yazdı, bir sarı özek infazı yazdı diye mi bütün bunlar?..Ama Sarı Özek infazı sizin için sadece Cengizhan ve iki aşığa yaptıklarını anlatan bir destan değildi, öyle anlamak istemediniz, bir suç bulmanız lazımdı illa ki, yoksa nasıl terfi alacaktınız? O infazı anlatan destana da güçlü (!) yönetimin kötülenmesi dediniz, kolektif amaca itaatın karalanması dediniz, devlet çıkarlarının insan hayatından üstünlüğünün baltalanması dediniz, ne güzel de kulp uydurursunuz değil mi? İnsanların naçizane hayatlarını acınası çıkarlarınız, hedefleriniz için bitirirsiniz ve gram dahi düşünmezsiniz, vicdanınız da çok rahat olur bir de, bahaneler sayarsınız onlarca.

    Ne acı bir durum.. Artık sistematik bir şekilde uydurulmuş suçlara katlanamayan Abutalibin tek istediği; trenle kendi sonuna doğru ilerlerken, içinden bir güç bulup pencereden gönül bağıyla bağlandığı toprakları, eşini, çocuklarını, dostlarını görmesiydi..ve istediğini buldu Abutalip, son bir kez gördü tüm bunları ve gayri ihtiyari bir sekilde diyeceğim artık buna, hayatına son verdi..

    Herkese iyi okumalar, Aytmatov sen bir harikasın!
  • 400 syf.
    ·31 günde·Beğendi·9/10
    Mana Deryasının İncisi Muhyiddin İbni Arabi

    “Var mısın ki, Yok olmaktan korkuyorsun ?” İbni Arabi

    Ne kadar güzel bir söz…
    İncelememe onun bir sözüyle başlamak istedim. Ondan öğreneceğimiz çok şey var.
    Tamamen spoiler içerebilir ya da hiç içermez. Ben uyarayım da sonra mızmızlanan olmasın.
    Yazarımız bu eserinde İbni Arabi’nin hayatını anlatıyor. Yalnızca onu değil o dönemde bulunan pek çok alime de eserinde yer veriyor. Tam bir ilim deryası anlayacağınız. Kitapta hiçbir şekilde kopma yok. Birçok kişi ve olaya yer verilmiş ama kitap bir yol gibi, hiç sapma olmadan, birbiriyle bağlantı içinde ilerliyor.
    İbni Arabi’nin hayatını hep merak etmişimdir. Bu kitapla onun hakkında pek çok şey öğrendim. Sanki onun bir talebesi gibiydim.

    İbni Arabi yazarımızın anlattığına göre gençlik dönemine kadar dünyavi işlerle meşguldür. Tabi babası ona en iyi hocalardan dersler aldırtmış. Ama yine de uyanamamıştır. Taki bir gece elini harama uzatana kadar o zaman, işte o zaman uyanmış. Ve 9 ay mezarlıkta boş bir mezarda halvete çekilmiş. Ve hiçbir hocadan ders almamasına, kitap okumamasına rağmen pek çok ilim sahibi olmuştur. Onun bu yolculuğu böyle başladı. Burası beni çok etkiledi bir mezarlıkta cılızda olsa ışık yok ve bir mezara girip 9 ayını geçireceksin, ürpertici.
    İslam coğrafyasının ki o zaman çok genişti; şu anki gibi arabaydı, uçaktı, telefondu, internet gibi hiçbir araç olmadan yalın ayak ilim peşinde gitmiştir. Hem kendisi hem de başkaları faydalanmıştır.
    Sevdiğim diğer kısım kız kardeşlerine sahip çıkması. Okuyunca helal olsun dedim :) Her zaman hal ve hatırlarını sormuş, hatta birinin ölümüne çok üzülmüştü.
    Kitapta beni şaşırtan ve biraz da üzen bir kısım var ki; İbni Arabi'nin aşık olduğu kadın Aynüş Şems… Onun aşkı beşeri aşktan ilahi aşka dönmüştü. İkisi de ilim sevdalısıydı. Ne uyumlu bir çift diye düşünürken bir şeyi atlamıştım; asla aşık olduğun insana kavuşulmayacağını… Evet İbni Arabi’nin sevdiği kadın bu idi ama evlendiği başka…

