• 280 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Bu kitabın yorumuna başlamadan önce bir adamdan bahsetmek gerek,muhtemelen hemen hepinizin tanıdığı ama yine muhtemelen tanıdığınızın farkında bile olmadığınız bir adam Michael MOORE :D Adını yazarken bile bir gülme geliyor :)


    Vatandaşı olduğu ülke Amerika'da sert ve sivri çıkışları ile kendini ara sıra ülkemiz medyasında da gösteren,egemen güçlere ve yanlış olduğunu düşündüğü yasalara karşı provakatif,manipülatör,yazılarında çokça ironi kullanarak doğru bildiğini (ki doğru) halka empoze etmeye,onlarda farkındalık yaratmaya çalışan acaip matrak,acaip eğlenceli,acaip dürüst,acaip sivri dilli,acaip zeki,acaip... Ne!daha ne yazayım acaip manyak bir adam işte ;) Başka ne yazılır ki?


    Tamam tamam fazla durmayalım adamın üzerinde şımarmasın,hem maazallah USA bizi de takibe falan alır.


    Hadi yavaştan girelim kitaba:
    Ahahahaha kitap benden çok hoşlandı,kaç aydır rafdan seslenip duruyordu,hep duymazdan geliyordum,hiç gönül koymamış sarılıverdik birbirimize.Sabırlı ve terbiyeli kitapmış vesselam,ben olsam biraz trip atardım bana :D


    Başlayıverdi anlatmaya
    11 Eylül faciası ile ile başladık konuşmaya,tanıdıklarını,başlarına gelenleri ve zamanın ABD Başkanı Bush hakkında konuştuk biraz,vayy kitap kara mizahtan hoşlanıyor,o sebepden ısındık demek birbirimize :)


    Kitap MOORE'un zamanın ABD Başkanı George W.Bush'a sorduğu yedi (7) soruyu anlattı bana,Abilerim/Ablalarım adam bi sorular sormuş,valla ben diyim size bu sorular karşısında Bush ve ekibi kesinlikle Küçük Emrah tribine girmiştir,kime baba diyeceklerini şaşırmışlardır.Hani Komplo teorileri falan da değil bildiğin belgeli işlerin,ortaklıkların ''Neler oluyor?Bu b.. ları nasıl yedin anlat bakalım'' halleri.HÖNKK!!Güzel ülkem geldi aklıma,bizde de çok değerli bir medya var;) Boyu posu devrilesiceler,ocaklarına incir ağacı dikilesiceler,uyuz olupta kaşınmaya tırnak bulamayasıcalar.(beddua değil hee iyi niyet bunlar,beddua olsa ünlem (!) koyardım ;) )


    çok değerli yöneticilerimize şu sorulardan dört tanesini sormaya cesaret etseniz adınız tarihe kazınır.

    Neyse tamam sakinim :O Öyle doluymuş ki zavallı kitap,yavrucuğum daha önce söylesene bana bunları bunları anlatacağım,acaip kıyaslamalar yapıp,yaşadığın yeri de bulacaksın ,acaip zevk alacaksın,ilginç gelecek desen bana bekletirmiyim hiç seni :D KAHROLSUN KİTAPLARI BEKLETEN RAFLAR!! (Valla benim suçum yok,rafın suçu ;) )


    Bildiğin can ciğer samimi olduk kitapla,okuma değil de resmen dertleşme faslına geçtik.O bana anlatıyor aha ben aynı şu şekil :O ''Lan bu bizde de böyle!''diyorum.Nasıl yani abi dediğinde de;Bak şimdi gece uyumak için pc'yi kapatırsın,olmaz telefonla devam edersin yatak da,telide kapatırsın bi zaman sonra,aa aklına gelir abi yastık yorgan da net bağlantısı olsa manyak satar lan,parayı kırarız bundan,ne güzel fikir ürettim diye düşünürsün,ama sabaha unutursun o başka ;) bizim de milletin ve medya nın kafası bu şekil de çalışır deyince bi anlam veremedi sanırım.Neyse konuşmaya devam edelim biz kitapla ama önce kahve! ;) Bekleyin valla hemen gelicem.....
    GELDİM!Kahve,kitap,ben üçlüsü,koalisyonu kurduk devam edelim...


    Yöneticilerin oturdukları o koltuklardan söyledikleri yalanlara vuruyor şimdi de Örnek: Irak ve olmayan kitle imha silahları :O Amerikan Medyasında yine soran yok''Evlatlarınızı hiç de gerekli olmayan bir savaşa neden gönderdiniz?'' Bak yine geldiler bana,ben de şunu söyledim kitaba ''Bizim evlatlarımız Suriye'de hiç de gerekli olmayan bir savaşta iken Suriyeliler neden plajlarımızda mangal ve nargile keyfi yapıyor,ve biz de MALAK!gibi izliyoruz ses çıkarmadan biz de anlamış değiliz'' dedim.üzüldü tabi,du bakalım neler olacak,neler anlatacak daha devam...

    Abilerim/Ablalarım bu bölümde ki sorular ve suçlamalar (belgeli) kimseye yapılamaz!Kendisine sonsuz güveni olmayan hatta ölmekten korkan bir adamın yazabileceği şeyler değil. :O Öyle işler yapmışlar ki OrtaDoğu'da bu da aynı şu durum medyada : Çocuk ev de odasından çıkar annesine seslenir -Anne odam da kendi imkanlarımla atomu parçaladım. Anne-Oğlum yerlere saçmasaydın bari kendin süpürürsün bak ona göre. Çocuk-......... Medya her şeyi bildiği halde öbür tarafa bakar (e beyin yaz tatilinde ;) ) Yine geldik medyaya yaa,iki ülkenin medyasının bu kadar ortak noktası olması inanın müthiş!Gurur duyuyorum medyamızla ;) ve bir kaç paragraf üstte yazdığım güzel iyi niyet dileklerimi arttırıp tekrar gönderiyorum.


    PETROL!!!
    Geldik 2054'e kitap bu kez bana MOORE'un çokta uzak olmayan gelecek kuşaktaki torunu ile konuşmasını anlattı (Rüya görüyormuş adam)Konuşma evlere şenlik,deli gerçekçi,deli eğlenceli :D
    Bitiverse!Evet petrol bitiverse kalmasa Kaput,Finish,End,Finito,Bitti olsa,damla kalmadı kardeş çıkmıyor artık dense :D oovvvv curcunaya bak sen!Gel de duyarsız kal ;) Ne eğleniriz ama,kibrit bile üretilmez''Mangalı neyle tutuşturucaz lan!!''Ne biliyim ya benim aklıma ilk mangal geldi :O Duyarsızmıyım neyim...


    TERÖR!!!
    İşte bir ortak yazgı daha.Bu bölümde de MOORE'un fikirlerini anlattı kitap bana,ondan duymuş ;) bazı bazı fısıldıyordu rahat ol dedim,fısıldamana gerek yok,aynı bela bizde de var.O anlattı ben ilginç gerçekten dedim ve çabucak yazıp geçmeye çalıştım,bu sorunu ve bu konuyu sevmiyorum...İş dünyasının ve Emperyalist güçlerin yine doğal kaynaklar için geri kalmış ülkeler de gizli servisleri eliyle çevirdiği dolaplara değinmiş MOORE.(Bu adam farkındalık adına hakikaten ciddiye alınmalı)


    VERGİ İNDİRİMİ!!!
    MOORE hakikaten deli bir şekil de takmış Bush'a ama onun Bush olduğu için değil inanın,o koltukta kim oturursa otursun adı ne olursa olsun aynı tavırla devam edeceğine emin olun.Hiç üşenmemiş Vergi Kanununa eklenen vergi indirimlerinden kendisinin (halkın) ve Bush ve ekibinin (ekibi derken iş dünyasından büyük çoğunluğu) ne kadar yararlanacaklarını eline hesap makinesi alıp kuruş kuruş hesaplamış.SONUÇ???Ee tahmin edin bakalım,o kadar da ayrıntıya girmeyeyim (siz bu sıralar çok hazırcı oldunuz farkındamısınız ;) )

    Bu adamın kafası bir değişik çalışıyor abi dedi kitap.Görüyorum gerçekten de öyle ama adamın sütten ağzı yanmış soğumasını bekliyor,bizimkiler gibi yoğurtla ilişkilendirmiyor,ne alakaysa dedim.

    Çok uzun oldu bu yorum yaa,kimse okumaz abi bunu,kaptırdın gidiyorsun yine diyerek uyardı,hakikaten öyle olmuş :D Neyse kısa keselim.

    DUYARLILIK ve FARKINDALIK adına MOORE ve benzeri adamlar nerede olursa olsun bulunmalı,ne yazarsa yazsın okunmalı...
    Bu kitap tavsiyedir.Bu normal bir Topesto (tanıyan tanır ;) ) sesiyle ''Tavsiye Ediyorum'' değil ;) Tamamen Tuzsuz Deli Bekir'in attığı nara gibi bir tavsiyedir (Bekir nereden geldi şimdi aklıma :O )

    Okuyun kardeşim.Bana ne USA'dan demeyin,tamam adam USA'yı yazmış ama bildiğin bizim memleketi anlatmış.Abilerim/Ablalarım hani bazı insanlar vardır ya,doğuştan manyak derecede şanssız,her şeyi düşünen,her şeyi kafaya takan,her şeyi yanlış gören hani okyanusta balık olsa bir geminin altında kalacak cinsten insanlar aha bu MOORE onlardan.Ben adamı çok sevdim.Bizim memlekete de lazım böyle adamlar.Yeni evli arkadaşlara sesleniyorum ''Dört (4) çocuk yapacağınıza bir (1) tane MOORE gibisini yapın,emin olun dünya daha iyi bir yer olur.

    ÖNCE EĞİTİM!!!!


    (Kim Okur ki Bunu yaaa)

    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Güzel Günler.Teşekkür Ederim
  • 229 syf.
    Ahmet OKTAY:
    Fazıl Hüsnü Dağlarca ile konuştuk biraz. "Sen şair değil bilginsin" dedi, şunları da ekleyerek: "Şiirlerini küçümsediğimi sanma, ama senin gibi her alana açılan bir kişi daha yok. Ne zaman yapıyorsun bunları?"

    Sana öyle hak veriyorum ki Dağlarca!

    (Uzun zamandır herhalde bir kitabı okurken hiç bu kadar keyif almamıştım. Zaten genelde de beni çok etkileyen kitaplara inceleme yazıyorum.)

    Günlük, anlaşılması güç kelimeler ve çok fazla terim içermesine rağmen yine de -benim gözümde- kendini okutmayı başardı.

    Kendisinin ortaokul mezunu olduğunu öğrendiğimde açıkcası çok şaşırdım. Şaşırmamın nedeni eğitim hayatını bu kadar erken bırakması değildi.. Okumaya böylesine aşık birinin okul hayatınının neden yarım kaldığıydı. Bununla ilgili günlüğünde hiç bahsetmiyor.

    Oktay, Sovyet iktidarıyla çok fazla ilgilenmiş, sol görüşlü, hayatını Marksist düşünce sistemi ile şekillendiren toplumcu gerçekçi aydınlarımızdan biridir. Kapitalist sistemin karşısında durmuş, dönemin amiyane tabirle yalaka kişilerine de haddini çok güzel bildirmiştir. Sonuna kadar laik sistemi savunmuş, kendisi de sol görüşlü olmasına rağmen Türkiye’de bu durumun Kemalistlik ile karıştırıldığını, insanların yanlış yorumladığını anlatmaya çalışmıştır. Stalin’i sevmediğini, Lenin’e ise daha yakın olduğunu yazılarından ben anladım.

    “Fransa'da yaşayan bir araştırmacının gösterdiği duyarlığı ve anlayışı, Türk aydınlarının büyük bölümünün gösterememesine şaşmak gerekiyor. Sol-Kemalistler kadar bazı Marksistler de din sorununu gerektiği biçimde algılayamıyorlar. Artık mürteci ile muhafazakarın özdeş olmadığını anlamak gerekir. Di­ni ideolojinin Türkiye'de de solun tatmin edemediği beklenti uf­kuna sızmaya çalıştığı bellidir. Liberal/demokratik bir muhafazakar kesim var. Hiç kuşkusuz bu kesimler politik konjonktür gerektirdiğinde en azgın gerici kesimlerle ittifaka girişebilirler. Ama girişmeyebilirler de.”