    Bir de İbni Arabi’nin yoldaşı, sırdaşı ve talebesi Bedr var. Onun kalemi gibiydi. İbni Arabi’nin kitaplarını yazmasında çok yardımcı olmuştu. Beraber nice yerler kat ettiler, birçok alimler tanıyıp sohbetlerine katıldılar. O kendini bir kömür gibi tanımladı ve onu altına çevirecek birini arıyordu. İlim süzgecinden geçirecek, onu doğruya ulaştıracak kişiyi ve onu, onda yani İbni Arabi'de buldu.

    Sevmediğim yada bana öyle gelen kısımları ise; İbni Arabi’yi fazla abartmaları. Tamam alimliğine, ilmine diyeceğim yok ama yaşadıklarına inanmakta zor. Belki öyle şeyler gerçekten yaşamıştır ama ben o kısımları soru okur gibi düz okudum geçtim kafamı karıştırmaya gerek yok demi.
    Kitabımızda pek çok ibretlik olaylara yer verilmiştir. Anlatımı sıkıcı değil, olaylar birbiriyle bir bütün oluşturuyor. Bence okunması gereken bir kitap çünkü İbni Arabi'nin bir görüşü; Allah (cc) ve Peygamberimiz (sav) sözlerine uyuyor. Fazla anlamam ama; Tarikat, mezhep yada belli kişilere tabi değil. Umarım yanlış bir şey söylemedim.
    Kitabı tavsiye ederim. İlme şimdi ne kadar kolay kavuşabileceğimizin kıymetini anlarız en azından. Allah’a Emanet Olun Canlar…

    "Biz aşktan sudur ettik.
    Aşk üzerine yaratıldık.
    Aşka doğru yöneldik.
    Aşka verdik gönlümüzü."