    Bu alıntı da burada kalsın.

    Oktay, edebiyat camiasına çok hakimdir ve sürekli kitap okuyup, gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmıştır. Şiirde Gerçeküstücülük konusunda geri kaldığımızdan da yakınır. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemi şairlerine göndermelerde bulunur.

    Kendisinde hoşuma giden tespitleri çok olmuştur fakat doğal olarak hepsini yazamıyorum. Oktay, “Yapı bazen imgeye göre şekilleniyor bazen sese göre,” diyor. Ama bazı dönem yeni şairlerin güzel gözükmek adına illa kelimenin ikinci anlamını kullanıp yapıyı bozduklarından yakınıyor.

    Kendisi şiirin çıkmaza girdiğini ve popüler kültürün esiri olduğunu düşünüyor. Ama sadece şiir demekle kalmıyor popüler kültürün esiri olan birçok aydından da bahsediyor. Burada kendi sözlerinden bir ekleme yapmak istiyorum.
    “Gerçekten, 19'unda yazdığım gibi edebiyat çevreleri olmadı­ğı için, yeni bohem mekânlarında şiir falan okunmuyor artık. Yazınsal ritüeller unutuldu. Şimdi, yazarların, şairlerin bir tür teşhirciliğe bitişmiş gösterileri moda: İmza günü, açık oturum, konuşma. Şüphe yok: Yararlı uygulamalar hepsi. Ama ister is­temez hepsi tecimselleştirildi.”

    Bir akşam camiadan arkadaşlarıyla oturup yemek yediğini yazıyor ve günlüğünde bunu anlatırken bazı noktalar dikkatimi çekiyor.
    Kendisi herkesten uzaklaşmakta haklı olduğunu ve artık bir araya gelince kitapları konuşmak yerine insanların sadece dedikodusunun döndüğünü söylüyor. Aslında hepsi bizimle aynı, bizden biri ve hep aynı hikayeler, aynı şikayetler... Temsili 1K işte.

    Yahu orada bir de ne öğrendim, “Nâzım’dan sonra şiir mi yazacağız?” diye düşünüp şairliği bırakan birçok isim varmış. Şaka gibi geldi..

    Bunun gibi benim çok dikkatimi çeken buraya birkaç tane dedikodu yazayım.

    -Can yücel ile Ahmed Arif kavga etmiş. Ahmed Arif çok duygusal davranıp gitmiş.
    Hee bir de bu Oktay, şairliğe ilk başladığı zamanlarda Nazım ve Arif’ten etkilendiğini belirtiyor ama sonrasında Arif’ten öyle bir soğumuş ki onu yermekten de hiç geri kalmıyor.
    (Can Yücel ile Oktay da kavgalıymış bu arada.)

    -Sevim Burak ve Sait Faik meselesi.
    Sevim Burak’ın öldükten sonra mektupları yayınlanmış. Orada da Sait Faik’in ne oğlancılığı kalmış ne de ayyaşlığı.. Ahmet Oktay buna çok içerlemiş ve Sevim Burak için sen ayyaş değil miydin Eyy Sevim diyor.
    Ödül almak için aylarca adam kovaladığını hepimiz biliyoruz, diyor.

    -Kemal Tahir ve Cahit Sıtkı meselesi.
    Kemal Tahir meğersem şair olarak başlamış bu yola ama her ne olduysa nasıl bir düşünceye girdiyse birden romana çevirmiş yönünü. Daha sonradan tekrar şiire döner gibi olmuş ve şöyle demiş “Cahit Sıtkı’nın şair sayıldığı...”
    Ee Ahmet Oktay da durur mu yapıştırmış cevabı. Tahir için, sen şiire devam etseydin de Sıtkı bu konuda senden daha yeteneklidir, ustandır, saygı duymalısın diyor.

    -Cemal Süreya’ya öldükten sonra baya sahip çıkmış ve İslamcı Şairlerin saldırılarından da olabildiğince korumaya çalışmış. (Kendisi İslamcı Şair diyor.) Günlüğünde de Cemal Süreya’nın şiirini ve kendisinin nasıl bir insan olduğunu anlatmıştır. Yineee birilerine de laf elbette göndermiştir;
    “Acaba Sezai Karakoç Cemal Süreya’nın ölümüyle ilgili bir şey yazacak mı çok merak ediyorum.”

    Ahmet Oktay’ın sevdiği pek nadir kişi vardır ve Cemal Süreya’da bunlardan biridir. Enis Batur, Ferit Edgü, Selim İleri, Melih Cevdet Anday, Emre Kongar.. Aklıma gelenler bunlar. Genel olarak günlükte hep iyi sohbetlerine şahit oldum.

    -İlhan Berk ile çok uğraşıyor. Onun için “oldum olası aforizma delisidir böyle konuşmaya çok bayılır,” diyor.

    -Attila İlhan ve Küçük İskender’den hiç hoşlanmıyor. Hatta ufak tartışmaları da olmuş. Attila İlhan’ın kendisini çok elit havalara sokmasına katlanamıyor galiba haha. Küçük İskender için de üff neler neler diyor. Ama en net yazabileceğim şey şudur; “Aykırı olmak ve aykırı görünmeye çalışmak birbirinden farklıdır.”


    -Tahsin Yücel, Orhan Pamuk “Kara Kitap” sorunu.
    Ahmet Oktay, Orhan Pamuk’u beğeniyor fakat bir eleştiri şuradan yapıyor. Tahsin Yücel Arı Türkçe kullanmaya özen gösterdiğinden dolayı Orhan Pamuk’u Türkçe konusunda eleştiriyor ve Ahmet Oktay şöyle bir soru yöneltiyor: “Yazın dilbilgisi midir?” Daha sonradan ise Oktay şunu söylüyor: “Eğer dilbilgisi kötüyse yazarın düşünmeden yazdığını ve yazdığını okumadığını gösterir.”

    -Mehmet Fuat, Ahmet Oktay hakkında bir yazı yazmış ve Oktay ona şöyle cevap veriyor;
    “Benim çok fazla "modaya uygun giyindiğimi" yazıyor. Ye­ni paradigmaları anlama çabasının, onun küçültücü anlamda kullandığı moda sözcüğüne ya da kavramına indirgenmemesi ve ona eşitlenmemesi gerektiğine inanıyorum.
    Memet Fuat tam da bu eğilim yüzünden tutucu bir konu­ma yerleşebilir.
    Tutuculuk moda'nın öteki ucudur. Negatifi değil.
    Ben modaya göre giyinmiyorum ama M. Fuat'ın elbiseleri çekmiş.” :D

    -Oktay, Ece Ayhan, Nazım Hikmet, Ahmed Arif taklitçiliğinden çok sıkılmış. Hatta Cemal Süreya şiir ödülünde şeçili kurulda görevdeymiş fakat Orhan Alkaya arasında bir gerginlik olduğundan dolayı çekilmek istemiş. Eğer oy vermiş olsaydı Metin Altıok’a oyunu verecekmiş.

    -Mahmut Makal, Orhan Veli, Ferhan Şensoy, Aziz Nesin.. Daha aklıma gelmeyecek bir sürü kişinin bazı noktalarını eleştiriyor. He şimdi diyeceksiniz Oktay çok mu mükemmeldi? Hayır elbette değildi. Ama kendisi gerçekten bu yolda çok büyük emekler vermiş ve bana günlüğünde asla boş bir insan olmadığını kanıtlamıştır. Her eleştirisine elbette katılmadım ama dönemin aydınlarına da farklı bir bakış açısıyla yaklaşmamı sağladı.


    Günlüğünden bahsederken Oktay “kendi okur tarihim” diye söylemiştir ve hakikaten de öyledir. Bundan sonrasını isterseniz okumanıza gerek yok. Tamamen kendimi düşünerek yaptığım bir şey. Fakat dönemin isimlerini merak ederseniz ve okuduğu kitaplar hakkında fikir sahibi olmak isterseniz göz atabilirsiniz. Okuduğu kitaplardan çok etkilendiğim ve cidden bu yazarı da mı biliyormuş yahu diyerek şaşkınlığa uğradığım için kitapların listesini yapmaya çalıştım. Günlükte bahsettiği, üzerinde konuştuğu isimleri de tek tek yazdım. Elbette eksikler, gözümden kaçanlar olmuştur çünkü bunlar bir liste halinde değildi ve ben okudukça, elimde bir kalemle, işaretleyip yazarak listeyi oluşturdum.

    Günlük içinde geçen dönemin edebiyat camiası isimleri ve Dünya Edebiyatından bahsettiği isimler;
    1. Selim İleri
    2. Latife Tekin
    3. Enis Batur
    4. İlhan Berk
    5. Ahmed Arif
    6. Önay Sözer
    7. Attila İlhan
    8. Fazıl Hüsnü Dağlarca
    9. Ivan Gonçarov
    10. Dostoyevski
    11. Melih Cevdet
    12. Lale Müldür
    13. Şükran Kurdakul
    14. Murathan Mungan (Cinsel tercihi sebebiyle birkaç problem olmuş ve Mungan’ın arkasında durmuştur.)
    15. Güner Kuban
    16. Kafka
    17. Yılmaz Gruda
    18. Hilmi Yavuz
    19. Ferhan Şensoy
    20. Fromm
    21. Refik Erduran
    22. Korkut Boratav
    23. Ali Bulaç
    24. Mehmet Ali Kılıçbay
    25. Ruşen Çakır
    26. Ahmet Kahraman
    27. Adalet Ağaoğlu
    28. Emre Kongar
    29. Emil Galip Sandalcı
    30. Mine G Saulnier
    31. Abdurrahman Dilipak (-)
    32. Sevim Burak
    33. Sait Faik
    34. Cemal Süreya
    35. Edip Cansever
    36. Aziz Nesin
    37. Baudelaire
    38. Oğuz Atay
    39. Yusuf Atılgan
    40. Nazım Hikmet
    41. Necip Fazıl
    42. Refik Durbaş
    43. Yahya Kemal
    44. Ülkü Tamer
    45. Nezihe Araz
    46. Uğur Kökden
    47. Can Alkor
    48. Ara Güler
    49. Jean Genet
    50. Küçük İskender
    51. Azra Erhat
    52. Sabahattin Eyüboğlu
    53. İrfan Şahinbaş
    54. Tarık Buğra
    55. Kemal Tahir
    56. Turgut Uyar
    57. Metin Altıok
    58. Vedat Günyol
    59. Agatha Christie
    60. Gorki
    61. Mihail Şoholov
    62. Ingmar Bergman
    63. Luis Bunuel
    64. Andrey Tarkovski
    65. Tahsin Yücel
    66. A. Huxley
    67. Aziz Çalışlar(-)
    68. Orhan Alkaya
    69. Nurdan Gürbilek
    70. Yılmaz Öner
    71. Balzac
    72. Stendhal
    73. Flaubert
    74. Shakespeare
    75. Suphi Aytimur
    76. Özdemir Nutku
    77. Eliot
    78. Halid Ziya
    79. Şerif Mardin
    80. Proust
    81. A. Ş. Hisar
    82. Demir Özlü
    83. Fethi Naci
    84. Ahmet Cemal
    85. Füsun Akatlı
    86. Gül Işık
    87. Simone De Beauvoir
    88. Umberto Eco
    89. Salah Birsel
    90. Özdemir İnce
    91. Nietzsche
    92. Ahmet İram
    93. Süreyya Berfe
    94. Seyhan Erözçelik
    95. Tuğrul Tanyol
    96. Ömer Naci Soykan
    97. Susan Sontag
    98. Ahmet Muhip dıranas
    99. Uğur Mumcu
    100. Oktay Akbal
    101. Mehmet Fuat
    102. Sartre
    103. Aliye Berger
    104. Orhan Koçak
    105. Ercüment Behzat
    106. Van Gogh
    107. Foucault.
    108. Ataol Behramoğlu
    109. Tanpınar
    110. Nedim Gürsel
    111. Orhan Veli
    112. Rilke
    113. Mayakovski
    114. Afşar Timuçin
    115. Sennur Sezer
    116. Adnan Özyalçıner
    Bunlar haricinde gözümden kaçanlar elbette olmuştur.