    İbni Arabi
  • Hayatın gerçekten çok zor olduğunu ve çok yoğun bir savaş içerisinde ilerlemek zorunda olduğumuzu herkes biliyor. Peki hayatın bizi nereye götüreceğine biz mi karar veriyoruz? Ben, şahsi fikrimi söylemek istiyorum;
    Hayatın bize ne göstereceğini hiçbir zaman bilemiyoruz. Ancak hayatın gösterdikleri karşısında yaptığımız seçimlerle hayatın bizi nereye götüreceğine karar verdiğimize inanıyorum. Bunun en büyük kanıtının da Demi Lovato olduğunu düşünüyorum.
    Lovatic ailesine mensup olan herkesin bildiği gibi Demi Lovato’nun hiçbir zaman kolay bir hayatı olmadı. Size burada hayatını anlatmak isterdim ancak konumuz bu değil ve bunu Demi’nin doğum gününe saklamayı planlıyorum. Benim bu yazıdaki amacım tamamen belgeselden söz etmek. Bu belgesel hakkında herkesin bildiği kadar bir bilgi birikimine sahibim. Yayınlanacak yazıyı bir gün önceden hazırlamam gerekiyor ve bu da demek oluyor ki hazırladığım gün belgeseli izleme imkanım yok. Ama bu belgeselin ne amaçlı çekildiğini lovatic ailesi olarak hepimiz biliyoruz.
    Demi, hayat hikayesini insanlarla ”aa bakın ben bunları yaşadım.” demek için paylaşmıyor. Demi’nin hayat hikayesini paylaşmasının tek sebebi ulaşamadığı insanlara bile ”bakın, ben yaptım, sizde yapabilirsiniz!” demek. Başkalarına güç olabilmek. Sizce de bir insanın bu hayattaki en güzel amacı bu değil midir? Bir şeyler başarıp başkalarına da yol gösterebilmek…
    Demi, kimsenin sevmediği ve ailesi dışında çevresindeki herkesin nefret ettiği birisiydi. Ama şimdi milyonlarca insanın sevdiği birisi haline geldi. Korkunç hastalıklarla mücadele etti. Korkunç yeme bozuklukları yaşadı, yeme bozukluğu yüzünden kilo aldı, kiloları yüzünden blumia hastalığına tutuldu, kendine zarar verdi, uyuşturucu ve alkol kullandı. Ama hepsini atlattı. Bipolar bozukluk ile de mücadele ediyor.
    Dostlarım, bir psikiyatri hastası olarak size çok iyi söyleyebilirim ki psikiyatrik sorunlarla yaşamaya çalışmak bataklıkta ilerlemekten farksızdır. Bataklıkta ilerlemek tanımı bana ait değil bu arada, Tumblr’da dolaşırken ”depresyonla yaşamak bataklıkta ilerlemeye benzer.” yazılı bir gif görmüştüm, ondan alıntı yaptım.
    Bipolar’ın en kötü tarafı hayatınız boyunca bipolar ile yaşamak zorunda olmanızdır. Şeker hastalığı gibidir, bir kez başladığında bir daha ölene kadar asla bitmez. Tabi bu sonsuza dek böyle kalacak demek değildir, şuanki dönemde şeker hastalığının tamamen geçmesi sağlanamıyor ve hasta ilaçlarla yaşamak zorunda kalıyor olabilir ama bu birkaç yıl sonra da böyle kalacak demek değildir. Benim görüşüme göre tedavisi olmayan hastalık yoktur, henüz keşfedilmemiş yollar vardır. Bu cümleye benzer bir cümle duymuştum bir zamanlar, tam olarak böyle değildi ve tam olarak nasıldı hatırlamıyorum ancak verilmek istenen mesaj temelde aynı, dolayısıyla bu düşünce sistemi de alıntı.
    Bir söz daha duymuştum ve bu sözü sizinle paylaşmak istiyorum;
    İbret olmayın, örnek olun.
    Bu Demi’nin başardığı her şeyi açıklamıyor mu sizce? Demi’ye bakın bir! Hastalık yüzünden uyuşturucu bile kullandı. Bipolar hastalık buna sebep olabilen bir şeydir. Ama buna rağmen artık kendisine zarar vermiyor, uyuşturucu kullanmıyor, kötü alışkanlıkların hepsinden vazgeçti, sürekli çalışıyor, hayallerinin peşinden koşuyor, güçlü kalıyor, artık seviliyor! Demi’nin nereden nereye gelmiş olduğunu görebiliyor musunuz? Demi, uçurumun kenarından düşüp yere çakılmış iken orada ölmemek için mücadele verdi ve ayağa kalkıp uçurumdan uzaklaştı. Bu arada değerli okuyucum, bu son kullandığım tanımı bir yerden alıntılamadım, tamamen benim fikrim. Size bu düşünce sistemi ne düşündürür bilemiyorum, ancak bana hayatın ne getireceğini bilemiyor olsakta hayatın bizi nereye götüreceğine müdahale edebileceğimizi düşündürüyor.
    Ve değerli okuyucum;
    Bir lovatic ol ya da olma, fark etmez. Eğer bu yazıyı okuyorsan bugün değişik bir şey yapmaya ne dersin? Hayallerinin peşinden koşmaya ne dersin ? Gerçekten hayattan ne istediğini ve kim olmak istediğini düşünmelisin. Mesela bugün Demi Lovato’nun belgeselini izleyebilirsin ve sonra kendine hedefler koyabilirsin. Zamanım yok deme, çünkü daima zaman vardır. Önemli olan zamanı verimli kullanabilmek.
    Bill Wayne okuduğum bir kitabında şöyle demişti:
    Bana zamanın olmadığını söyleme, herkesin 24 saati var ve bu zamana kadar başarılmış her şey 24 saat içinde gerçekleştirildi.
    Öyleyse neden başlamıyoruz?