    Günlükte geçen kitapların listesi; (eksikler vardır.)
    1. E. H. Carr- Dostoyevski
    2. Jean Genet- Gidcometti’nin Atölyesi
    3. Metin Kaçan- Ağır Roman
    4. Ferit Edgü- O
    5. İlhan Berk- Pera
    6. J. M. Albertini- Azgelişmişliğin Mekanizması
    7. Tarık Zafer Tunaya- İttihat ve Terakki
    8. Tony Cliff- Rusya’da Devlet Kapitalizmi
    9. Peyami Safa- Sözde Kızlar( En ucuz, en acemi, üstünkörü yapıtlarından biri diyor. Safa’yı da pek sevmiyor.)
    10. Levent Köker- Modernleşme, Kemalizm, Demokrasi
    11. Güner Kuban- Sevişmenin Rengi( Beğenmiyor)
    12. Pierre Clatres- Devlete Karşı Toplum
    13. Fazıl Hüsnü Dağlarca- Uzaklarda Giyinmek, Çocuk ve Allah
    14. M. Jay- Diyalektik imgelem
    15. Paul Valery- Bugünkü Dünyaya Bakış
    16. Orhan Pamuk- Kara Kitap, Sessiz ev
    17. J. Needham- Doğunun Bilgisi Doğumun Bilimi
    18. Kürşat Bumin- Batıda Devlet ve Çocuk
    19. Fromm- Sahip Olmak ya da Olmak
    20. Sadri Ertem- Bacayı indir bacayı kaldır
    21. Cassirer- Devlet Efsanesi
    22. Yıldız Ecevit- Oğuz Atay’da Aydın Olgusu
    23. Oğuzhan Akay- CinAyetler
    24. Carr- Bolşevik Devrimi
    25. Eric J. Hobsbawm- Devrim Çağı
    26. Eric J. Hobsbawm- Kapital Çağı
    27. Eric J. Hobsbawm- İmparatorluk Çağı
    28. R. Jakobson- Sekiz Yazı
    29. Doğu Perinçek- Stalin’den Gorbaçov’a
    30. L. Benevolo- Modern Mimarlığın Tarihi
    31. Julius Welhausen- İslamiyetin İlk Devrinde Dini Siyasi Muhalefet Partileri
    32. Salvador Dali- Bir Dahinin Güncesi
    33. Hallac-ı Mansur- Kitab’üt Tavasin
    34. Proust- Swann’ların Semtinden(Hatta bu kitap üzerine konuşuyor ve Yakup Kadri ile Tahsin Yücel çevirisini kıyaslıyor.
    35. Kierkegaard- Korku Titreme
    36. Lyotard- Postmodernist Durum
    37. Flaubert- Üç Hikaye
    38. S. Zweig- Dünya Fikir Mimarları
    39. Borges- Alçaklığın evrensel tarihi(Bu kitaba çok şaşırdım ve mutlu oldum. Borges’i aynı anladığımızı görmek ve kitapta da aynı hikaye üzerinde odaklanmamız ise ayrıca hoşuma gitti.
    40. Ezra Pound- Konfüçyüs
    41. Agatha Christie- Ackroyd’un Katili
    42. Igmar Bergman- Büyülü Fener
    43. Barthes- Çağdaş Söylenler
    44. Bilge Karasu- Gece (Bu kitaba bir inceleme yazısı yazacakmış ama hep ertelemiş. Açıkcası merak etmiştim.)
    45. Adalet Ağaoğlu- Üç Beş Kişi
    46. Walter Benjamin- Parıltılar
    47. Joyce- Sürgünler
    48. Yıldız Sertel- Ardımdaki Yıllar
    49. Jale Parla- Babalar ve Oğullar
    50. Ercüment Uçarı- Ziba Sokağı
    51. Karl Korsch- Marksizm ve Felsefe
    52. Simone De Beauvoir- Mandarinler
    53. Ahmet İnsel- Türkiye Toplumun Bunalımı
    54. Ali H. Neyzi- Kızıltoprak
    55. Cahit Irgat- Irgatın Türküsü
    56. Şerif Mardin- Makaleler
    57. Salah Birsel- Hafiyeler önde gider
    58. Marcuse- Karşı devrim ve başkaldırı
    59. Ömer Naci Soykan- Müziksel Dünya Ütopyasında Adorna ile Bir Yolculuk
    60. Turgenyev- Babalar ve Oğullar
    61. Nietzsche- Putların Alacakaranlığı
    62. Daryush Shayegan- Yaralı Biliç(-)
    63. Kundera- Roman Sanatı
    64. Gündüz Vassaf- Cehenneme Övgü
    65. Carr- Romantik Sürgünler
    66. Paul Avrich- Anarşist Portreler(Bunu okumasına da baya baya şaşırdım. Kendisi de çok önemli bir eser olduğunu düşünmüş ve beğenmiş.)
    67. Sade- Sodom’un 120 günü
    68. Doğu Perinçek- Parti ve Sanat(-)
    69. Orhan Veli- Bütün Yazıları
    70. Gilles Kepel- Tanrının İntikamı
    71. Nurdan Gürbilek- Vitrinde Yaşamak
    72. David Dickson- Alternatif Teknoloji

    Kendisi bunun daha nicelerini okumuştur..
    Yanlarına (-) koyduklarımı hiç sevmemiştir. Aralarda tabi yine sevmedikleri var ama olumlu özelliklerinden de bahsediyor. Bilmediğim birçok isim vardı açıkcası böyle listelemek benim çok hoşuma gitti ve büyük bir keyifle yaptım. Hepsini tek tek araştırmayı düşünüyorum. Buraya kadar okuyan olduysa da gözlerine sağlık.
  • Sana neler yazayım ki sen neşe içinde yüzesin. Ben neşeyi senden öğreneceğim
  • 632 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Hemen hazırlanın, bir an evvel gidelim.

    Sorumluluğun yok sayıldığı, keyfekeder bir hayatın süregeldiği, hantallıkla geçen bu yere gitmeye ihtiyacım var.
    Üstelik Sait Faik'in "Seyahatler çekiyor içim" derkenki yenilik gereksinimi ile değil, gayet Garfield edası ile, miskinliği yaşamak için gitmek istiyorum.
    Hoş, ben bu denli istekliyken Oblomov bile kendi köyüne gitmeyi reddediyor.
    Ne üşengeçsin sen Oblomov!

    Kitabı iki ay evvel okudum.Üzerinden vakit geçmesine ve yeni kitaplar okumama rağmen aklıma kesitleri sürekli gelmeye devam etti. Eh Gonçarov'a olan gönül borcumun 10'da 0.3'ünü ödemek için inceleme yazayım dedim. Zira hepsini ödemek her yiğidin harcı değil. Simdilik bununla yetineyim.Gönül borcu diyorum çünkü ben bu kitabı sahiden çok sevdim.

    Başta kızdım Oblomov'a. Ah doğrul kendine gel, ne de cok büyüttün alt tarafı bir mektup yazmayı dedim. Ben bunları kendi kendime derken sesim çok çıkmış olacak ki Zahar çıktı geldi yanıma. Efendisine söylediklediklerim için epey kızdı bana.
    Çok severmiş efendisini.
    El mahkum sustum kaldım. Zahar'ın korkusundan eleştirmeden izleyeyim onları dedim. Bu sefer bir de ne göreyim, demin beni haşlayan adam kendi arkadaşlarının yanında neler neler sayıyor efendisine. Şaştım kaldım.
    Tuhaf adam doğrusu şu Zahar!
    ***

    Oblomov'u yıllarca ( okumadığımdan) üşengeçlik timsali olarak gördüm. Kitaba başlayınca da destekledi düşünlerimi okuduklarım. Ancak ilerleme devam ettikçe Oblomov beni yanına aldı işin aslını öğrendim.
    Sözde üşengeçliginin nedeni -fazlaca olan - ileri görüşlülüğüydü. Olayların farklı açılarını ve sonuç kısmını cok iyi görebildiğinden; aklında tarttıktan sonra bunca uğraşın buna değmeyecegini anlayıp erteliyormuş eylemlerini. Ona haksızlık ettiğim için üzüldüm açıkçası. Inandim tabii ona. Ya da beni kandırdı bu bahane ile bilemiyorum :)

    619 sayfalık bir eser, kelimesi kelimesine kendini merakla okutuyor. Su gibi akarken sözcükler, ne ara bittiğini anlayamıyor insan. Kitabın sayfa sayısı göz önüne alındığında karakterler oldukça az kalıyor. Olga ve Oblomov'un yakın arkadaşı olan Ştoltş baş kahramanlar arasında.

    Ah bir de Türk dizilerini aratmayacak şekilde Olga'nın önce Oblomov'la sonra da Ştoltş ile olan ilişkisine şahit oluyorsunuz. Durun durun, iki yakın arkadaşla olan gönül bağı yüzünden eleştirmeyin Olga'yı. Olaylar tahmin ettiğiniz gibi değil. Hemen önyargılı olmayın canım..

    Eh reklam falan da yok, sonunu merak edenler kitabı okusunlar derim.

    Keyifli okumalarınız olsun efendim:)
  • 141 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle şunu belirtmek isterim ki sadece yazıldığı dönemi değil, günümüzü hatta yarınımızı aydınlatan öyküler yazmış yazarımız . Yazarın ilk yazdığı öyküler 'Değirmen' adlı kitabında toplandığı için iki kitap arasındaki belirgin farkı anlayabiliyorsunuz çünkü bu kitabı öldürülmeden önce yazdığı (1944-1947) öykülerinden oluşuyor. Anlatım dili daha olgun ,kurgu ve eleştirileri biraz daha fazla olduğu kesin. O dönemin şartlarını düşünecek olursak biraz da göz göre başına neler gelebileceğini bile bile yazmış ki zaten masal şeklinde yazdığı son öyküsü 'Sırça Köşk' yüzünden kitabın basımı durduruluyor ve okuyanlar vatan haini ilan ediliyor.
    Öykülerin hepsinin bir amacı ,dönemin bir eleştirisi mevcut. Hatta bir öyküsünde "birazda güzel şeyler yazayım ,hep kötü şeyler yazacak değiliz ya" diyerek başladığı 'Bahtiyar köpek' adlı öyküsünün son cümlesinde bile eleştirmeden geri kalmıyor. Yazar zaten kullandığı edebi dilini ve korkusuz eleştirilerini bu kadar güzel birleştirebildiği için çok seviliyor şüphesiz.
    Yazarın ölümünün 70. yılı dolduğu için telif hakkı kanununa göre her yayın evi artık izinsiz basabilecek eserlerini ,hatta bazı yayınevleri basmaya başladı bile. Ancak yirmi yıla yakın bir süre yasaklı olduğu için eserleri basılamadı ve resmi kayıtlarda yazarın ölümü 1953 olarak kayıtlara geçtiği için bu konuyla ilgili kızının açtığı davaları duyabilirsiniz bu sene .
    Yazarın bu kitabını en kısa sürede edinin ve okuyun diyerek yazarın bir sözüyle incelememi bitirmek istiyorum " Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmesi bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter".
  • 380 syf.
    ·7 günde
    Christophe Galfard. İnternette uzay ve bilim ile ilgili kitaplar araştırırken Evren Avucunda kitabı karşıma çıkmıştı. Ne yazarı tanıyordum ne de kitabı daha önce duymuştum. Ki yirmi dile çevrilmiş ve Fransa’da 2015 yılında en iyi bilim kitabı seçilmiş bir kitaptan bahsediyorum. Yazarımız kim ki diye soracak olursanız Stephen Hawking’in 2000-2006 yılları arasında öğrencisi olarak teorik fizik doktorası yapmış bir insan evladı cevabını vereceğim. Ayrıca doktorasını da karadelik bilgi paradoksu üzerine yaptığını duyunca insan “vay be” demekten kendini alamıyor bence.

    Kitap hakkında konuşmadan önce yazarımız hakkında birkaç bilgi daha vermek istiyorum. Stephen Hawking’in öğrencisi olduğunu yukarıda belirtmiştim. Stephen Hawking gibi bir hocayla doktora yapmak... Sanırım tarif edilemeyecek kadar güzel olmalı. Galfard, doktorası bitince bilimin herkes tarafından anlaşılması için çalışmalara başlamış. Carl Sagan’ın izinde gitmiş desek yanlış bir tabir olmaz. Televizyon programları hazırlamış, konferanslar vermiş, Stephen Hawking ve Hawking’in kızıyla beraber bir roman bile yazmış. Bizim gibi insanlar için (en azından benim gibi insanlar için) bilimin daha kolay anlaşılabilirliği için elinden geleni yapmış ve yapmaya da devam ediyor. Kendi internet sitesinde “Ask Me About the Universe” adından forum tarzında bir bölüm var. Buraya tıklayıp evren hakkında sorunuzu yazıyor ve onun cevaplamasını bekliyorsunuz. Evet bizzat kendisi tarafından cevap alıyorsunuz. Halkın bilim insanı!

    İnternet sitesinin linki: http://www.christophegalfard.com/le-temps/

    Galfard hakkında bu kadar bilgi elbette yeterli olmayacaktır fakat artık kitaba dair kendi fikirlerimi söylemeliyim.

    Hepimiz göğe bakıp yıldızlar hakkında hayal kurmuşuzdur. Büyüdükçe uzaya dair hayallerimiz de büyümüştür. Çocukken sadece gördüğümüz kadarıyla hayal ederiz. Yıldızlar orada nasıl duruyor? Acaba onlar neyden yapılmıştır? Güneş kaybolunca nerede bekliyor? Ay bazen portakal gibiyken neden hilal şeklini alıyor? Büyüdükçe, okudukça, izledikçe kurduğumuz hayaller ya da sorduğumuz sorular da değişir. Uzayın sonu var mı? Bizimki gibi başka dünyalar var mı? Büyük Patlama tam olarak nedir? Işık hızına neden ulaşılmaz? Ve daha fazla soru.

    Bu sorulara cevap aramayı seçebilir ya da öğrenince elimize ne geçecek ki hepsi soyut kavramlar, göremedikten sonra ne anlamı var diyerek yaşamaya devam edebiliriz. Bazen bu sorulara cevap bulamayışımızın başka nedeni ise yazılan kitapların anlaşılmaz formüller, terimlerle dolu olmasıdır. Hele bir de sözel zekaya sahipseniz. Daha ilk sayfalarda hevesimiz kırılır. Yeni sorumuz ise şöyle olur: Neden daha sade bir dille anlatmazlar ki?

    Anlatmışlar işte. Evren Avucunda. Galfard kitaba başlarken ne diyor buyurun olduğu gibi görün:

    “Başlamadan önce sizinle paylaşmak istediğim iki şey var.
    İlki, size vereceğim bir söz, ikincisi ise bir temenni.
    Vereceğim söz şu: Bu kitapta sadece bir tane denklem göreceksiniz. O da E=mc².
    Temennimse bu kitapta hiçbir okuyucuyu geride bırakmamak.”

    Ve evet tek denklem sözünü verdiği gibi E=mc². Koca evreni açıklarken sadece karşımıza bu denklem çıkıyor. Yanlış anlaşılmasın, her şeyi bu denkleme göre anlatmıyor. Denklemsiz, anlaşılması imkansıza yakın terimler olmadan masal tadında bir yolculuğa çıkıyorsunuz Galfard’ın rehberliğinde. Öyle ki hani soru sormak da bir sanattır deriz ya, Galfard bize hangi soruyu sormamız gerektiğini bile söyleyerek en büyük yükten kurtarıyor.

    Yolculuğumuz mis gibi bir kumsaldan başlıyor. Kozmosa bir yolculuk. Evreni anlamak için önce onu bize gösteriyor, tanıtıyor Galfard. Yani önce en büyüğe bakıyoruz. Gözlemlenebilmiş evrenin tamamına. Başıboş dolaşmıyoruz elbette. Dünya, Ay ve diğer gezegenler, Güneş, asteroitler, kuyruklu yıldızlar, diğer galaksi sistemleri ve daha fazlası. Yolculuk boyunca karşımıza çıkan her türlü yıldız veya gezegene dair olabilecek en sade şekilde bilgiler veriyor. Abarttığımı düşünmenizi istemem. “Bu bilgileri hem en sade şekilde verecek hem de bizi etkileyecek öyle mi?” diye sorabilirsiniz. Benim cevabımsa “kesinlikle evet!” olacaktır.

    En büyüğe bakarken bize ışık hızından bahsetmeye başlıyor. Işık nedir? Nasıldır? Neden o hıza asla ulaşamayız? Ulaştığımızı varsayarak o hızda neler olurdu? Işık nedir? Ve daha fazla sorunun cevabını veriyor bize.

    En büyük ardından ışık hızı ve sırada en küçüğe yolculuk var. Kuantum dünyasına giriş. En küçüğe doğru yol alırken ışığa dair öğrendiğimiz bilgilerden yararlanıyoruz. Şimdi de gidebildiğimiz kadar küçüğe gidiyoruz. Burada size Barış Özcan’ın şu videosunu izlemenizi öneriyorum. Gözlemlenebilen en büyük ve en küçük şeye dair 11 dakikalık muazzam bir video. Barış Özcan’ı bilmeyenler varsa da mutlaka Youtube’da kanalına göz atmalarını tavsiye ederim. Youtube'un sadece kocaman bir çöplük olmadığının en güzel kanıtı bence Barış Özcan’dır.

    Video linki: https://youtu.be/oB2u8dbYQLI

    En büyüğe ve en küçüğe yaptığımız yolcuğun ardından tekrar evrene dönüyoruz. Büyük Patlama ve ötesine. Evet Büyük Patlamadan öncesine bir yolculuk. Kulağa nasıl geldiğinin farkındayım ama emin olun Evren Avucunda sadece bu yolculuk için bile okunabilir.

    Genel olarak ana başlıklar bunlar. Ben ayrıntıya girmedim. Gerçekten ayrıntıya girmedim. ‘Spoiler’ olabilecek herhangi bir bilgi de vermedim. İncelemeyi buraya kadar okuduysan içini ferah tutabilirsin yani .

    Birkaç maddeyle Evren Avucunda kitabı neden okunmalı?

    1) Evet, evrene dair bir şeyler öğrenmek için,
    2) Sade bir dil, sürükleyici bir anlatım ve şaşırtıcı bilgiler için,
    3) Güneş sistemi, karadelikler, kuantum bölgeleri, sicim teorisi hakkında merakının gitmesi için,
    4) “Herkes için bilim!” sloganıyla evreni avucumuza getirdiği için bu kitap mutlaka okunmalı.

    Sadece dört madde mi? Tabi ki hayır. Galfard’ın başlarken söyledikleri bu maddelerden bile önemli bence. Kimseyi geride bırakmadan çıkılan bir yolculuk. Şimdi de okuduğum, öğrendiğim bilgilerden sonra bazı filmleri tekrar izlemeye karar verdim. Genel de bazı kurgular saçma gelir bize. “Daha neler yahu!” deriz. Filmi kendi film dünyasında değerlendirmemiz gerektiğini düşünürüz. Örneğin Ant-man (Karınca Adam) filmi. Kuantum seviyesine küçülmekten bahsedildiği bölümler ve özellikle ikinci filmde sıkça karşımıza çıkan bu bölge artık saçma gelmiyor. Daha doğrusu filmdeki işleniş şekli saçma gelmiyor demeliyim. İncelemeyi daha da fazla uzatmamak adına kitabı okurken ve bitirdikten sonra izlenmesi gereken filmler diye bir liste oluşturdum ve bu kitabı okurken veya okuduktan sonra “acaba kötü film midir?” demeyeceğinin garantisini vererek beş tanesini yazıyorum:

    1) Interstellar (Yıldızlararası)
    2) Predestination (Kader)
    3) Another Earth (Başka Bir Dünya)
    4) The Contact (Mesaj, Carl Sagan’ın kitabının uyarlamasıdır bu arada)
    5) The Fountain (Kaynak)

    Liste daha da fazla uzatılabilir ama ben en bilindiklerini yazayım dedim. Daha da doğrusu kitaptan öğrendiğiniz bilgileri görsel olarak da görebileceğiniz beş film diyelim.

    Şimdiden keyifli okumalar ve iyi yolculuklar.

    Kitapla ve sevgiyle kalın.
  • 344 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    "2019 yılında bitirdiğim ilk kitap.
    Tarih: 2 Ocak
    Bakış açıma bir yön daha kattı.
    Aldıktan hemen sonra rafa kaldırmıştım oysaki,bir şey bulacağımı hissederek açtım ilk sayfayı tam 3,5 yıl sonra...
    Senin etki alanı olamayan öykünü ben de duydum ,Mücellâ Teyze."

    Kitabı ilk okuyup bitirdikten sonra kapağına böyle yazmışım,hesabımı tekrardan açıp---dondurmuştum--- bu incelemeyi yazayım dedim boş zamanım da varken. (Aslında bu niyete de açmadım,aniden inceleme yazmaya başladım yanii tamamen doğaçlama.)
    2019'da gelmiş bulundum siteye.Ve bir yılı da geride bıraktık bu arada.
    Zaman ne çabuk geçiyor,bir ömür nelerle geçiyor? İşte kitapta tam bu ömür üzerine.Bize geçip giden bir ömürü anlatıyor.Birinin öyküsüne,ya da ondan daha fazlasını kapsayan diğerlerinin...Peki bu hikaye gerçekten o "neler" kısmını kapsıyor muydu? Hayır,Mücelâ'nın öyküsü daha farklı.O bu hikayenin edilgen kısmında.Annesi Neyyire Hanım'ın etkenliğinden çıkmamış,çıkamamış, onun sert yetiştirme kurallarının sınırından dahi geçememiş babasız bir kız çocuğu...
    Annesi kendi kuralları çerçevesinde büyütüyor Mücellâ'yı.Tâbi bu kurala göre bir eğitim hayatının içine de giremiyor Mücellâ.Dışarı çıktığı zaman bir sınırın ötesine de hareket edemiyor.Hayatına müdahale edilmiş hayatında hep bu sınırlar var.
    Ama Mücellâ da bu sınırlarını aşmaya cüret dahi etmiyor.
    Kendisi de kendi hikayesini "gün görmemiş bir kadın" olarak niteliyor.
    İç dünyası da bir o kadar küçük Mücellâ'nın.Ama kim bilebilir belki de daha geniştir Mücellâ'nın dünyası.Yazar anlatımıyla da Mücellâ'yı sınırlıyor aynı zamanda.Bir sınırı da yazar çiziyor ona.
    Romanlarda genelde yazar bir sınır içerisinde bakar karakterlere,bunun belirgin bir örneği bu da.Mücellâ bunu görseydi buna da alışır mıydı,diye sormadan edemiyorum kendime.

    Kız çocuklarına,kadınlara yapılan yanlış muameleyi de bu kitapta görüyoruz.İlk sayfalarda bununla ilgili satırları okuyunca aslında ne çok da Mücellâ var diye düşündüm.Bastırılmış,kendini hiçbir zaman farkına varamayıp üstüne toprak atılmış,bu diyarlardan ölüp gitmiş olanlar.
    Aslında kitap çok sönük etkisi olmayan birinin öyküsü gibi geliyor.Ama bana düşündürdüğü çok şey de mevcut.O yüzden bu kitabı gördüyseniz okumanızı da öneriyorum.
    İyi günler ve iyi "yıllar" geçirin.